Son seçimlere gelinceye kadar AKP’nin en büyük avantajı ve gücü, muhalefetin parça bölük olmasına dayanıyordu. Muhalefet partilerinin hem kendi aralarındaki ideolojik, politik ayrılıklar hem de bizzat Erdoğan ve AKP’nin uygulamaya koyduğu tilki kurnazlıkları, muhalefet partilerinin ortak bir zeminde hareket etmelerini ve yan yana gelmelerini büyük ölçüde etkiliyor, bunları parçalamayı başarıyordu.

Öyle ki AKP ve Erdoğan nasıl bir muhalefet istediğinin, bunun gücünün ve hareket alanının sınırlarını belirleme konusunda da ustaca taktikler ortaya koyabiliyordu.

AKP’nin, çok kısa bir zaman öncesine kadar MHP’yi karşıt cepheden kendi yanına nasıl çektiğini, Devlet Bahçeli’nin yaşadığı büyük parti içi kurultay sorunlarında mahkemelere müdahale ederek MHP kurultayının toplanmasını nasıl durdurduğunu hepimiz çok yakından biliyoruz.

Daha düne kadar “Erdoğan’ın paçalarından bile yolsuzluk akıyor” diyen Bahçeli’ydi; parti üyesi ve Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş’in partiden ihraç edilmesine dahi onay veren yine aynı kişiydi. Bugün Bahçeli’nin geldiği nokta ve Erdoğan’la yürüttüğü ittifak hepimizin malumu.

Erdoğan ve AKP, 17 yıl boyunca açık, gizli ittifak ve desteklere dayanmadan iktidar olamadı. Hiçbir zaman tek başına olmadı, pragmatist bir biçimde iktidarda kalabilmek için her yapıyla işbirliği yapmaktan dahi kaçınmadı. İnandığı şeyleri değil, ihtiyacı olan cümleleri kurdu ve ifade etti. Tüm bunlarla Erdoğan ve AKP artık nihayete ulaştı, işbirliği yapacağı siyasal güçleri tüketince Ergenekon’a sarılıp, bir zamanların “derin devleti” olan yapıyı devletin olağan haline dönüştürdü, hukuksuzlukları, işkenceyi, cinayetleri, mafya ve suç örgütleriyle işbirliğini, seçimleri manipüle etmeyi devlet yönetiminin olağan pratiklerine çevirdi. Erdoğan sayesinde bir zamanların derin devleti yaygınlaşıp olağan devlete dönüştü.

AKP ve Erdoğan’ın muhalefeti bölme, dizayn etme, hizaya çekme manevralarından CHP de kendini kurtaramadı. Erdoğan’ın siyasette yarattığı kara deliklere her defasında kapıldı. Sahayı, sınırları, oyunun kurallarını belirleyen Erdoğan oldu. Kılıçdaroğlu bu belirlenmiş sınırlar içinde oyun oynadı, ne kuralları ne de sahayı değiştirmeyi başarabildi. Öyle ki Kılıçdaroğlu’nun en büyük akıl almaz işlerinden birisi, HDP’lilerin dokunulmazlıkları sürecinde AKP’ye verdiği destekti. Kılıçdaroğlu daha sonra parti grup toplantısında Erdoğan’a “sırf senin gibi bir diktatör seçilsin diye dokunulmazlıklara evet dedik” diyerek hem çaresizliğini hem de verilen desteğin akıl dışılığını ve bununla AKP’nin gölgesinde bir muhalefet partisi olduğunu itiraf etti.

AKP ve Erdoğan tüm iktidarı boyunca içeriyi yönlendiren dışarıyı ise belirleyen, sınırlandıran taktikleri her defasında geliştirdi, yeni söylem ve iddialarla bu taktikleri yeniledi. Muhalefette yer alan aktörlerin kim olduğuna ve kimliğine göre duruş, söylem ve konumunu değiştirdi. Kah Müslüman, kah milliyetçi, kah liberal, kah demokrat bir konum belirledi. Buna “helal pragmatizm” demek belki daha manalı olur. Erdoğan, örneğin Dersim 1938’de yaşananların bir katliam olduğunu, buna inandığı için değil, bunun fayda ve getirisine inandığı için söyledi.

AKP ve Erdoğan 31 Mart seçimlerinde de büyük bir gayretle muhalefet üzerine oynadı. Muhalefeti bölmek, parçalamak ve güçsüz kılmak istedi. Özellikle beka söylemi üzerinden, tüm muhalefet partilerini tek bir “terör potasına” hapsederek kazançlı çıkmayı hedefledi. Fakat bu sefer tutmadı. Özellikle HDP’nin uyguladığı taktik ile AKP kaybetmeye mahkum oldu. HDP hem Batıda aday çıkarmayarak hem de millet ittifakı içinde yer almayarak ve fakat AKP’ye karşı ortak hareket ederek bu bütünlüklü, ortak muhalefet resminin doğmasını sağladı. Bu açıdan HDP, seçimlerin oyun kurucusu olma rolünü oynadı.

Muhalefet partilerini ortaklaştıran tek ve en önemli politik hedef, ne demokratik ilkeler etrafında bir araya gelip ortak bir mücadele hattı örmekti ne de yükselen otoriter bir sistem karşısında demokratik bir cephe kurmaktı. Sadece AKP’ye ve Erdoğan’a bir seçim yenilgisi yaşatmaktı. Bu belki mümkün olan tek zemindi fakat aynı zamanda en zayıf olanıydı.

Seçimler üzerinden günler geçti fakat hala İstanbul adayı E. İmamoğlu resmi görevine başlatılmadı. HDP’nin kazanan adaylarının büyük çoğunluğu mazbatasını alamadı. Üstüne üstlük YSK tarihi bir usulsüzlüğe imza atarak, aday olmasını hukuki engel görmediği fakat seçildikten sonra KHK ile kamu görevinden çıkartılmış HDP’nin belediye başkanlarının seçim zaferini geçersiz sayıp AKP adaylarını belediye başkanı olarak atama kararı aldı. YSK, iktidarın baskısı altında ve onun bir kurumu olarak adeta seçmen iradesini yok sayıp büyük farkla kaybeden AKP’li adaylara belediye başkanlığı verecek kadar yoldan çıktı. Tam bir skandal, tam bir hukuksuzluk, tam bir keyfiyet. Öyle ki seçimler birincilik veya ikincilik gibi bir kategoriye değil, kazanan ve kaybeden mantığına dayanır. Kaybeden adaya mazbata vermek, yüz binlerce seçmen iradesine, demokratik tercihe en kaba tabirle küfretmek manasına gelir.

Tüm bunlar İstanbul üzerinden sergilenen bir oyunun parçası gibi duruyor. Seçim sonrası üç gün İstanbul’da kampa giren Süleyman Soylu’nun geliştirdiği darbe planının bir parçası olma ihtimali oldukça yüksek.

Şayet CHP ve diğer muhalefet partileri, HDP’nin gasp edilen haklarına sahip çıkmayı beceremezse; şayet tüm muhalefet partileri seçim sonrası yaşanan tüm kanunsuz ve hukuksuz YSK kararlarına karşı ortak bir tutum gösteremezse, yenilenecek olası İstanbul seçimlerinden aynı sonuçlar maalesef çıkmayacaktır. CHP’nin tavrı karşısında HDP seçmeninin aynı performansı ve kararlılığı sergilemeyeceği bir seçimde Ekrem İmamoğlu’nun yine de kazanacağını varsaymak ya naiflik ya da yenilgiye ikna edilmiş olmaktan başka bir anlam taşımaz.

Dolayısıyla AKP ve Erdoğan, dakika dakika, saniye saniye gözümüzün önünde cereyan eden muhalefeti parçalayarak bir kez daha İstanbul’u kazanmayı becerebilir. Bu maalesef ki Erdoğan’ın başarısı değil, muhalefetin ortak bir zeminde tüm haksızlıklara, parti ayrımı gözetmeksizin, seçmen ayrımı gözetmeksizin her tür hukuksuzluğa karşı ortaklaşamamasından kaynaklanan bir başarı olur. Şimdiden söylemesi…