Saray, beka korkusuyla huruç harekatı başlattı



Artı Gerçek

İktidarı kaybetme korkusuyla gelecek kaygısına düşen Saray, içinde bulunduğu kuşatılmışlığı yarıp çıkmak için parlamentodan medyaya uzanan bir yelpazede 'bekasını koruma' harekatına girişti.


“Türk tipi başkanlık” diye alayla valayla getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi daha iki yılını doldurmadan ömrünü tamamladı.

“Türkiye’yi uçuracak” denilen, dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bu sistem doları uçurdu, yoksulluğu uçurdu, işsizliği uçurdu, haksızlığı ve hukuksuzluğu uçurdu. Hatta parlamentoyu da, kuvvetler ayrılığını da, ifade ve basın özgürlüğünü de havaya uçurdu.

“Bu sistem koalisyonlar dönemini kapatacak” denildi. Tam tersi oldu. Partiler yüzde 50 artı bir oya ulaşabilmek için daha seçime girmeden “ittifak” adı altında zorunlu koalisyonlar kurmaya başladılar bu sistem sayesinde.

Hiçbir partinin tek başına iktidara gelme şansını neredeyse tümüyle ortadan kaldırdılar.

Bahçeli’nin oyununa gelerek sistemi bu haliyle kabul eden Erdoğan kendi ayağına sıktı ve AKP’yi MHP’ye mecbur hale getirdi. Hatta sadece MHP’ye değil, BBP’ye, hatta Perinçek’in VP’ne bile mahkum oldular.

Ancak bu cephe bile Erdoğan’ın iktidarda kalmasına yetmiyor. Son gelen farklı kamuoyu araştırmaları da Cumhur İttifakı’nın yüzde 50’lerin altına doğru indiğini gösteriyor.

Zaten Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin daha bir yılı dolmadan Türkiye’de ekonomik kriz derinleşmeye başlamıştı. Üzerine bir de coronavirüs salgınının getirdiği çok daha ağır yüklerle yaşanan kriz ülkede bütün iş kollarını ve farklı sınıfları kapsayan bir bunalıma dönüştü.

Hukuktan uzaklaştıkça daha da derin ekonomik çıkmazlara düşen Saray iktidarı salgın sürecinde de yurttaşlarına ücretsiz maske dağıtamayacak kadar beceriksiz çıkınca tabanındaki çözülme daha belirgin hale geldi.

Bu süreç AKP’nin içinden iki yeni partinin de çıkmasına yol açtı. Babacan ve Davutoğlu’nun AKP’den eksilteceği oylar Erdoğan ve Bahçeli’nin korkulu rüyası haline geldi.

İktidarı kaybetme korkusu iktidar ortaklarının paniğe kapılmasına yol açtı.

Saray’ın küçük ortağı Bahçeli “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin devamını mümkün kılacak bazı reformların acilen çıkartılması gerektiği inancındayız” demeye başladı.

Hatta panik o kadar belirgin hale geldi ki Bahçeli geçenlerde “Türkiye’nin ve siyasi hayatımızın üzerindeki kabus bulutlarının dağıtılması için” Siyasi Partiler Kanunu’ndan Seçim Kanunu’na kadar bir dizi değişiklik istemeye başladı.

Elbette Bahçeli’nin sözünü ettiği “kabus bulutları” sadece Türkiye’nin ve siyasi hayatın değil, asıl Saray iktidarının üzerinde dolaşıyordu.

Bahçeli’nin bu talepleri artık iflası gözle görülür hale gelmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin aksayan yanlarını düzeltmeye dönük değildi. Sadece Saray ortaklığının olası bir erken ya da normal seçimde iktidarı kaybetmesini önleyecek yasal hileler peşindeydi.

Salgın daha bitmeden ülke “yeni normal”e döndürülmeye çalışılırken aynı zamanda daha ceberut bir Saray rejimi devreye sokuldu.

Salgın nedeniyle uzunca bir süredir kapalı olan TBMM açılır açılmaz onca sorun varken Saray iktidarı ilk çalışma gününde Mahalle ve Çarşı Bekçileri Kanunu’nu dayattı. Bekçilere, silah kullanma dahil polise tanınan yetkilerin çok büyük bölümü verildi. Öyle bir düzenleme getiriyordu ki yasa, bu kaçınılmaz olarak AKP ve MHP örgütlerinden devşirilmiş, Saray’a bağlı yeni bir milis gücü yaratıldığı kuşkusunu getiriyordu akla.

Bu çerçevede CHP’li Enis Berberoğlu’nun ve HDP’li Leyla Güven ile Musa Farisoğulları’nın milletvekilleri haksız, hukuksuz biçimde düşürüldü. Anında gözaltına alınıp tutuklandılar.

Ardından Ankara’nın iki tanınmış gazetecisi Oda TV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız ve TELE 1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel’in evleri sabaha karşı basıldı. Hem de “casusluk” suçlamasıyla gözaltına alındılar.

Dünya tarihinde belki de bir ilk gerçekleşti ve gazeteciler bu kez haber yazdıkları için değil, haber yazmadıkları için suçlandılar.

Dosyada gizlilik kararı olduğu için avukatlar bile müvekkillerinin neyle suçlandığını öğrenemezken Saray beslemesi Sabah gazetesi dosyalarındaki suçlamaları çarşaf çarşaf yazdı.

Saray rejimi ceberutlaştığını göstermek için öyle açıktan açığa yapıyor ki örgütlü kötülüğü; dört günlük ifadelerinin ilk üç günü tek bir soru sormadılar gazetecilere. Ancak son gün dolarken ifadelerini almaya kalktılar gazetecilerin. (Bu satırlar yazıldığı sırada Yıldız ve Dükel emniyetten adliyeye yeni sevk edilmişlerdi.)

Şimdi sırada baroları ve meslek odalarını etkisizleştirecek yasal değişiklikler var. Ardından Seçim ve Siyasi Partiler kanunlarındaki değişiklikler gündeme gelecek. Saray, iktidarını kaybetmeyecek sihirli bir seçim sistemi arıyor. Buradaki temel amaç hem kendi içindeki yeni kopmaları önlemek hem de içinden çıkarak AKP tabanından destek gören DEVA ve Gelecek partilerinin önünü kesmek.

Toplumun direnç noktalarını kırmaya dönük bu yasal değişikliklere Saray’ın bir türlü baş edemediği internetle, sosyal medyayla ilgili sınırlamaları da ekleyin.

Şimdi burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Seçim sisteminde yapılacak değişiklikler en az bir yıl sonra yapılacak seçimlerde uygulanabilecek anayaysa gereği.

Saray yeni bir kredi paketi açıkladı. Hem çok uzun vadeli hem de çok düşük faizli.

Amaç yeni basılmış paralarla hem yandaş müteahhitlerin batık kredilerine destek vermek hem de piyasayı canlandırarak yaratılan sirkülasyonla hazineye ek gelir sağlamak.

İşte bu kredi koşullarında da dikkat çekici bir nokta var; bu bol keseden kredilerin bir yılı ödemesiz…

Bu iki olguyu yan yana getirince karşımıza şu tablo çıkıyor. Saray, piyasada sağladığı geçici bir rahatlamayla, daha insanlar aldıkları kredinin taksitlerini ödemeye başlamadan ve kendi kazanacağı şekilde dizayn edilmiş Seçim Kanunu’yla en erken bir yıl sonra seçime gidecek. Elbette o sürecin sonunda kazanabileceği bir ortam görürse…

AKP-MHP ittifakı Saray iktidarının bekasını kurtarmak için parlamentodan medyaya kadar çok yönlü bir huruç harekatı başlattı. Herkes için zorlu geçecek karanlık ve kaotik bir süreç bekliyor bizi.

Ne kadar korkularını yenmek için mezarlıkta ıslık çalarlarsa çalsınlar; hiçbir zulüm, hiçbir adaletsizlik sonsuza kadar sürmez.

Unutmayın bütün dünyayı kasıp kavuran Covid-19 salgını nedeniyle; içinde yaşadığı düzenden hoşnut olmayan, sokakta itirazını dile getiren insanlar  “Hastalanırım korkusuyla kimse sokağa çıkamayacak, bütün muhalifler evlerine kapanacak” diye korkuyordu.

Hiç de öyle olmadı. Bir siyahın öldürülmesi üzerine ABD’den çakan kıvılcım tüm dünyada on binlerin, yüz binlerin sokağa çıkmasına yol açtı. Sömürgecilerin, köle tacirlerinin heykelleri bir bir yıkılmaya başlandı.

Eğer bir zulüm varsa, bir adaletsizlik varsa, bir sömürü varsa, yüzlerce yıl önce anıtı dikilse bile o heykeli alaşağı edecek vicdanlar elbet bir gün ayaklanır.

 

YAZARIN TÜM YAZILARI