Hıdırellez bizim memlekette -en azından benim çevremde- kutlanmaz. Adana’da büyürken adından fazlasını pek bilmediğim bir adetti. Sonradan tanıştım ama çok sevdim, hep biraz başkalarının bayramı, ben de dışardan gelmişim de davetsiz girmeye çalışıyormuşum, yakalanınca, senin Hıdırellez kutlamaya hakkın yok ki, bu bizim adetimiz diye kovulacakmışım gibi gelmeye devam etse de. Hızır babaannemin en çok andığı peygamber olsa gerek. Bastığı yerin yeşillenmesi fikri büyülerdi beni. Bedenlenmiş bereket. Elbette baharla gelecek, Hızır baharı getirecek. Bütün bahar bayramlarını seviyorum, ayrı ayrı, pek de baharı olmayan bir coğrafyadan geldiğim halde. Daha doğrusu kışı olmayan. Yaprakların dökülmediği bir yerde, yeşermesi de o kadar heyecan verici olmuyor. Ama bizde de çiçekler var. Bahar Adana’da yeni sürgün vermiş taze yapraktan çok çiçek demek. Tabii ki portakal çiçeği. Coğrafya bayramı da, sevgiyi de şekillendiriyor. Annem baharda portakal çiçekleri açınca senin gibi kokuyorlar, seni daha çok özlüyorum derdi üniversiteye gittiğimde. İnsan nasıl portakal çiçeği gibi kokar bilmiyorum ama oğlum da bana taze ekmek gibi kokuyor. İnsan sevdiklerinin gerdanında en sevdiği, huzur veren, sıla kokularını buluyor herhalde. 

Sosyal medyada birisi korona aşısı dileyin yazmış bu sene. Aldım kâğıdı elime aşı çizecektim ama iki gözümün çiçeğinin resmini çizdim. Yanına bir saz çizdim. Açık bir cezaevi kapısı. Kalbim bu zamanda da onu dert etmiş olmalı ki, elim niyetimi es geçip onu çizdi kâğıda. Niyet de tuhaf bir şey. İnsan aklıyla bir şeye niyet ediyor ama gönlünün niyeti bambaşka. Ben gönlünü çok dinlemeyen insanlardanım galiba. Bazen bir şeye üzüldüğümü bilmiyorum, insanları özlediğimin de farkına varmıyorum. Üzüldüğümü aklıma tıpkı gönlümün niyetini bana anlatan kalem gibi bedenim haber veriyor. Bir hikâye dinliyorum geçiyorum. Geçiyorum. Ama gece uyku tutmuyor. Ağrı olup mideme saplanıyor. Olur olmaz zamanlarda hatırlıyorum. Yıllar sonra hatırlıyorum umurumda olmadığını sandığım bazı şeyleri. Onyıllar önce edilmiş bir teşekkürü, bir gülüşü, bir sitemi, bir cümleyi, bir hikâyeyi. Kimisi bir hafiflik, kimisi bir ağrı olarak yerleşiyor içime. Karantina beni hiç etkilemedi ki diyorum en yakın arkadaşıma. Sonra da şüphe ediyorum. Aslında bilmiyorum. Bu nedenle yazmak iyi geliyor, klavye de gönlümün dili oluyor bazen, bana kendimden haber getiriyor. 

Eve gidemeyeceğimi düşünüyorum. Uzun süredir eve gidemediğimi. Dünyada insanın sadece bir evi olabileceğini ve benim orada olamadığımı. Sonra da kendime itiraz ediyorum. Kim demiş insanın bir evi olabilir diye. Portakal çiçeklerinin, zeytin ağaçlarının olmadığı yerleri ev yaptım ben daha önce kendime. Kaybettiklerimi değil kazandıklarımı düşünüyorum. Ihlamur var şimdi, her sokakta ıhlamur var. Ihlamurlu şehir de mis gibi ev olur insana. Ya da ekmek kokulu ten de evdir insana. Bir eve kapanmak bunu hatırlatıyor. Oğlumu her zamankinden çok öpüyorum. Yüzü her zamankinden güzel geliyor. Bir yüzü seyretmekten bu kadar zevk alabilmek de, ondan yayılan kokuyu taze ekmek kokusu gibi içine çekmek de sevginin hediyesi. Hayat akıp gidiyor, biraz fazla hızlı geçiyor günler. Her zamankinden çok iş var gibi geliyor. Çocuğun okulu da biziz artık, oyun arkadaşı da. İşler ise gizemli bir biçimde artıyor azalacağına. İnsanlar bol vakitlerinde yemek yapmaktan bahsediyor ama zaman iyice daraldı benim için. Birisi artık salgın hakkında bir şey okumuyorum diyor, endişesini azaltmak için. Benim kaygıyla baş etme yolumsa tam tersine, derdim neyse bitap düşene kadar o konu hakkında okumak, araştırmak, düşünmek beni sakinleştiriyor. Belki o yüzden günler kısaldı, devamlı bilgi tarıyorum. Endişeden merak doğuyor. Merak en eski dostum, tanıdık, rahatlatıcı. Gün sonunda eşim seni göremiyorum hiç, özledim diyor. Aynı evin içinde 24 saat beraberiz ama öyle gerçekten. Tuhaf biçimde özlüyorum onu, başbaşa kalamamaktan. Nasıl etkilendiğimi bilmiyorum yani bu harala gürele içinde ama özlem çok yoğun. Bu yaz eve gidecektim. Asıl eve, portakal ağaçlarının memleketine. Ben sevdiklerime sevgimi nasıl gösteriyorum emin değilim ama annem yemekle gösterir. Ben geleceğim diye erzak hazırlıyordu. Nane memlekette yetişmeli ve evde kurutulmalı, sevdiklerin için. Kimyon taze alınıp evde çekilmeli. Salça güneşte kurutulmuş olmalı ve zeytinyağının zeytininin nereden geldiğini bilmelisin. Annem için bunlar sevgi ifadesi. Ve dünyanın neresine gidersem gideyim Adana güneşinde kurutulmuş salçam olması hayatımızın değişmeyen bir kaidesi. Okyanuslar ötesinde olabilirim ama biber salçası eve, anneme yakın hissettiriyor. O da biliyor bence bunu. Babam neden yaşadığım yerden almadığımı anlamıyor. Oysa bakkaldan alınmış toz kimyon yediğimde kendimi daha az seviyormuşum gibi geliyor, anne sevgisine biraz daha uzak düşmüş, onun bana verdiği değeri kendimden esirgemişim gibi. Annem gibi tüm alıp, havanda dövüyorum kimyonu o yüzden. Kimyonla sevgiyi birbirine iliştirmek saçma gelebilir ama sevdiklerine taze kimyon yedirmenin bir sevgi ifadesi olduğu fikrinden vazgeçmem mümkün değil. Salgın ne kadar farklı sevgi ifade etme yolunu aldı elimizden, sadece kelimeleri bıraktı bize. Kelimeler ne kadar kifayetsizdir halbuki çoğu zaman. 

Eşim sevdiği bar için endişeleniyor. Her akşam başka bir grubun canlı çaldığı ve kırmızı elbiseler giyen ve daima kusursuz makyajlı bir kadının da dahil olduğu müdavimlerin haftanın neredeyse yedi akşamı gittiği barımız da şehri ona ev yapıyor. Ev sevgi demek, düzen demek, insan demek. Sadece müdavimlere gülümseyen barmen ve herkesle senli benli konuşan müdavimler, dünyanın dört yanından gelen kimisi muhteşem, kimisi berbat amatör ve profesyonel müzisyenler, on yıllardır her pazar sahne alan mahalle müzisyenleri, yasal olmadığı halde ortalığı saran sigara dumanı, rahatsız sandalyeler, bir cemaat, bir mekân, 2 senelik mahallemizi eve dönüştürüyor. Hadi bu akşam git müzik dinle, bir arkadaşınla buluş, biraz iç diyebiliyorum ona. Bense arkadaşlarımla mahallenin Arjantinli, sigara dumansız mekânında buluşmayı tercih ediyorum. Esnaflarımız ve mekânlarımız karantinadan sağ salim çıksın istiyoruz. Anneanne, anne, baba, oğul, 3 nesildir kuaför, lokantasından hiç ayrılmayan lokanta sahibi, oğlumun en sevdiği dondurmacı, bahçesi apartmanımıza komşu ilkokuldan gelen çocuk cıvıltıları bu şehri bize ev yapan şeylerden bazıları. Çocuk sesleri -evimizi bulduğumuzda bizi en mutlu eden şeylerden birisi okul bahçesinden gelen çocuk sesleriydi, babamlar bizi ziyaret ettiğinde de eviniz okula komşu, ne güzel çocuk sesi dolu diye sevinmişti- çocuk sesleri eksildi, oyun çığlıkları, koşuşturmaları, bağrışmaları, kıkırdamaları… Çocukları bir arada görmeyi özlüyorum. Hayat normale döndüğünde, bitap düşene kadar, çeşit çeşit yemek yapmak, kokularından doymak, salonu insanlarla doldurmak, yemekleri ikram etmek, bardakları doldurmak, gülmek, tartışmak, hatırlamak, sonra bir an durup dostlarımın uğultusunu dinlemek istiyorum. O uğultu da bir ev. 

Ama yine de en çok eve gitmek istiyorum. Balkonda uzanıp, gökyüzünü beyaza çeviren sıcaktan bunalmak istiyorum. O bunaltının hafif bir meltemle bir an kesilmesini, o meltemin tam hatırladığım gibi kokmasını, yaz ikindilerinde hayatın yavaşlamasını, neredeyse mutlak sessizliği bozan uzak sesleri dinlemek istiyorum. Belki de etkilenmişimdir karantinadan. Hayata karışmaktan daha çok özlediğim şey, hayatın akması. Benli ya da bensiz. Ben bir köşede aylarca durabilirim, o değil beni sıkan. Ama hayatın akmasını istiyorum, birileri eğlenmeli, toplanmalı, uğultular ve cıvıltılar olmalı, bir yerler kalabalık olmalı, bir yerlerde kutlamalar yapılmalı. Bir kadının ayakları suya değmeli. Birileri tanışmalı, aşık olmalı, kalpler kırılmalı ve onarılmalı. Ben bunların olduğunu, hayatın aktığını bilmeliyim. O akışın içinde mi, kıyısında mı olduğumdan daha önemli bu bazen. 

İnsanları ne kadar sevdiğimi daha çok hatırlatıyor bana duran hayat. İlle de onlarla olmayı değil, onların olmasını. Karmakarışık, yarım yamalak, eğri büğrü hayatlarımızın, canlarımızın birbirine değe değe, takıla ayrıla, sürünerek veya koşarak devam etmesini, hikâyeleri, bu koca hikâyeyi ne kadar sevdiğimi hatırlatıyor. Bütün dünya, insanlık bugünlerde bana ekmek gibi kokuyor. Bir kez daha, milyonuncu kez şaşırıyorum bunları düşününce. Neyi paylaşamadığımızı şu ölümlü dünyada. En güzellerimizi kapalı kapılar ardına, daimi karantinaya hapsettiğimize inanamıyorum. Onları hayatın akışından kopardığımıza, hayatın akışını onlarsız bıraktığımıza. Hıdırellez, bastığı yeri yeşerten Hızır’ın bayramı. İnanmam ki dilek tutmalara. Tutuyorum ama. Dilek tutmanın gönlümden beynime bir yol açtığını, ummanın, dilemenin beni hayata bağladığını biliyorum. Hızır’ı beklemeden, her gece bir dilek tutmalı belki. Gerçekleşeceğine inandığımdan değil, ummanın, uğraşmanın, beklemenin hayatın ta kendisi olduğuna inandığımdan. Kocaman ve küçücük dileklerim var. Çemberimde Gül Oya’daki ev halkının rüyaları vardı bir bölümde. (ne güzel diziydi değil mi? Yeterince hatırlanmıyor, yazık) Birisi devrim olduğunu görüyordu, birisi istediği kadar margarin alabildiğini. Rüyalar, umutlar öyle. İnsan hem dev değişimleri bekliyor umutla, hapishanedekiler çıksın, işçiler hakkını alsın, kadınlar öldürülmesin, eşitlik olsun, kahkaha olsun, üniversiteler tekrar bize ve fikirlerimize ev sahibi olsun, demokrasi gelsin, bir yandan da minicik şeyleri hayal ediyor, ev salçasını, Haliç’e karşı dostlarla kadeh kaldırmayı, omzundaki ağrının, yemek alerjilerinin geçtiğini, öğrencilerinin mezun olduğunu, sevdiklerinin yüzünü gördüğünü, ekrandan değil, gerçekten, sonra sarıldığını, ekmek kokusu gibi, çiçek kokusu gibi, ilaç kokusu gibi kokularını içine çektiğini, herkesin aynı anda konuşmaya başladığını ve kapı eşiğinde ayrılamadıklarını, çakırkeyif sohbetleri, aynı hikâyeleri bininci kez dinlediğini, bundan keyif aldığını ve hiç keder görmemiş gibi katıksız kahkahalar attığını...