bugün dünyanın pek çok yerinde ama özellikle arap dünyasında adaletten yana olanlar israil’den bir devlet olarak değil, “siyonist oluşum” şeklinde söz etmeyi tercih eder. bu tanımda iki vurgu var; birincisi 1975 yılında, siyonizm’in birleşmiş milletler tarafından ya da daha doğru bir ifadeyle, birleşmiş milletler tarafından dahi, ırkçılığın bir biçimi olarak tanımlanmış olması. ikincisi ise, sınırları belli olmayan, sürekli işgalle genişleyen israil’in hukuk tanımaması ve dolayısıyla devlet sayılmaması. 

israil’e, hukuk bağlamında yöneltilen birçok haklı suçlama var; bunlardan biri, herhangi bir suçlamaya ya da davaya dayanmayan idari tutukluluk uygulaması, diğeri de toplu cezalandırma. bunları yapan tek “oluşum” israil değil tabii ama bunları yasaların parçası haline getirerek, bir “örnek” oluşturuyor.

israil, sivil ya da asker, herhangi bir vatandaşına zarar verdiğinden şüphe edilen bir filistinlinin ailesinin evini yıkıyor! bu “ceza” da tıpkı idari tutukluluk gibi “idari” (ingilizcesini merak eden olabilir; administrative), herhangi bir delile, davaya gerek yok. israilli insan hakları kuruluşları, bu tür önlemlerin hiçbir biçimde caydırıcı olmadığını, tam aksine böyle bir muameleye maruz kalanların kinlendiğini, direniş örgütlerine katıldığını vurguluyor. toplu cezalandırma yani bir insanın kendi işlemediği ama bir yakınının işlediği bir suçtan dolayı cezalandırılması hiçbir hukukta yer almaz. gerçi modern hukukta bir insanın evini yıkmak gibi bir cezaya da yer yok ama en az bunun kadar önemlisi, yine modern hukukta kişinin beden bütünlüğünü bozacak cezalara yer olmaması yani hırsızın elini kesemezsiniz, işkence yapamazsınız, mesela! dünyada işkenceyi savunacak kadar arsız, insanlıktan çıkmış kalem erbabı var ama onlar dahi bunu bir ceza değil sorgu yöntemi olarak ve tabii bin dereden su getirerek savunuyor. (hapishane gerçeğiyle 12 eylül’de kısaca tanışan, geçtiğimiz yıllarda bu gerçeğe vakıf olma fırsatını bulan nazlı ılıcak’ın 12 eylül döneminde böyle bir yazısını hatırlıyorum.) 

van’ın çatak ilçesinde gözaltına alındıktan sonra bir helikopterden atıldığı, hastane raporuyla belgelenen osman şiban ve servet turgut’un durumunun bir toplu cezalandırma olayı olduğuna dair bazı emareler var. osman şiban’ın kardeşi cengiz şiban’ın mezopotamya ajansı’na anlattığına göre, abisi köye yapılan baskında gözaltına alınıyor. aynı baskında, köy halkı yere çömeltiliyor, tehdit ediliyor. servet turgut ve osman şiban’ın gözaltına alındığı 11 eylül günü, içişleri bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “van’ın çatak kırsalında üç teröristin ölü ele geçirildiği ve üç askerin şehit olduğu” bildiriliyor. yine cengiz şiban, çatışmanın yakınındaki köylerine yapılan operasyonda, askerlerin kendilerine, “acımız var!” dediklerini iddia ediyor. 

konuyla ilgili haberlere göre, biri 50 yaşında, sekiz çocuk babası, diğeri 55 yaşında, yedi çocuk babası olan iki yaralı, “yüksekten düşme”ye bağlı şikayetlerle önce bir özel hastaneye, ardından, servet turgut’un durumu yoğun bakım gerektirdiği için devlet hastanesine götürülmüş. özgürlük için hukukçular derneği van şubesinden avukatların açıklamasına göre, askeri hastane, verdiği raporda osman şiban’ın –kendisinin şikayetçi konumunda olduğu işkence davasında- ifade verecek durumda olmadığını söylüyor. valiliğin konuyla ilgili açıklamasında, halen yoğun bakımda olan servet turgut’un kaçmaya çalışırken kayalıklardan düştüğü söylenirken gözlerine kan oturmuş fotoğraflarıyla karşılaştığımız ve halen askeri hastanede tutulan osman şiban’ın durumu hakkında net bir açıklama yok. konu tbmm’in de gündemine getirildi. 

böyle şeyleri ilk kez mi duyuyoruz? yaşı yetenler, yetmese de yakın tarihe meraklı olanlar bu olayın ilk olmadığını biliyor. faili meçhul cinayetlerle de anılan 1990’lı yıllarda bundan daha beter olaylar da yaşandı. sosyal medyanın hatta internetin olmadığı o dönemde, resmi ya da gayrıresmi kurumların basın bültenlerini derlemek yerine gazetecilik yapmaya çalışan mecralar o olayların haberlerini yapardı. bu mecraların okuru sınırlıydı, o okurların arasında olmayan birine bunları anlattığınızda, “yok canım, olur mu hiç öyle şey!” benzeri cevaplarla karşılaşırdınız. o dönemde, en azından bir kısmımızda bu gerçekleri çoğunluğun görmesini sağlarsak bir şeylerin değişebileceği inancı vardı.  bugün durum biraz farklı, artık kimsenin bunlardan haberdar olmama lüksü yok. insanların ülkelerinde olup bitenden haberdar olması ve politik kararlarını öyle vermesi, demokrasinin gereklerinden biri. 

ama işler başka bir yönde gelişti. bugün yine çok büyük bir topluluk, böyle şeyler karşısında, “ellerine sağlık!” diyor hatta aynı şeyleri bizzat kendisi yapmaya istekli. yine sosyal medya bu insanları görünür hale getirdi ama hem sayılarında hem de pervasızlıklarında artış olduğu da ortada. hukuksuzluğa karşı hak arama mücadelesi çok önemli, bunu kararlılıkla yürüten çok insan var. bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle. ama her türden hukuksuzluk, gücünü biraz da “elinize sağlık!” diyenlerden alıyor. türkiye’de, hukuksuzlukla baş etme konusunda önemli bir deneyim var ama bununla nasıl baş edeceğiz?