"-Hayat bir rüya, değil mi? 

     -Evet. Rüya içinde rüya…"

Gaspar Noé’nin ilk uzun metrajlı filmi Dönüş Yok’un üzerinden 20 yıl geçmiş. Monica Bellucci ve Vincent Cassel’ın başrolleri paylaştığı, sarsıcı Dönüş Yok’ta, başarılı bir biçimde uyguladığı, sondan başa akan kurguya olan ilgisini bildiğimiz Noé’nin, son filmi Vortex’in yaşlılık ve ölüm üzerine olması şaşırtıcı değil. Kurguyu sondan başa sarsak da, ânı yaşamaya ahdetmiş olsak da, yaşlanma denen süreç, hayata gelişimizden itibaren devreye giriyor. Belli bir yaştan sonra da ilk gençlikte pek önemsenmeyen yaşlılık olgusu ile tanışan bedenlerimiz, yaşlanmanın herkes için nihai son olduğu gerçeği ile baş başa bırakıyor hepimizi. 

İstanbul Film Festivali gösteriminde filmin sonunda sahneye çıkarak Kadıköylü seyirciye sürpriz yapan Noé, o akşamki söyleşisinde, annesi ile anneannesinin de Vortex’deki Françoise Lebrun’un oynadığı yaşlı kadın karakter gibi, ölümlerinden önce demans olduklarını anlattı. Filmi çekmeden bir süre önce, Noé’ye, geçirdiği beyin kanamasıyla normal yaşamına dönmesinin çok düşük olasılık olduğu, konuşamayabileceği söylenmiş doktorlar tarafından. Bir ihtimal kendisinin de, Vortex’deki anne gibi olabileceğini söylediğinde filmin ortaya çıkış saiklerinden en önemlisini de paylaşmış oldu bizlerle. 

Sadece ölüm olgusu üzerine düşünerek değil, ölümle karşı karşıya gelip, ölmeyi deneyimlemeye ramak kalmışken, şans eseri o eşikten geçmemiş bir yönetmenin, üstelik özyaşamındaki tanıklığı da varken, Vortex’i çekmemesi düşünülemezdi. 

“Kuzey yarımkürede, saat yönünün tersine, dairesel hareketlerle kendi ekseni etrafında dönen hava akımı” anlamına gelen Vortex’de, demansın neredeyse bebekliğine götürdüğü, yer yer konuşma yetisini yitiren yaşlı bir kadının, Françoise Lebrun’un kusursuz oyunculuğuyla, düştüğü çaresiz durumu görüyoruz. Lebrun’un canlandırdığı karakterin psikiyatri profesörü olması ironisiyle, kendisi için reçeteye ilaçlar yazması, eczane çalışanlarının demans olduğunu bildikleri için o ilaçları ona vermeyecek oluşu hüzün doluydu… 

Dario Argento’nun oynadığı karakterin, demans olan eşi ile pek de ilgilenmeyişini ise özellikle sahici buldum. Rüyalar ve sinema ile ilgili son kitabı Psyche’yi  yazmak için çalışma odasına çekilip, kapısını kapatan bu karakter, “Avrupa bireyciliği” olarak değerlendirilecek tutumuyla, yaşamın herkes için biricik olduğunu ve kimsenin kimse için fedakârlık yapacak zamanının olmadığını gösterir. Dar vakitler, tükenmeye yaklaşmış ömürler… Tüm duygular gibi, yaşlılıkla yaşamayı sürdürmek de yalnız başına yaşanan bir serüven, kederli bir tek kişilik deneyim… 

Yönetmenin, Dönüş Yok’ta Alex’e söylettiklerini düşündüm sık sık. Bizi adeta cehenneme sokup cennetten çıkararak biten, düşündükçe büyük üzüntü duyduğumuz sarsıcı film. Okuduğu kitaptan bahseder Alex, sevgilisine ve eski sevgilisine metroda, partiye giderlerken. “Gelecek aslında yazıldı, bize rüyalarımız aracılığıyla görünüyor” der ve daha o sabah, sevgilisine, gördüğü kötü rüyayı anlatır. Yaşamın ve yazgının öngörülemezliği, sarmal bir yaşamda merak uyandırıcı olduğu kadar, biraz da kaygı verici değil midir?

Vortex’i, “kalplerini yitirmeden önce, akıllarını yitiren tüm insanlara” adayan yönetmenin geçirdiği beyin kanaması ve covid ile –belki de tetiklenen- yaşadığı acı, korku ve kaygının dışavurumu bir film.

Yönetmenin filmografisini ve röportajlarını düşününce şiddeti göstermeyi, seyirciyi kışkırtmayı seven Gaspar Noé’nin, hikâyesi ile seyircisinin arasından çekildiğini düşündüm filmi izlerken. Ekranı ikiye bölen, iki ayrı kamera çekimini izlememize rağmen. Söyleşide Noé, “ağladınız mı?” diye merakla ve gülerek sordu, film ile Noé’yi karşısında görmenin şaşırtıcılığı arasındaki biz seyircilere. Underground bir dünyanın beklentisi içindeki özellikle genç izleyicilerin Vortex’i anlamak için gençlik bariyerini aşmaları gerekiyor belki de. Hayır, ağlatmıyor da çok daha etkileyici bir şekilde incecik içe işliyor Vortex. Sarmalın hüznü üzerine daha önce blogumda paylaştığım kısa bir notla bitiriyorum Vortex’in bana düşündürdüklerini. 

“Kış gelse, o çok sevdiğim paltoya sarınıp sokaklar gezsem, sergiler görsem, kafelerde kahve yudumlayıp insanları seyretsem. Eski bir anıya takılıp ansızın, kendi kendime gülümsesem. Gelip geçse yanımdan tinerciler, dilenciler. Omuz atsalar, sendelesem. Bi liram yok beş lira vereyim mi desem. Özlediğim ve yitirdiğim dostlarımı düşünsem. Sarmal bir yaşamda kendi sahnemi kurup içine girsem. Ömür dediğin belki de böyle bir şeymiş desem. Kış gelse, o çok sevdiğim paltoya sarınıp sokaklar gezsem, sergiler görsem, kafelerde kahve yudumlayıp insanları seyretsem...”