Pippi Uzunçorap ve Trump: Hilebazdan bir sonra, kurtarıcıdan bir önce



Artı Gerçek

Belki de enerjimizi terziye gülüp, öfkelenip, ondan korkmaktan çok, kral çıplak ve kafasız diyeceklerle örgütlenip, aptal kralı devirmeye harcamamız gerekiyor.


Antonio Gramsci Hapishane Günlükleri’nde “kriz tam olarak eskinin ölmesi ve yeninin doğamamasından kaynaklanıyor; bu ara dönemde pek çok tür hastalık belirtisi ortaya çıkıyor” diyor. Ölmekte olan bir dünyanın acısını mı yaşıyoruz, yoksa bir doğum sancısı mı çekiyoruz emin olmak zor. Ya da Gramsci’ye bakarsak, ikisi birden, ikisinin arasında bir yerde, bir krizin tam ortasındayız. Ne sebebinde anlaşabiliyoruz, ne çözümünde. Ama hastalık belirtileri ortada.

Bu aralar oğluma akşamları Pippi Uzunçorap okuyorum. Ben okurken, o neşeyle elini çırpıyor, zıplıyor, kahkahalar atıyor, gerilip yüzünü kırıştırıyor. Yalnız değil. Pippi’ye ve çılgın maceralarına kayıtsız kalmak mümkün değil. Pippi Keloğlan gibi, Nasreddin Hoca gibi, Ezop masallarındaki tilki, Yunan efsanelerinde insanları vaatlerle kandıran mitik varlıklar gibi dinlerde, efsanelerde ve halk hikayelerinde hilebaz diye nitelendirilen bir arketipin örneği. Toplumsal kuralların, nezaketin, düzenin, hatta ahlakın dışında, üstünde oluyor hilebazlar. Yıkıcılar ama onlara çekiliyoruz çünkü hepimizin bir yanı düzenin yılmaz bekçiliğini yapmaya çalışırken, diğer bir yanımız da, ondan boğuluyor, onun tamamen yıkılmasını değil belki ama biraz yaldızının dökülmesini, foyasının ortaya çıkmasını, ruhumuza geçirdiği pençelerini gevşetmesini, daha amiyane bir tabirle, rezil olmasını istiyor. Onlar bizim kendimizi teslim ettiğimiz her şeyden intikamımız.

Hilebaz hikayelerine ihtiyacımız var, onların her girdikleri ortamda huzursuzluk yaratmasına, toplumun -bizim- ikiyüzlülüğünü ortaya dökmesine, ortalığı bazen bizi rahatsız edecek kadar dağıtmasına, bunları dinlemeye ihtiyacımız var. Kral çıplak diyen çocuğun saflığı değil hilebazlarınki. Çıplak bir kral gördüklerinde, başkalarının ne düşündüğünü zerre kadar umursamadıkları için kral çıplak, diye bağırıp bağırmayacakları kesin de değil. Belki yaparlar bunu. Belki onlar da soyunup, krala katılır ve benim kıyafetim kralınkinden daha güzel diye dolaşırlar ortalıkta. Belki şehirdeki herkese görünmez kumaş satarlar. Yani hilebaz kral çıplak diye bağıran çocuk da olabilir, krala görünmez kıyafeti satan terzi de. İyi değiller, kötü de değiller; ahlaklı ya da ahlaksız değiller; bazen çok kurnazlar ama bazen de alabildiğine safça, aptalca da hareket edebiliyorlar ve bazen yaptıklarını çok kurnaz oldukları için mi, bilinçsiz bir saflıktan mı yaptıkları çok da açık olmuyor. Umursamazlık, toplumsal kuralları, rolleri, başkalarının düşüncelerini, psikopatlık derecesinde umursamazlıkları tek sabitleri. Bu kadar değişken, bu kadar tekerleğe çomak sokan tipler, doğal olarak bir değişim, bıkkınlık, isyan isteğinin sembolü, değişimin öznesi ama bu değişim iyiye mi, kötüye mi bilmek mümkün değil. Jung’un sözleriyle hilebaz “kurtarıcının bir öncüsü.”

Yani belki de kral çıplak diye bağıran çocuğun çıkmasından önce, krala görünmez kumaşı satacak hilebaza ihtiyacımız var. Kralın aptallığını, kibrini, insanların aptal yerine konulmaya ne kadar hazır olduğunu göstermek için sahneyi hazırlayacak birine. Rezaleti ortaya çıkaran bir kahraman, o rezaleti yaratan hilebaz olmasa, hiçbir şey yapamaz, değil mi? Çünkü rezalet çıkmayacak yerde, hilebaz rezalet çıkaramaz. İkiyüzlülüğün olmadığı yerdeki ikiyüzlülüğü, kibrin olmadığı yerdeki kibri sergileyemez. Hilebaz bir yaratıcı değil, bir ayna. Evet, bizi tuzağa düşürüyor ama o tuzağa düşmemiz, en nihayetinde bizim kabahatimiz ve o tuzaklar tam da bizim zayıflıklarımıza göre kurulmuş.

Pippi, mesela, insanüstü bir fiziksel güce sahip. Belki Hulk kadar güçlü ama kesinlikle bir süper kahraman değil. Çünkü süper kahramanlar gibi davranmıyor, kurtarıcılığa soyunmuyor. İnsanüstü gücünü, insanları şaşırtmaya, gündelik hayatın zorbalarına had bildirmeye, kendini soktuğu tuhaf durumlardan sıyrılmaya, arkadaşlarını eğlendirmeye ama belki de en önemlisi kendini yetişkinlerden korumaya kullanıyor. Demek ki süper kahramanları süper kahraman yapan şey güçleri değil, onları kullanma biçimleri, kurtarıcılığa soyunmaları. Ama hilebaz kurtarıcının öncüsü.

Çünkü dünya dayanılmaz bir hale geldiğinde, inceldiği yerden kopsun, ne olacaksa olsun diye hissetmeye başladığımızda, ilk ihtiyacımız bir kurtarıcı değil, bir hilebaz. Pippi inanılmaz hikayeler uyduruyor devamlı ve bazen yalan söylediğini itiraf etmek zorunda kalıyor. Ama anında başka yalanlara geçiveriyor, pişmanlık duymadan. Bu yalanların çoğu zararsız, saçma sapan, dinlemenin zevkli olduğu ama kimsenin -ne anlatanın ne de dinleyenin- inanmasının beklenmediği, film izler gibi anlık olarak o dünyayı kabul edip, eğlenmenizin istendiği uydurmalar. Ama bazen, o aşırı uydurmalar dinleyenlerin ikiyüzlülüğünü ortaya döküveriyor, onları rahatsız ediyor. Pippi bunun farkında ya da değil, fark etmiyor.

Şık bir yere giderken, süslenmesi gerektiğini biliyor ama nasıl süslenmesi gerektiğini bilmediğinden gözlerine bildiğimiz kömür sürüyor, ağzını tebeşirle kırmızıya boyuyor, palyaço ayakkabısına benzeyen ayakkabılarının üstüne giydiği yetişkin elbisesiyle bir hanımefendi gibi yürümeye çalışması ise tam bir garabet. Hali vakti yerinde kadınların olduğu kahve davetinde, evindeki hizmetçiden şikayet etmek için ağzını açan her kadının sözünü kesiyor, anneannesinin hizmetçi hikayelerini anlatıyor, bir yandan bütün pastaları, kurabiyeleri tek başına bitirirken. Neden gözümüze sürme çekmek ve ruj sürmek güzel kabul ediliyor, neden kabarık etekler giymesi gerekiyor kadınların, neden belli bir şekilde yürümeleri gerekiyor, karşılarında farkında bile olmadan onları taklit ederken, onlara ayna tutarken, rezil eden bir çocuk buluyorlar. Hizmetçiden şikayet etmek dünyanın en eski zengin sporlarından biridir elbette. Pippi’nin her hizmetçiden şikayet hikayesi bir öncekinden daha da aşırı, daha saçma oldukça, kadınların sohbet konusunun burjuva ikiyüzlülüğü ortaya dökülüveriyor. Onu duymazlıktan gelmeye çalışmaları işe yaramıyor çünkü Pippi yüksek sesle konuşuyor, söz bölüyor, susmuyor. Görmezden gelinmesi imkansız.

Dünya bir krizin içinde. Ölümden sonra, doğumdan önce bir arafta. Tam da bu arada, dünyanın pek çok ülkesinde bu bir soytarı hissi uyandıran liderlerin yönetime gelmesi tesadüf değil. Ne yazık ki, onlar Pippi gibi saf bir şuursuzlukla hareket etmiyorlar, ellerindeki gücü zorbalara had bildirmek için kullanmıyorlar. Çünkü hilebazların özelliği tahmin ve kontrol edilemez olmaları. Aşırılıkları. Varlıklarıyla düzenin çelişkilerini, ikiyüzlülüklerini açık etmeleri. Bazen dünya o kadar çekilmez bir hale gelir ki, böyle devam edeceğine, ortalığın karışmasını, her şeyin şirazesinden çıkmasını tercih ederiz. Belirsizliği, hatta felaket riskini, düzenin devamına tercih ederiz. Belli ki, dünyanın bunları yapacak hilebazlara ihtiyacı var. Şansımız varsa, hilebazdan sonra kahraman sahne alacak. Yok, bir süper kahraman, ya da akıllı, cesur bir lider değil kurtarıcımız. Belki bir hareket, bir dalga...

Peki kahraman kazanmazsa, peki hilebazlar bizi araftan cehenneme götürürse? O da mümkün. Boris Johnson’a, Trump’a bakarken bunları düşünüyorum artık. Seçmenlerin onların ortalığı toza dumana çevirirken, saçmalarken, kendilerini rezil ederken, sistemin açıklarını, düzenin ikiyüzlülüklerini, teamüllerin ve azıcık kazınınca ardından kanlı bir şiddet dökülen medeniyet gösterilerinin boğuculuğunu da ortaya dökmelerinden duydukları haz, belki de oğlumun Pippi’yi dinlerken kıkırdayıp, el çırpmasına benziyor. Anarşi yaratmasını istediklerimizden ahlak beklemeyiz ki. Onları ahlakın dışına koyarız, onların her şeyi yıkmasını isteriz. Bundan tuhaf bir zevk alırız. Belki de farkında olmadan. Boşuna hilebazların en güçlü yanlarını, yani kural tanımazlıklarını, normları umursamamalarını eleştiriyoruz. Onların asıl süper gücü, onları cazip kılan alıştığımız tüm kuralların dışında oynamaları, bizim kurallarımızı çiğnerken, bunu dert bile etmemeleri zaten.

Ama o zaman, yeni bir yıla girerken, biraz daha umutla bitireyim yazdıklarımı. Ara dönemin hilebazlarının en azından bir yanına hepimiz müteşekkir olabiliriz. Kralın ne kadar aptal olduğunu göstermek için, krala görünmez kumaşı satacak o hilebaz terzi geldi. Belki de enerjimizi terziye gülüp, öfkelenip, ondan korkmaktan çok, kral çıplak ve kafasız diyeceklerle örgütlenip, aptal kralı devirmeye harcamamız gerekiyor. Başka türlü değişim olmuyor. Değişim isteği çok açık, işimiz onu doğru yere yönlendirmekte, terziyle kralı karıştırmamakta. Hepimizin durumun ne kadar kötüleşme ihtimali olduğunun farkında olması ama aynı zamanda kurtarıcı bir hareketin parçası olma şansımız, irademiz olduğunu anlamamız lazım. O halde, yine Gramsci ile sonlandırayım. Bize şimdi gereken “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.”