Bergen’in yüzünün yarısını örten kaset afişleri asılırdı duvarlara. Acıların Kadını. O zaman öğrenmiştim, bir kadının yüzünün kezzapla eritilebileceğini. İlkokuldaydım. Zihnimde sürekli genişleyen kadınlık dehşet çantama bunu da eklemiştim. 

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmekten bahsedilmesi dahi kadınlara karşı saldırı ve cinayetlerde ani bir artışa yol açarken, polisin eli Sözleşme’den vazgeçmeyen kadınların yüzlerine iniyor, bileklerini kavrıyor. Bilek demişken, ülkemiz yerli-milli elektronik kelepçe geliştiriyor. Zamanın ruhuna daha uygun bir üretim bulmak zor olurdu. Bir filmde olsa, fazla abartmışlar, gerçekçi değil diyeceğimiz bir senenin, insana her açıdan gerçeküstü gelen gelişmeleri ve sembolleri arasında bile göze çarpıyor. 

New York Eyaleti’nin Adalet Bakanı bir kadın. Siyah bir kadın. ABD’de onyıllardır silah kullanımına getirilen en ufak bir denetlemede dahi ortalığı birbirine katan, her yasağın, denetimin, ruhsatın anayasaya aykırı olduğunu iddia ederek, sayıları sürekli artan toplu katliamları görmezden gelen silah lobisi NRA’yi kapatmak için dava açtı. Siyah bir kadın olmalıydı bunu yapan. Çünkü canı çok yanmamış kişilerin cesaret edemeyeceği türden bir kafa tutma bu. Yalnızca bir dernek yok karşısında. Onmilyonlarca silah kullanıcısı var. Bu silah kullanıcılarını birleştiren söylem oldukça ırkçı. Katliam yapanların birçoğunun ırkçı ve kadın düşmanı görüşleri olduğu biliniyor. Ama evinde otomatik tüfekler (evet, çoğul) bulunduran pek çok kişi de bu konularda farklı düşünmüyor. 2016’da Trump’a oy veren ve vermeyen haneleri birbirinden ayıran en büyük özelliklerden birisi hanede silah bulunup bulunmamasıydı. Bu bir paket; ırkçılık, kadın düşmanlığı, silah tutkusu. Yüzbinlerce kişiden nefret dolu e-postalar almaya başlamıştır bile. Tehdit mektupları da yoldadır. Kelleyi koltuğa alacak, bu büyük yükün altına girecek kişi siyah bir kadın olabilirdi ancak. Beyaz bir erkek bunu yapamayacağından, ya da yapmak istemeyeceğinden değil. Bu meseleyi her şeyin üstünde tutup, hayatının geri kalanını alt üst etmesini göze alacak kadar dert etmediğinden.

Silahlara karşı anne grupları var. Birincil kimliği annelik olan Amerikalı kadınların çocuklarını silah şiddetinden korumak için oluşturduğu bir hareket. Hayatlarını buna vakfeden kadınlar. Ev hakkı insan hakkıdır diyerek, evsiz kalmayı kolaylaştıran yasalarla savaşan anneler var. Kendilerine anne diyorlar. Çocuk sahibi olunca bu onların hayatında en önemli konu olmuş. En büyük korkuları, çocuklarıyla sokakta kalmak. Yani çocuklarının sokakta kalması. Araba koltuklarında, gece gidilen sığınma evlerinde uyuyup işe ve okula gitmekten korkuyorlar. Böyle milyonlarca insan var ABD’de. Korkmakta haklılar. Erkekler de kadınlar kadar korkuyor herhalde. Ama evsizliğe karşı örgütlenen babalar yok. Neden yok?

Hindistan'da evimize gelen yardımcımızın eşi vefat etmişti. En büyük mutluluğu çocuklarının erkek olmasıydı. Çeyiz ödemek zorunda kalmayacağız, çocuklarım evlenebilecek, demişti bana. Senin çeyizin nasıl ödendi, diye sordum. Gururla gülümsedi. “Benden çeyiz istemediler. Eşimin mesleği vardı, elektrisyendi ama okuması yoktu. Ben hesap kitabını yapıyordum, defterlerini tutuyordum. Onun karşılığında çeyizden vazgeçtiler.” Kızı olmadığı için sevinen kadınlara alışıktım zaten. Akademisyen bir arkadaşım söylemişti bunu. “Kızım olsun istemiyorum. Bu dünyaya kadın olmanın zorluklarını çekecek bir çocuk getirmek istemiyorum.”  

Dünyanın neresine gitsem, ne kadar eğitimli ya da eğitimsiz, zengin ya da fakir olursa olsun konuştuğum kadınlar, hep ortak noktalarda buluşuyoruz. Ortak kaygılar, ortak korkular. Kızları olmadığı için sevinen Hint yardımcımız, bana sık sık, süslenip takı tak diye ısrar ederdi. Dul kadınların takı takması yasakmış adetlerine göre. Sen takabilirken tak, dedi bana. Kocasıyla beraber kaybettiği takı takma hakkını benim kullanmamı istiyordu. Almanya’da 80 yaşına dayanmış ve bana her sene elleriyle ördüğü yün çoraplar hediye eden komşumuzu ilk ziyaret ettiğimde de, hayatı boyunca çalıştığı halde, eşi erken ölünce nasıl parasız kaldığını ve evlere temizliğe gitmeye başladığını anlattı, pasta ve kahve ikram ederken bana. Erkeklere endekslenmiş hayatlar ve haklar. Erkekle beraber kaybolan olanaklar. 

Annelik demiştim. Mikrokredi kuruluşları kadınlara kredi verdiklerinde, çocukların kol çapları genişliyormuş, yani daha iyi besleniyorlarmış. Kadınlar kazandıkları parayı çocuklarına harcıyormuş ve krediyi geri ödüyormuş. Erkeklere verdiklerinde, çocukların kol çapları değişmemiş. Onlar parayı kendilerine harcamışlar ve kredi ödeme oranı daha düşük olmuş. Bu böyle. Doğuştan değil, mecburiyetten de değil. Bu böyle öğretildiğinden. Kadınlara vermek, memnun etmek, erkeklere almak ve memnun edilmek öğretildiğinden. Halbuki erkeklere de vermeyi öğretebiliriz.

Tarım öncesi dönemde, halen avcılık ve toplayıcılık ile yaşanırken, insanlar genellikle akraba grupları halinde yaşamıyorlarmış. Bunun nedenini bugünkü avcı-toplayıcı gruplarda bulmuşlar. Tarım olmayan toplumlarda, birikim de olmuyor. Yani varlıklı ve varlıksız ayrımı yok. Oldukça eşitlikçi topluluklar bu nedenle. Tarım öncesi toplumlarda kadın ve erkek arasında boy farkı çok daha az, tarıma geçişle artıyor. Çünkü erkekler tarımla gelen birikimi alıyor, kadınlar güç kaybediyor, eşitsizlikler çok artıyor. Kadınlar kısalıyor. Avcı-toplayıcı toplumlarda kadın-erkek eşit olunca, kimle yaşanılacağına kadınlarla erkekler beraber karar veriyormuş. Kadınlar geniş aileyle yaşamayı seçmiyor, arkadaşlardan oluşan bir grup oluşturuyorlarmış. Bu gruplardaki çeşitliliğin insanların evriminde önemli bir etken olduğu düşünülüyormuş. Tarıma geçişle, yaşam düzenine de artık mal sahibi erkekler karar verince, erkekler akraba erkeklerle ittifak yaparak, beraber yaşamaya başlıyorlar. İttifak. Kadına karşı erkin ittifakı. O ittifak sonra devlete evrilmiş olmalı.

Diyeceğim o ki, biz kadınlar rahatsızız. Biz dertliyiz. Belli ki tarıma geçilip, boyumuz kısaldığından, kayınbabalarımızın evinde yaşamaya mecbur kılındığımızdan beri bu böyle. Biz arkadaşlarımızla kurduğumuz geniş dünyalarda, eşit yaşamayı özlüyoruz. Yüzbin yıl süren tarım öncesi devrin hatırası güçlü hâlâ hücrelerimizde. Biz eşitliği hatırlıyoruz. Ne azı, ne fazlası. Eşitlik. Derdimiz çok. Kızlarımızı koruyamamaktan korkuyoruz, oğullarımızın silahlardan ölmesinden. Anne olmaktan korkuyoruz ve anne olmamaktan. Takılar takmaya mecbur bırakılmaktan ve takısız bırakılmaktan. Çelişkili gibi gelebilir ama değil. Biz elektronik kelepçeler yokken bize takılmış görünmez kelepçelerden yorgunuz, bıkkınız. Bütün yaratıcılığımızı kek ikramına aktarmamızı isteyen bir düzenin ağırlığını taşıyoruz. Zekâmızı sadece eve ve çocuğa harcamamız isteniyor. Ve bize verilen bütün görevlerden ve rollerden müthiş keyif duymamız, sadece yapmamız değil, keyifle yapmamız, gülümseyerek ve minnetle yapmamız.

Büyük semboller erkekler içindir. Dev köprüler ve cami açılışları, büyük fetihler ve zaferler… Bizim yaramız, büyük sembollerle sarılamayacak kadar derin. Evden çıkmak istiyoruz, nefes almak istiyoruz. Gidemeyeceğimiz camilerin açılması, üstünden tek başına geçemeyeceğimiz köprülerin yapılmasından bize ne? Çocuklarımız doysun ve güvende olsun istiyoruz, çocuklar sadece bizimmiş gibi. Ama sadece bizimler sanki. Neden? Neden diye sormaya başlıyoruz, hadi bakalım! Bedenimiz güvende olsun istiyoruz. Durun, her şeyden önce, bedenimiz bize ait olsun istiyoruz! Bunu istiyoruz. Bu kadar basit şeyleri sürekli istemenin, alamamanın yarattığı kırgınlığı, öfkeyi, yorgunluğu ve kararlılığı anlatmak kolay değil. 

Çok mu istediğimiz? Bir insan kendi bedeninin bekçisi değil de sahibi olmayı isterse, bu çok mu? Birinin malı değil de, kendinin efendisi olmak isterse, bu çok mu? Değil. Vallahi değil, billahi değil. O yüzden sormayı bıraktık. İstiyoruz. Bugün değil diyorlar hep. Hep sonra. Zamanla. Ne kadarının yeteceğini, yetmesi gerektiğini anlatıyorlar. Bekleyecek halimiz kalmadığı için, kavga edecek hal bulabiliyoruz. Yaşamak istiyoruz. Kadın olduğumuz için öldürülme korkusu yaşamadan. Bergen’in yüzünün kapanmış yarısını atmak istiyorum hatıramdan. Atamam. O bana da bir uyarıydı. Öldürüldü Bergen. Onu da unutamam. O zaman, onbinlerce yıl öncesinden kalma bir alışkanlıkla, kızkardeşlerime uzanıyorum. Ortak ve eşit bir yaşam için. Hangi kelepçe bizi tutabilir ki? Derdimiz büyük, bedenimizin, zihnimizin, geleceğimizin, kendimizin sahibi olmak istiyoruz.