‘Son da Hayri gibi kayıp...’



Artı Gerçek

Devlet, onlar kayıplarını sordukları için rahatsız oluyor. Bazen gözaltına alıyor, copluyor, bazen de meydanları yasaklıyor. Onlardan biri Faruk Eren, ağabeyi Hayrettin Eren’i anlatıyor.


“Bazen, keşke o zaman tutuklansaydı diye düşünürüm.”

Hayrettin Eren, 12 Eylül darbesinden iki ay sonra gözaltına alındı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Tam 39 yıl geçti üzerinden.

Faruk Eren, ağabeyinin serbest bırakılmasıyla sonuçlanan bir gözaltı olayını anlattıktan sonra kullanıyor bu cümleyi:

Tıpkı Türkan Elçi’nin Tahir Elçi vurulduktan sonra söylediği gibi:

''Tutuklanmasından korkmuştum, keşke tutuklansaydı.''

Gazeteci Faruk Eren, ağabeyi Hayrettin Eren’in nam-ı diğer Hayri Hoca’nın hikâyesini “Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi: Bir Zamanlar Hasköy’de” adlı kitapla ölümsüzleştirdi. Elbette sadece Hayrettin Eren’in hikâyesi yok kitapta. Onunla birlikte bir dönemin de hikâyesi var. Hasköy’ün, Hasköylüler’in, devrimcilerin, mücadelelerin, işçi sınıfının, ölümlerin, acıların, acıları sömürenlerin, sol içi çatışmaların, faşist saldırıların, işkencelerin, dostlukların, dayanışmanın ve hiç bitmeyen bir arayışın, adalet arayışının hikâyesi…

Faruk Eren, babası Kemal Bey, annesi Elmas, ağabeyi Hayrettin, ablaları Cemile ve İkbal ile oturdukları Hasköy’den başlatıyor hikâyeyi. Bir zamanlar Ermenilerin, Rumların yaşadığı bir Yahudi mahallesinden.

İşçi sınıfı bir ailenin devrime gönül veren çocuklarıyla birlikte devrimci bir mahalleye dönüşen Hasköy’den.

Yaşananları olanca çıplaklığıyla kaleme almış Faruk. Hiçbir şeyi saklamadan, gizlemeden. Kimi zaman kahkahalarla güldürüyor yapılan fırlamalıkları, şakalaşmaları, esprileri anlatırken, kimi zaman midenize bir yumruk indiriyor, gözlerinizden yaşlar boşanıyor.

Hayrettin Eren, 21 Kasım 1980’de henüz 26 yaşındayken gözaltına alınmıştı. Babası Kemal Bey, haber alır almaz yıkılmıştı. Yüzü koyun uzandığı yatakta elleriyle yüzünü kapatıp ağlamış ve “oğlumu öldürecekler”, “evladım gitti” demişti. Onun gibi büyük kızı Cemile de “Hayri yakalandığında kötü şeyler olacağını hissetmişti.”

Karagümrük Karakolu’nda olduğunu öğrenmişti aile. Gittiler. Polisler gözaltı defterine baktı. “Evet” dediler, “Hayrettin Eren buradaydı, Gayrettepe’ye Siyasi Şube’ye sevk edildi.”

Sakin olmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra nasılsa bir hapishaneye gönderilir, biz de ziyarete gideriz diye düşünüyorlardı.

Ana yüreği işte. Elmas Hanım bekleyemedi ve kimseye haber vermeden tek başına gitti Gayrette Siyasi Şube’ye. Bahçede oğlunun Murat 124 marka arabasını gördü. Kapıdaki polise “Oğlum burada” dedi. Ama içeriden “Böyle biri yok” yanıtı geldi. Israr etti Elmas anne. “Bu bizim arabamız” diyerek bahçedeki arabayı gösterdi:

“Bu buradaysa oğlum da buradadır.”

Nafile çabaydı. Oğlunu arayan anneyi tartaklayarak uzaklaştırdı polisler.

Araya ‘itibarlı’ tanıdıklar bile sokuldu, bir haber alabilmek için. Hiçbir yerden yanıt alamadılar.

Tüm aile 12 Eylül hapishanelerini dolaşmaya başladı bu kez. Hatta o sırada aranan İkbal, sahte bir kimlikle bile kardeşini hapishanelerde sordu.

Hayrettin hiçbirinde yoktu.

Sonra Hayrettin’le birlikte gözaltına alınan arkadaşlarına ulaşmaya başladılar. Hepsi de “Hayri’nin çok ağır işkence gördüğünü” söylüyordu. Elde avuçta ne varsa Hayri’yi bulmak için harcıyorlardı artık.

O günleri anlatırken “Artık kayıp ailesiydik. Ama daha bunu bilmiyorduk” diyor Faruk.

Haftalar, aylar geçmeye başlayınca birbirlerine söylemeseler de hepsi aynı şeyi düşünmeye başlamıştı:

“Ben Şili’de, Arjantin’de muhaliflerin kaybedildiğini duymuştum ama konduramıyordum. Yani işkencede öldürülmüşse bile en azından cenazesinin bize verilebileceğini, mezarının gösterilebileceğini düşünüyordum saf saf. Galiba hepimiz öyle düşünüyorduk.”

Çaresiz Elmas Hanım falcılara bile gitti. Cemile de İkbal de. “Birbirimize hiç söylemedik ama bütün kayıp yakınlarının bunu yaptığına, yani bir falcıya yakınının akıbetini sorduğundan neredeyse eminim” diyor Faruk. Hatte kendisi bile o sıralarda kahve falı baktırdı. Belki abisinden haber alır diye…

“Ama en acısı şuydu” diyor Faruk:

“Ya işkencede delirmişse, sokağa bırakılmışsa. Bimekan insanların peşinden koşuldu bir süre. Hepimiz. ‘Eyüp’te biri var, Hayri’ye benziyor’. Hop oraya gidildi. Fatih’te biri var, oraya gidildi. Keşke onlardan biri olsaydı.”

Yoldan geçenlerden hep Hayri’den bir iz aradılar. Bazen otobüsten inip bir gencin peşinden koştular.

Faruk’un dediği gibi ne de olsa “ölüm kolay kabullenilmiyor mezar olmayınca.”

O günden beri Hayrettin’i arıyor Eren ailesi. Akıbetini öğrenmek istiyor, faillerinin yargı önüne çıkmasını istiyor.

Tanıklar da kanıtlar da var; Hayrettin Eren, Gayrettepe Siyasi Şube’de çok ağır işkence görmüştü ve öldürülmüştü. Ama savcılığa göre “kovuşturmaya gerek yok”tu.

“Ama hâlâ emin değiliz” diyor Faruk. “Yani işkencede mi öldürüldü yoksa kafasına bir kurşun mu sıkıldı? Bilmiyoruz. Ne kadar yaşadı?”

39 yıldır kayıp Hayrettin Eren. Onun için kitabın sonunda “Son yok” diyor Faruk. “Son da Hayri gibi kayıp. Nasıl olsun ki? Hayri yok, devrim yok.”

YAZARIN TÜM YAZILARI