Evvel zamaaan içinde “Kürt meselesi var mı yok mu?” diye konuşanlar vardı. İnanması güç ama, bu familya şu anda D. Bahçeli ve “bi varmış bi yokmuş” diyen CB Erdoğan’la temsil ediliyor.

Şöyle deyip devam edelim: Rahmetli Öztürk Serengil hayatta olsaydı bunlara sıkı bi “Yeşşşeeee!” çekerdi, şimdi de başka şey çekenler olduğu gibi; mesela “Vaaaay!” gibi. Siz ne sanmıştınız ki?

***

Şunu söyleyip devam edelim: Kürt halkı ve Kürt meselesi Atatürk döneminde (özellikle de 1937-38) bile ortadan kaldırılamadı; şimdi hiç kaldırılamaz.

O dönemde bile derken: a) Kürtler dünyadan kopuktu; b) Çakaralmaz silahları,  bizzat İ. S. Çağlayangil’in “Anılarım”da anlattığı gibi, zehirli gaz atan “tayyare bölükleri”yle yarışamıyordu; c) Kürtlük bilinci sadece bikaç Kürt seçkininde vardı; ç) Büyük devletler, Yahudilerin ortadan kaldırılmasına bile aldırmayacak biçimde Hitler’in çıkaracağı büyük savaşa odaklanmışlardı; Almanya’nın yanında girmesin diye Türkiye’yi kadife eldivenle tutuyorlardı (Hatay’ı da zaten bu yüzden sunuverdiler); d) Uluslararası insancıl kamuoyu henüz namevcuttu.

Kaldırılamamayı bırakın, tam tersine bu “mesele” o dönemde yaratıldı. En çok da 1924 Anayasasıyla kurulan Türk ulus-devletinin Kürtçe konuşmayı Kürtlere haram etmesi “sayesinde”. Daha önce çok yazdığım için ulus-devlet kavramını burada tanımlamıyorum.

Oysa şimdi IŞİD’e tek karşı çıkanlar onlar diye ABD Suriyeli Kürtleri başının gözünün üstünde tutuyor. Avrupa ise Cenevre’de Türkiye Mahkemesi kuruyor. Bu mahkemenin devamı fazla gecikmeden sökün edecek çünkü duruşmaları izleyen Y. Baydar’ın da hatırlattığı gibi burada iki devedişi gibi konu var henüz ele alınmamış: a) K. Suriye’deki tarımsal ve sınai yağmalar; b) Türkiye’de hiçbir kanun-kural gözetmeden mülkiyete (mallara ve banka hesaplarına) KHK’lerle çökmeler (C. Dündar, A. Erdemir, İpek Holding, vb.).

***

Ortam değişti. K. Kılıçdaroğlu bile geçenlerde kendini aşarak duayen gazeteci A. Engin’in dediği gibi muhatap’ın HDP ve TBMM olduğunu söyleyerek çözüm için yepyeni bir ortam yarattı. Hemen ardından da HDP’nin doğal lideri S. Demirtaş tarafından çok usturuplu biçimde desteklendi.

Onun da ardından HDP 11 maddelik bir “Barışa Çağrı” yayınladı. Başlı başına önemli bir belgeydi. Çünkü: a) Kürtleri kutuplaşmanın/siyasi ittifakların dışında ilan ediyordu; b) Parlamenter sisteme ve yeni bir anayasaya, dolayısıyla kuvvetler ayrılığına işaret ediyordu; c) Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin meselenin çözümünde temel önem taşıdığını söylüyordu; ç) Belki de Kürtleri bu ortamda en önemli unsur kılan bir tavır takınarak ama “İmralı” veya “Öcalan” kelimelerini geçirmeden tahlil yapıyor, Bozkurtların ağzına gıda vermiyordu.

Bu metin, Kürt meselesi ve çözümüyle doğrudan ilgisi olmayan ve herhangi bir insan hakları bildirgesinde olabilecek şeylerle doluydu: Kadın hakları, genç hakları, memuriyette liyakat, ekonomide adalet, barışçı dış politika, doğaya saygı, gibi. Anlaşılan, sadece Kürt haklarını savunmuyoruz diyerek, Kürt karşıtı ve çözüm istemeyen gruplara hizmetten kaçınmak için.

Metin çok önemli çünkü Kürt meselesinin çözümü için tek bir önkoşul var: İdeal çözümü değil, realist çözümü aramak ve uygulamak. Bu da hem Kürtlerin hem de Türklerin temel sorunlarını birlikte ele almayı gerektiriyor. “Türklerin” derken İslamo-faşist Türkleri kast etmiyorum tabii ki; onlara doktor ne yerse yesin demiş. Genel halkı kastediyorum.

Diğer yandan, “realist çözüm” derken hem Türklerin ve hem Kürtlerin radikal olanlarının tam hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyecek olabilirim.

***

Realist yaklaşımı biraz açmamı isterseniz:

Türklerin temel korkusu, Kürtlerin ayrı devlet kurmasıdır.

Kürtlerin temel derdi de özellikle Kürtçe üzerindeki baskıların kaldırılması, T.C.’de Türkler nasıl Türklüklerini yaşıyorlarsa Kürtlüklerini yaşama hakkına kavuşmaktır. Bu da Türklerin baştan beri kurdukları inanılmaz katılıktaki merkeziyetçiliğin ademi merkeziyetçiyetçiliğe dönülmesiyle mümkün olabilir. (Şimdi bu katılık Erdoğan’ın 2017 referandumuyla Tek Adam olması üzerine betonarmeleşti, o da ayrı).

***

Daha ileri gitmeden bu ademi merkeziyetçilik üzerinde mutabakata varalım çünkü anahtar kavram o.

Kürtler arasında ayrılıp farklı bir devlet kurmak isteyenler az da olsa var. Ama genel Kürt kitlesinin ayrılma talebi yok, Türklerin korkmasına da gerek yok. Fakat Türklerin bir şeyin farkına artık varmalarına gerek var: Türk ulus-devleti onları böyle sıkboğaz etmeseydi bugün Türklerin o korktukları Kürt meselesini konuşuyor olmazdık.

Mesela bir-iki somut örnek lazımsa: 1921 Anayasası Md. 11’de 

verilen bölgesel özerklik hakkını 1924 Anayasası’yla geri almasaydı, 1923 Lozan’ın Madde 39/4 ve 5. fıkralarındaki dil haklarını ihlal edecek yerde uygulasaydı, ardından da Kürtlere “Türkçelerini unutmuş Dağ Türk’ü” demek gibi zavallılıklar yapmasaydı. Bugünden hiç bahsetmiyorum.

O zaman Kürtler bu ülkenin sadece Türklerin değil, aynı zamanda kendilerinin de ülkesi olduklarını düşünürlerdi. Mecburi değil, gönüllü vatandaş olurlardı. Bu da her şeyi, ama her şeyi değiştirirdi.

***

Bitirirken, bu meselenin çözümü için özet düşüncelerimi gerekçeleriyle yazayım.

1) Bunca zamandır çok çekmiş olan Kürtlerin güvenini bir miktar kazanmak için önceden ve derhal düzeltilmesi gereken:

Lozan Md. 39/4 ve 5’in bugüne kadar uygulanmayan hükümlerini uygulayarak, resmî kurumlar hariç fakat mahkemeler dahil olmak üzere, her zaman ve zeminde Kürtçe kullanılmasının önündeki bütün engelleri kaldırmak.

Çünkü hem bu Madde 39 Türkiye’nin kurucu antlaşması Lozan’ın Madde 37’sinin “hiçbir biçimde değiştirilemez” dediği cinsten, hem de dil bir halkın en kıymetli şeyi. Dil yahu, dahası var mı! Dil yasaklamaları Kürtleri tek değil ama en derinden yaralamış ve bu ülkeye yabancılaştırmış olay. Şöyle düşünün: Mesela Irak’taki Türkmenlere Arapça veya Yunanistan’daki B. Trakyalılara Yunanca konuşma-yazma mecburiyeti getirilseydi ne yaparlardı, ne yapardınız?

2) Çözüm yeri ve muhatabı: HDP’nin başrolü oynayacağı müzakerelerle, TBMM. “En devlet partisi” olan CHP’nin lideri bunu “parti adına” diyerek söylediğine göre, her şeyi değiştirecek kadar önemli.

TBMM’nin sebebi fazlasıyla açık: Çözümün hem Türkler hem de Kürtler tarafından desteklenmesi lazım. İki tarafın da her şeylerini ortaya dökmesi lazım. Bu da ancak TBMM ortamında olur. Her şey dediğim, yukarıda söylediklerim, yani korkular ve özlemler.

3) Ana yöntem: Üniter devlet korunarak yerel yönetimlerin maksimum düzeyde güçlendirilmesi.

Neden Türkiye’nin Kürt meselesine çok daha uygun gelecek olan federal devlet değil de üniter devlet? Çünkü federal devlet Türklerin kâbusu. Bölebilir, paranoyasıyla.

Oysa hemen söyleyeyim: Üniter devlet başka, ulus-devlet başka. İkisi de birer devlet türü, ama fil ile balina da birer memeli türü. Üniter devlet, ademi merkeziyetçi yetkiler vermeyen devlet demek değil; bu yetkileri merkezden (başkentten) veren devlet demek. Ülkenin farklı köşeleri farklı kurallar talep ediyorsa, bu birliği bozmamak için merkezde yasalar yaparak bu farklılıkları tanıyor. Böylece, vatandaşların zorunlu’dan gönüllü’ye dönüştürülmesi sayesinde devletin varlığını devam ettiriyor. 

İnanmayan Fransa’ya baksın yeter. 19. Yüzyılın son çeyreğinde ulus-devleti icat eden ülke olduğu halde bugün muazzam ademi merkeziyetçi bir yapıya sahip ve bunu anayasasına da koydu.

Fransız Anayasası Madde 1 şöyle: “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir.” Bunun arkasından şu cümle geliyor: “Örgütlenmesi ademi merkeziyetçidir.”

Madde 2 de şöyle: “Cumhuriyetin dili Fransızcadır” (bizim anayasanın 3/1. maddesindeki “[Devletin] Dili Türkçedir” ibaresini hatırlatıyor). Ama arkadan Madde 75-1 geliyor: “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dahildir”.

Bölgesel diller dediği, ayrıntısına girmiyorum şuradan okuyabilirsiniz, 10 tane ve bütün bunların konuşulması, yazılması, yayınlanması, sanat konusu yapılması, vb. tamamen serbest. Bunlardan 6 tanesinde öğretim yapılabileceği ilan edilmiş durumda.

Özet olarak, ulus-devlet olmaktan kurtulduktan sonra üniter devlet bal gibi ademi merkeziyetçi yani demokratik olabilir. Federasyondan farkı, yukarıda da söyledim, bu ademi merkeziyetçi yetkilerin başkentten verilmesidir.

Bu yetkiler Kürt-yoğun illerde (doğu ve güneydoğuda) yerel yönetimler tarafından kullanılacaktır. Bunlar isterlerse anadilde eğitim de yapacaklardır (diğer bölgelerde mesela Almancanın yanına seçimlik Kürtçe dersleri de konulacaktır). Bundan Türklerin korkusu olmamak gerekir çünkü kendi çocuklarını Türk okulları yerine İngilizce kolejlere gönderiyorlar.

Yerel hizmetlerin finansmanına yönelik yerel vergi salmak mümkün olacaktır (zaten Özal döneminde epey vergi belediyelere bırakıldı).

Vatandaş’ın sadece “Türk” sıfatıyla sınırlanmasına son verilecektir.

 

4) Tamamlayıcı aşama: PKK’nin çözüme dahil edilmesi için Öcalan’ın devreye girmesi sağlanacaktır. Daha önce Başbakan Erdoğan’ın görevlendirdiği Hakan Fidan tarafından zaten uygulanan bu yöntem Kürtler açısından çok önemlidir; niye olduğunu söylemeyeyim de durup dururken dava açılmasın.

2023’te Cumhuriyetin 100. Yılı vesilesiyle çok geniş bir genel af çıkartılması ve aynı anda, silah bırakacakların ülke yaşamına suhuletle entegre edilebilmesi için gereken tüm tedbirlerin alınması olmazsa olmaz bir şarttır.

Türkiye Cumhuriyeti şu andaki bütünlüğünü korusun istiyorsak. Aynı anda demokratik de olsun istiyorsak.