İşler o kadar acayipleşti ki, artık hiçbir şey acayip gelmiyor. Daha bir hafta bile olmadan, her gün ekrana çıkan CB Erdoğan’ın (muhalefeti “Ağız ishali” diyerek sıvadıktan sonra) söylediği şu acayip sözler bile unutulmuşa benziyor:

Edirne’deki, en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Zannediliyor ki her yer şu anda toz pembe. Değil. Onların da kendi içlerinde ayrı bir hesaplaşmaları var. Ve bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”

Tercümesi: Öcalan Demirtaş’a öfkeli, ondan hesap soracak.

Uygulaması: 22 yıldır ağırlaştırılmış müebbetten yatan Öcalan’dan HDP’ye karşı çıkan bir mektup alınacak.

Böyle şeylere Batı’da “wishful thinking” diyorlar, bizde de hüsnükuruntu. Yani tespit yerine temenni.

***

Hani Erdoğan tersini söylemiş yani ‘S. Demirtaş Öcalan’dan hesap soracak’ demiş olsaydı biraz daha mantıklı gelecekti. Çünkü 2019’da vuku bulmuş bir mektup olayı var hatırlarsanız. Öcalan tarafından özünde HDP’nin (Demirtaş’ın) aleyhine bir durum yaratmak için yazılmıştı ve dolayısıyla illaki bir hesap sorma olacaksa kimin sorabileceği hususunda Öcalan’a değil Demirtaş’a işaret eder mahiyetteydi. Şöyle ki:

AKP+MHP iktidarı 23 Haziran 2019’da yenilettiği İBB seçimlerinden hemen önce, Öcalan’ın yazdığı ileri sürülen ve İstanbul’daki Kürtlere “tarafsızlık çizgisinde ısrar” telkininde bulunan bir mektubu Anadolu Ajansı ve İhlas Haber Ajansı’na yayınlatmıştı.

Tercümesi ‘CHP adayına oy vermeyin’ (yani, bırakın AKP adayı kazansın) biçiminde olan bu mektup olayının sonunda alınmak gerekiyorsa Demirtaş alınırdı yani sonuçta sorsa sorsa Demirtaş Öcalan’dan hesap sorardı.

***

Üstelik, hatırlarsanız o mektup olayı ciddi biçimde kuşku doğurucuydu:

İktidar o zamana kadar adı sanı işitilmemiş 60 yaşında bir Tunceli Munzur Üniversitesi doçentini İmralı’ya yollamış, avukatlarıyla bile görüşmesi yasak olan Öcalan’la görüştürmüştü.

Öcalan kendisinden, söz konusu mektubu yanında avukatlar olmaksızın açıklamamasını istemişti. Fakat doçent “Beni İmralı’ya gönderen irade bu açıklamayı yapmamı istedi. Avukatlara ulaşmaya çalıştım ancak herhangi bir cevap alamadım. Ben bir emaneti açıklıyorum. Emanete ihanet edilmez” diyerek açıklamıştı mektubu.

Devletin bu doçenti bulmak için (o esprili deyimdeki gibi) “çok çaba harcadığı” söylenebilirdi. Üniversiteden 1982’de mezun olmuş, 13 yıllık bir çalışma/siyaset hayatından sonra üniversiteye intisap etmiş, doktorasını da 2003’te yani mezuniyetinden 21 yıl sonra vermişti.

  1. bu mektup olayından yaklaşık bir yıl sonra ilginç bir jüri oylaması sonucu profesör olması meselesi de ayrıydı. İsmail Saymaz’ın Sözcü’deki “Profesörlük mektubun ödülü müydü?” başlıklı haberi şunları yazdı: Beş kişilik jüriden iki profesör olumlu oy veriyor, iki tanesi olumsuz veriyor, beşincisi nihai kararı Rektörlüğe bırakıyor. Sonuç: Profesörlük unvanı veriliyor .

***

Bu mektup olayını geçelim çünkü sonuçta “dünyanın en büyük Kürt kenti” İstanbul’daki Kürtler Öcalan’ın “telkin”inin tersini yaptılar ve bu sayede E. İmamoğlu AKP’nin adayına 806.000 oy fark attı.

Böyle bir sonuç daha dün yaşanmışken, CB Erdoğan’ın bir Öcalan mektubu daha talep etmesi acayip.

Acaba bunu neden yapıyor?

***

Bu konuda F. Koru çok can alıcı bir soru soruyor: “Hani Demirtaş PKK ile irtibatlıydı?

Devam ediyor:

“Öcalan hiç tereddütsüz PKK örgütünün lideri. (…) S. Demirtaş ise (…) Hep legal siyaset içerisinde bulundu. Cezaevinden ulaştırdığı mesajlarında da sürekli demokratik mücadeleden söz ediyor. Abdullah Öcalan neyin hesabını soracak kendisine?

“[S. Demirtaş’ı] yargılayan yargıçların işini zorlaştırabilecek -belki de kolaylaştıracak- bir açıklama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı. O açıklamadan sonra Demirtaş’ın bir gün bile daha cezaevinde kalmaması gerekmiyor mu?

***

Benim bu sözlere ekleyecek sözüm yok. Sadece, CB Erdoğan’ın bu acayip gözüken işe niye girdiğini açıklamak konusunda bir fikrim var:

1) Kendisinin eli hem içeride hem dışarıda artık fazla sıkıştı. Bu sıkışıklığı giderme umuduyla sürekli iki yöntem kullanıyor:

a) Her şeyin en mükemmel biçimde yapıldığını ve yürüdüğünü ısrarla tekrarlamak anlamında bir tür “Alice Harikalar Diyarında Sendromu” yaşıyor ve yaşatmaya çalışıyor;

b) Umarsız ve hatta sonuçta kendi siyasetine/iktidarına bile zararlı ekstrem durumlara başvuruyor. Hatta, yasadışı baskılara. Şuradan anlayınız ki, Sezen Aksu’ya bulaşmacasına!.

2) Bu mektup isteme işiyle iki temel amaç gütmekte:

a) Biri silahlı çözüm diğeri inatla demokratik çözüm taraftarı iki Kürt örgütünü tokuşturmak istiyor;

b) Kendisi için çok daha önemlisi, CHP ile İYİ Parti’nin arasını bozmak istiyor. Çünkü bu partilerden ikincisi Kürt’ün adını bile işitmeye tahammül edemeyen ciddi boyutlarda Kürt fobisi sahibi, ama CHP de kesinlikle Kürt-özürlü olduğu için aynı şeyi daha “kibarca” yapıyor:

Gn. Bşk. Yrd. ve parti sözcüsü F. Öztrak HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel'in dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin şöyle diyor: “Biz CHP olarak elinde silahla poz veren bir teröristle yan yana fotoğraf çektirmeyi asla kabul edemeyiz. Gereğini yaparız".

Fotoğraf ne zaman çekilmiş, acaba Başbakan Erdoğan’ın “Kürt açılımı” döneminde olmasın, hiç sorgulamıyor.

Bu sebeple, CB Erdoğan hiç olmazsa bu konuda bir miktar rahat uyumasını sağlıyor.

***

NOT: Yukarıda “…artık fazla sıkıştı” diye yazmıştım. Onunla ilişkili olabilecek bir durum:

Bugün (19 Çarşamba) saat 10.48'de 0312-430 8132 numaradan arayan bir hanım:

"AK Parti Ankara İl Başkanlığı’ndan arıyorum. İl başkanımız Hakan Han Özcan’ın selamlarını iletiyorum. Sayın cumhurbaşkanımızın vatanın birlik ve beraberliği çalışmalarına katkıda bulunmak üzere partimize üye olmayı düşünür müsünüz?"

Çok şaşırdım ama gereken cevabı kibar bir biçimde verdim, kapattım.

Sonra şüpheye düştüm bizim bitirim arkadaşlardan biri işletmiş olabilir mi diye çünkü durumun ilginçlik dozu biraz fazla yüksekti.

Numarayı araştırdım. AKP Ankara İl Başkanlığı’nın 430 8130’dan 36’ya kadar giden yedi numarasından biri çıktı.