Anais Nin’in dediği gibi biz dünyayı olduğu gibi değil, kendimiz nasılsak öyle görürüz.

Amerika’da yapılan son araştırmaya göre en zengin yüzde onun hareketliliği çok azalmışken, en fakir yüzde onun hareketliliğindeki azalma çok daha az. Pek çok insan bu yüzde ona vasıfsız işçi diyor, önem vermiyor; onların yaptıkları işlerin hayatlarını rahatça idame ettirecek kadar para kazandırması gerektirmediğine inanıyor. Herkes yapabilir o işleri, diyorlar. Sanki o insanlar birbirlerini ikame edebilirlermiş gibi aşağılıyorlar onları. Sanki ekonomi hesaplarında kendi vasıfları ikame edilemezmiş, herkesin yerine bir başkası koyulamazmış gibi. Ama işte o vasıfsız dediğimiz işleri yapanlar da evinde oturamıyor, onlar çalışmazsa dünya duruyor. Dünyayı döndüren işler yaptığını içten içe bildiğimiz ve salgınla net olarak gördüğümüz insanlara tuhaf bir hınç duyuyoruz, aşağılama yarışına giriyoruz onları. Zerre kadar bir şey öğrenmiyoruz salgında. Salgın bize sadece bildiklerimizi ve bilmek istediklerimizi hatırlatıyor, inançlarımızı pekiştiriyor, çizgilerimizi kalınlaştırıyor. Herkes ne biliyorsa, onu tekrar öğreniyor. Kabahat salgının değil, biz kötü öğrencileriz. Israrla yeni bilgileri öğrenmemeyi seçiyoruz.

Fransa’da iki doktor televizyonda aşıların önce Afrikalılar üzerinde denenmesinin mantıklı olduğundan bahsetmişler, kendilerince oldukça akılcı gerekçeler sürerek. Irkçılık, vicdansızlık bütün virüslere bağışık, ne yazık. Amerikalılar Çin’de medikal ekipman siparişlerinin teslim edileceği gün bavullar dolusu nakitle gidip, sipariş eden şirketçe ön ödemesi ve kalite kontrolü yapılmış malları “satın alıyorlar”mış. Alman bir iş insanı anlatıyor. Artık güvenlik ekipleri yerleştiriyoruz, siparişlerimizi korumak için, hiç böyle bir şeye şahit olmamıştık, diyor. Bundan insanların ilk kaosta birbirini yiyecek, korkunç varlıklar olduğunu mu öğrenmeliyiz? Ben yarattığımız küresel iş kültürünün beş para etmez olduğunu, insanların en kötülerini en tepelere getiren bir sistem kurduğumuzu, görevi insan hayatını korumak olan doktorlarda dahi ırkçı emperyalist zihniyetin sapsağlam yaşadığını öğreniyorum. Ama onların kötülüğünü bütün ülkelerine ya da insanlığa mal edemem.

Başka yönlere de bakmalı. Bir felaket anında, yardım eden kişiyi bulup ona bakmamızı öneren Mr. Rogers gibi, bugün yardım edenleri, iyileri mi arayıp bulmamız gerekiyor? Felaketleri çalışan uzmanlar bize ne diyor biliyor musunuz, bütün o kıyamet film ve kitaplarının aksine, felaket dönemleri insanların içlerindeki melekleri azat ediyormuş. İnsanlar daha fedakârlaşıyor, daha çok birbirine kenetleniyor, birbirine yardım etmeye başlıyormuş. Bunun o kadar çok örneği var ki. Elinden geldiğince maddi zorluk yaşayanlara, sağlık kurumlarına yardım etmeye çalışanlar, bunun için bir araya gelenler her yerde. Yine de nasıl görmeyiz her felaket anında belirip kâr sağlamaya çalışan, her krizden fırsat yaratan aşağılıkları? Maske çalanları, hastanemiz korona hastanesi değildir diye reklam yapanları, kâr için işçisinin canını tehlikeye atanları, işini yapmaya çalışan öğretmenlerle dalga geçenleri. Onlar da var. İnsan doğası hakkında ne öğretiyor bize salgın? İyi miyiz, kötü müyüz? Melek miyiz, şeytan mıyız? İnsan doğasında her şeye yer olduğunu ve kötülüğün de iyilik gibi bir seçim olduğunu öğreniyorum ben.

Amerikan sağlık sistemi berbat, diyorum. Amerikalılar zaten acımasızdır, diyor birisi cevap olarak. Grip olduğumda evden çıkmayayım diye şehrin öbür ucundan eczaneye gidip, bana ilaç getiren, çorba getiren, evimi taşıyan, sayısız fedakârlığını, iyiliğini gördüğüm insanların olduğu, 350 milyon karmakarışık bir toplumu bir cümleyle anladığını ve anlattığını zannediyor. Çinlilerden bahsedince, Çinliler Uygurlara eziyet etti, dünyaya da bu belayı onlar sardı, diyorlar. Bir milyardan fazla insanın tümü devletinin suçlarından bizzat sorumlu olabilirmiş gibi. Birisi gençleri suçluyor, bir başkası yaşlıları. Kimisi eğitimsizleri suçluyor, kimisi tuzu kuruları. Sanki bu koskoca gruplar birbirinin aynısı klonlardan oluşuyormuş gibi. Bir suçlu grup bulsak, bunların zaten hepsinin özü kötüdür, desek rahatlayacağız. Sanki biz o zaman sütten çıkmış ak kaşık olacağız. Ama öyle değil işte. Topluluklar birbirinden farklı farklı, çeşit çeşit insanlardan oluşuyor. Genellemeler kaçınılmaz ama hiçbir toplumun değişmez bir özü yok. Milletlerin geni falan yok. Kültürleri var, ortaklıkları var, biraz yavaş değişen ama değişen. Bütün kötülükleri görüp, insanın ne kadar düşebileceğini bilip, yine de insana inanmak mümkün mü? Mümkün. Bu da bir seçim.

Devletler hem bu kadar haşmetli olup, hem de bu kadar hazırlıksız, bu kadar basiretsiz olabilir mi bir salgın karşısında? Elbette. Tam da bu kadar haşmetli oldukları için bu kadar beceriksizler. Bu köşede yazdığım ilk yazıda, küçük şeylerin devletinden bahsetmiştim. Büyük ama genellikle üretilmiş, hayali tehlikelerle savaşmaktan küçük ve gerçek şeylerle uğraşmaya hali kalmayan, kapasitesiz bir devletin tam tersi, mütevazı ve gerçek sorunlarla uğraşan bir devlet. Bugün gördüğüm de bu benim. Varını yoğunu füzelere, silahlara, askeri ekipmana, uluslararası şirketleri, borsayı ayakta tutmaya yatırmış ama ameliyat maskesi stoklamamış büsbüyük devletler. Neden? Ameliyat maskesi küçük bir şey çünkü. Hayat küçük şeylerle örülüyor. İnsanların hayatı. Oysa devletler kendilerine insanlardan uzakta, Olimpos zirvesinde bambaşka bir dünya kurmuşlar. Çocukların okulda öğle yemeği yemesi lazım ama devletler füze, askeri helikopter peşinde. Bu bir seçim elbette. Bugün yaşadığımız felaket de baştan sona bir seçim.

Bu salgının geleceği belli idi. Biz bilmiyorduk belki, ama mesele bizim bilmemiz değildi ki. Uzmanlar biliyordu. Aşağı yukarı senaryolar, olasılıklar belliydi. Alınması gereken önlemler de belliydi. Uzmanlar devletleri uyarmışlar, yazmışlar, çizmişlerdi. Ama devletler hazırlık yapmadı. Neden? Neden en iyi idare edildiğini düşündüğümüz devletler dahi hazırlık yapmamıştı? Tehlike gelecekteydi, uzaktı, gerçek gibi değildi. Ama hazırlık bugün yapılmalıydı, pahalıydı, zahmetliydi. Tehlike dediğin sakallı bir terörist, bir füze, sınıra gelmiş muhtaç ve aç insanlar, muhalifler olabilirdi ancak. İnsanların sigorta yaptırma davranışları biraz komik. En riskli durumlar için sigorta yaptırmıyoruz. Başımıza gelmiş belaların sigortasını yaptırıyoruz. Mesela yaşadığımız yerde sel tehlikesi yüksek ama biz yangın sigortası yaptırıyoruz, çünkü kardeşimizin evi yanmış geçmişte. İnsanlar gerçek tehlike ihtimalini pek algılayamıyor. En büyük tehlikelere karşı değil, en çok kafa yordukları, en kolay hayal edebildikleri tehlikelere karşı tedbir alıyorlar. Devletler de insanlardan oluşuyor. Uzmanlar bizim ve devletlerin kulağını çeken, tehlike orada değil, burada diyen grup. Onları susturuyoruz. Aşağılıyoruz. Dalga geçiyoruz. İşsiz bırakıyoruz. Uyarılarını kulak ardı ediyoruz. Bilim de ne? Bilmiyorum, bilim her şey değil ama önemli de bir şey. Büyük bir yeri olmalı hayatımızda, o yeri vermiyoruz. Salgına hazırlıklı olan Doğu Asya ülkelerinin belki de en büyük avantajı kültürleri ya da devlet yapıları değil, geçmiş 3 salgının ilk ve en kötü onları vurmuş olması. Evleri yanmış, sigorta yaptırmışlar yani.

Son küresel salgının üstünden bir asır geçmiş, unutmuşuz tabii çaresizce sokağımızdan sıra sıra cenaze kalkmasının nasıl bir şey olduğunu. Korkmuyoruz. Aşılar çıkmış, bir çocuk 5 yaşını görecek mi bilmeden yaşamanın tedirginliğini atmışız, aşı zehirdir diye saçmalamak serbest artık. Unutuyoruz. Toplumlar iki nesilde her şeyi unutuyor diyenler var. Dev savaşları da, aşırı milliyetçiliğin yıkıcılığını da, çocuk felcini de unutuyoruz. Hem bilimin suratına tükürüp, hem de her şeyin bilim sayesinde her sene daha da ilerleyeceğini varsayacak kadar şımarığız. Hem evrime inanmayıp, hem virüs değişime uğrayacak mı, laboratuvarda mı üretilmiş diye sorabiliyoruz. Bu inadımız da bir seçim.

2 hafta sonra ölülerin cenazesini kaldıramayacağız diyenleri dinlemeyip, önlem almayan hükümetlerle dolu dünya. Yeterli önlem alınmayan her gün binlerce hayata mal oldu. Olmaya devam ediyor. 2 hafta sonraki tehlikeyi göremeyen, görmek istemeyen, kulaklarını gözlerini kapatıp, bir şey olmayacak ki derse, olmayacağını sananlar yönetiyor dünyayı. Devlet diye büyüttüğümüz şey, bu kadar işte. Sosyal devletini çok beğendiğim, sosyal demokrasinin beşiği İsveç hâlâ ilkokullarını, lokantalarını kapatmıyor, İsveç halkı dikkat eder diyor. Ama virüs orada da diğer ülkelerdeki kadar hızlı yayılıyor. İsviçre, Hollanda, Belçika, İngiltere gibi ülkeler de geç tedbir aldılar, bir şekilde en kötüsünün onlara gelmeyeceğini düşünerek. ABD ve Türkiye hâlâ yeterli tedbir almıyor. Ama füzelere gelince hazır beklemedeler.

Çünkü füzeler kârlı, füze üretimi, ticareti dünyayı döndürüyor. Ama işçiler evde oturursa dünya duruyor. Yani savaş kârlı, halkı korumak pahalı. Hesap bu derece düz bazen. İşçi evde oturursa, para zenginden fakire akmaya başlıyor kısa bir süre de olsa. Hem işçinin önemi ortaya çıkıyor, hem devletin halkı koruma kapasitesi olup olmadığı anlaşılıyor. Hassas dengeler bozulurken biz paranın, paralıların ne pahasına olursa olsun paralarını koruyacaklarını tekrar öğreniyoruz. Hep hayata karşı parayı seçiyorlar.

Başka tuhaflıklar da var. Amerika’da Cumhuriyetçiler pek evde oturmuyor, önce salgının bir yalan olduğuna, sonra bakıyorlar salgın gerçek, bu sefer de pek ciddi olmadığına, ekonomiyi durdurmak için büyütülmüş bir solcu komplosu olduğuna inanıyorlar. Demokratlara oy verenler sosyal mesafelenmeye büyük özen gösterirken, Cumhuriyetçiler okulları açıp, lokantaları kapatmayıp, cemaatlerini kiliselere çağırıyorlar. Uyaranlarla “aptal solcular” diye dalga geçiyorlar. İngiltere’de de birkaç hafta önce Muhafazakârlar evde oturup panik olan solcularla dalga geçiyor, hastaneye yatırılan Johnson, televizyonda herkesle el sıkışıyordu. Ama mesele sağcılık solculuk da değil anlaşılan. Devletleri meseleyi ciddiye almayan İsveçliler de gayet sakin, salgını ekonomiyi dondurmayı gerektirecek kadar büyük bir tehdit olarak görmüyorlar. Oysa devletin sıkı tedbirler aldığı ülkelerde vaka sayısı az olsa da halk salgını büyük tehdit olarak görüyor. Tehdit algısı ile o tehdidin hayata geçme hali bambaşka şeyler. Algıyı oluşturan devletlerin, partilerin, güvendiğimiz liderlerin ne dediği. Kutuplaşmış toplumlarda toplumun yarısı iktidara güvenmediği için salgın korkusundan titrerken, diğer yarısı liderlerine bakıp rahatlıyor. Ve liderlerinin peşinden felakete sürüklenmeyi seçiyorlar.

Bütün tehdit algılarımızı gözden geçirme günü geldi çattı. Ama hiç de gönüllü değiliz bu muhasebeye sanki. Herkes sadece önceden bildiğini yeniden öğreniyor gerçekten, yani ezberler tazeleniyor. Ben bu felaketin de yine yoksulu, savunmasızı vuracağını görüyorum, bilime karşı sahte haberler, komplo teorilerine güveneceğimizi görüyorum, iki hafta sonrası için tedbir almaktan aciz devletlerden, 20 yıl sonraki çevre felaketi için medet umduğumuzu görüyorum. Ne diyeyim. Karamsar bir gün. İşçi işe gidecek ama. Dünya döndükçe gidecek, zaten o gitmezse dönmez.

O zaman yapacak tek bir şey var. Anlatmak, bildiklerimizi anlatmak. Yeniden ve bıkmadan anlatmak. Tehditleri, gerçekleri görünür kılmak. Belki birileri de bilmediğini öğrenir diyerek. Kâr amaçlı sağlık sistemlerinin, demokratik olmayan yönetimlerin, kifayetsiz liderlerin bütün kiri pisi ortaya saçıldı. Şimdi bizim işimiz bıkmadan o pisliği görünür kılmak, alternatifleri anlatmak. Bir gün karamsarlaşarak, bir gün yeniden umuda sarılarak, yorulduğumuzda dinlenerek. Bırakalım kendimizi geliştirmeyi şimdi, kitap ve film listelerini. Sesimizi duyurabildiğimiz herkese anlatalım salgının görünür kıldığı rezaletleri. Füzeleri, yoğun bakım yataklarını ve maskeleri, liderler ve işçileri. Anlatalım, gören gözler çoğalsın. Söylemler kendi kendilerini değiştirmeyecek, salgının gizemli güçleri yok. Biz anlatacağız. Biz de bunu seçeceğiz.