Evet efendim. Bugünkü çok katmanlı rezalet, bi türlü biat etmeyen üniversitelerin salâsını okumak için 12 Eylül askerî darbecilerinin Prof. İhsan Doğramacı adlı Truva Atı eliyle 06.11.1981’de yayınlayıp bir yıl sonra uygulamaya soktukları YÖK düzeninin yeni bir aşamasından ibaret.  

Rektörlerin, dekanların ve bölüm başkanlarının seçimle değil atamayla gelmesini öngörmekle başlayan bu tasarı daha yasalaşmadan, 17.09.1981’de yani tam 40 sene önce Cumhuriyet’te “Temel Yanlışlık” diye bir yazı yayınlamıştım. Özü şuydu:

“‘Öğrencilerine sahip olamayan’ hocaları Şark Hizmeti’ne yollayan bir sistem getiriliyor (…) Bir asistana on yıl kadar emek verip yetiştiriyorsunuz, doçent yapıp tam kendisinden hoca olarak yararlanacağınız zaman YÖK onu başka bir üniversiteye ‘atıyor’. (…) İnsan türünün Adem-Havva’dan geldiğine iman etmiş bir kültürel ortamda antropoidlerden nasıl söz edecek? Ankara’da bile insanların yerleşmiş inançlarını, özellikle cinsel ve dinsel konulara dokunan inançlarını söz konusu etmeye çekinirken, gelenekçiliğin ve tutuculuğun bir bulut gibi çöktüğü o ortamda nasıl sosyal bilim anlatacak?

“Peki, diyeceksiniz, gelişmemiş üniversitelerimiz hocasız mı kalsın. İşte, bütün sistem felsefesinin en sakat noktası burada yatıyor. Bunun yanıtı ÇOK kısa ve basit: Taşrada Üniversite Olmaz. Çünkü üniversite okumak, yalnızca tahta sıralara oturup ‘feyiz’ almak değil, Sahaflarda veya Kızılay’da kitapçı dolaşmak, yorulunca kızlı erkekli oturup birşeyler içerken iki konu tartışmak veya en son filmleri görmek de ders notları kadar önemli. Bu görgü ve kültür de ancak büyük kentlerde edinilir. İrice bir kasabaya üniversite açarak oranın insanını oraya mahkum etmek olacak iş değildir (…) Yoksa, taşraya üniversite götüreyim derken, bilim taşralaşır.”

***

Hâlâ sinirlenerek hatırlarım, yazıyı okuyan tüm çevrem üstüme geldiydi: “Sen bilimin halka götürülmesine nasıl laf edersin! Sen ne biçim sosyalistsin!”

Uzun yıllar geçecek, bunlardan biri bi kokteylde gelip şöyle diyecekti: “Sana o yazı nedeniyle az küfretmemiştim ama, bir süre sonra halk Trabzon’u bize dar etti. O zaman anladık.” Trabzon’un ardından da sıra Mersin’e gelecekti mesela, rektöründen asistanına.

***

Şimdi geçelim o zaman hayal bile edemediğim, bugünkü cinliklerin özetine. 

Türkiye’nin en seçkin üniversitesini kontrole alabilmek için önce bir “seyyar kayyım” atadılar rektör diye. Bu zat, yanına 2 adet yardımcı bulabilmek için bir ay uğraştı, sonra baktı bunun daha yönetim kurulu var, senatosu var, böyle götürebilmesi çok yaş iş, anlaşılan akıl da verdiler ve dediler ki, ‘Olum, sana arkasını dönenlerle uğraşacağına sen buraya TIR’larla hoca taşı, burayı kestirmeden fethet’.

Tabii bu aklı verenler, misyonun kendilerine düşen kısmını da ihmal etmediler ve “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” diyen Anayasa Md. 34’e elifi elifine uymaya büyük özen gösteren öğrencilere cop, gaz, gözaltı, tutuklama başlattılar. Sadece gözlerini korkutmak için değil. Şu umutla: Ne de olsa genç bunlar, belki bu sayede vur-kır’a girişirler de “terörist”, “vandal” ve “provokatör” dememiz daha bi inandırıcı olur…

Şunu da ekleyelim ki, çocuklar bu ketempereye düşmeyince, başka planlar devreye girmeye başladı. Mesela TRT bir sahte saldırı videosu yayınladı ama neyse ki orada olanların çektiği görüntüler sayesinde plan boşa çıktı .

***

Bu “Boğaziçi’ni fetih” planının şu anda 5 aşaması filiz vermiş bulunuyor:

1) Prof. Yaman Akdeniz’in deyişiyle, Truva Atı olarak Hukuk ve İletişim fakülteleri açtırıldı bir cumartesi gecesi.

Bu iki fakültenin Türkiye’de epeyden beri ortak bir özelliği vardır: Ana-babalardan ve kiralık ev sahiplerinden oy alabilmek için her yere zırt pırt açılmak, tümenle öğrenci almak ve tabii ki kaliteli öğretim üyesi bulamamak nedenleriyle, her ikisi de diplomalı işsiz folluğu olmuştur. İletişim fakülteleri bugün işsiz iletişimci, hukuk fakülteleri de işsiz hukukçu üretir.   

Öğretimi İngilizce olan Boğaziçi açısından Hukuk’un bir ek özelliği daha var: Osmanlıca terimlere dayalı mevzuatımızda İngilizce öğretimin imkansız olması. Tabii, Batı’nın yasalarını uygulayan bu topraklarda İngilizce öğretim yapacak Boğaziçi Hukuk Fakültesi’ne TIR’larla taşınacak öğretim üyeleri fıkıh (İslam hukuku) temelinde hukuk öğretecekse, o başka.

2) Batı’ya kapıyı (sermaye haricinde) kapatmak İslamcı-Milliyetçi taife için temel hedef olduğundan, şimdi de İlahiyat Fakültesi’nin yolda olduğu söyleniyor.

Sakın, fıkıh okutacak hocayı nereden bulacaklar demeyin. Çünkü kitaplarının yanı sıra adlı bir hukuk hazinesi sunan Prof. Kemal Gözler’den okuyoruz, yürürlükteki hukukumuzun (ve tüm Batı hukukunun) temeli olan Roma Hukuku dalında üniversitelerimizde 24 hoca var, oysa kendisine “İslam hukukçusu” ismini verenlerin sayısı 407; bunların içinde de 5 kişi hariç hukuk fakültesi mezunu olan yok.

Diyanet Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın 31.01.2019’da (yani 2 yıl önce) açıkladığına göre, “dinî yüksek öğretim yapan fakültelerin” (ilahiyat, İslamî bilimler, vb.) sayısı 2011’de 22 iken 105 olmuş. Vikipedi listesine göre hukuk fakültelerinin sayısı ise 2020 sonu itibariyle 73.

Zaten bu durum sonucudur ki hukuk devleti, yargının bağımsızlığı, hâkim teminatı gibi kavramlar gün geçtikçe buharlaşmakta. Çünkü dinî metinleri üst norm sayan İslamcı rejimlerde, kuvvetler ayrılığı deyip hükümdarı sınırlayacak Montesquieu diye birisi çıkmamıştır ve çıkamaz. Sonuç olarak, psikolojik rehberlik için psikoloji değil ilahiyat diploması,tarih asistanı olabilmek için DTCF değil yine ilahiyat diploması isteniyor.  

İlahiyat Fakültesi açılsın hele, mesela Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı ve Üniversite Genel Sekreteri Prof. Dr. Cevdet Kılıç gibi şahıslar şu facebook mesajlarını artık içerden atma olanağına kavuşacak:

“Şöyle söyleyeyim. Siz hani bir ayı geçti eylem yapıyorsunuz ya. Biz eylem falan yapmayız. Biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz bilin istedim.” Ne biçim bi tehditse.

3) 158 yıllık Boğaziçi’ni kapatmak isteyen civanlar zuhur etti. Hemen yukarıda adı geçen Prof. C. Kılıç aynı mesajda şöyle diyor: “Boğaziçi üniversitesini kapatalım yerine üniversite kuralım.

4) Şimdi, kapatmaktan daha “sofistike” bir master plandan bahsediliyor: Üniversitenin ikiye bölünmesi, her birine yeni kayyım-rektörler atanması, her birinde yeni fakülteler kurulması, yeni dekanlar ve yeni öğretim üyeleri atanması.

5) Daha da ötesi yolda olabilir, çünkü Kasım 1982’nin direkt devamı olan bir durum son olarak “eşleştirme” adıyla ilan edildi:

12 kıdemli üniversitenin kıdemli öğretim üyeleri, yüksek puanla girmiş kendi öğrencilerinin yanı sıra, 2006’dan sonra kurulan 15 üniversitenin düşük puanla girmiş öğrencilerine “bizzat” ders verecekler. Mesela Bartın Üniversitesindekiler İTÜ ve ODTÜ hocalarından ders alacaklar. Doğrusu, zaten dolup taşan gelişmiş üniversitelerin salâsını okumak açısından daha iyi bi cinlik düşünülemezdi.  

Bunların tümü, 12 Eylül askerî darbecilerinin başlattığı, her kasabada bir üniversite açma politikasının sonuçları. Boy veren filizleri. Yenilerine hazırlanalım.