Anlaşılmak istiyordu, ama anlattığı kişi kendisi değildi…



Artı Gerçek

Bugün tam anlamıyla kavrayacağını, sorunlarına çözüm bulacağını ve hatta ondan sonra sağlığının hep iyi olacağını, dahası gerçeğin ışığıyla birlikte hazzı keşfedeceğini sanıyordu.


Kalabalık bir panelde konuşmacılardan birine soru sormak istediğinde kalbinin atışını birden hızlandığını hissettiği anda önce utandı sonra da kızdı kendine. Çünkü hem soru soracağı kişiyi hem de oradakileri hiç umursamadığını sanıyor ve giderek hızlanan kalbinin atışlarından önce oradaki herkesi yapmacık ve bayağı bir ciddiyetin arkasında bu çıkışı olmayan dünyayı, bu çözümsüz hayatı boş yere tartışan zavallılar olarak görüyordu.

Demek işte o da onlardan biriydi. Önemsenmek, dinlenilmekten haz duymak, ilgi çeken biri olmak istiyordu. Peki, kendisi değil miydi biraz önce, yaşam saçma, geçici ve anlamsız bir rüyadır, yaşama bağlanmak saçmadır, diyen. Üstelik şu an sorduğu soru yanıtlanmıştı bile, oysa onun gerginliği daha da artmıştı, bedenini garip bir titreme sarmış, yüzünü ter basmıştı… Ama o hala sorusunu soramıyordu. “Yaşamın anlamını asla bilemeyen” çevresindeki insanlara olan nefreti daha da artmıştı. Aslında nefretle pek ilgisi yoktu bu duygusunun. Sorusunu sorsun, sorusu ve yaptığı yorum ilgi toplasın, hatta birkaç kişi onun gibi düşündüğünü belli etsin “nefretinden” eser kalmaz, bir anda orada bulunanları kendisine yakın hissedebilir, onlarla garip bir duygudaşlık içine girebilirdi!..

Aslında nefreti gibi diğer duygusal ve sosyal tavırları da hep yüzeyde ve kaypaktı. Yüzeyde miydi? O da bilmiyordu bunu. Olmadığı halde kendisini yoksul itilmiş sayıyor ve zengin semtlerdeki pastane ya da lokantalara gittiğinde buralarda mutlaka bir olay çıkarıyor, ya garsonla takışıyor, orada kendisine bakan zengin, korunaklı birilerine laf atıyor, olmadık kalabalıklar yapıp dikkati hemen kendi üzerine toplamayı başarıyor, çıkarken de orada bulunanlara sesini duyururcasına: “Yiyin ulan yiyin, aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyin” gibisinden sözler söylüyordu.

Yoksul semtlere gittiğinde ise yaşadıkları onu huzurlu ve dingin kılıyordu! Ama o buralarda kendisini huzurlu ve dingin hissettiği halde, gördüklerinden çok etkilendiğini, dahası sarsılıp, yaralandığını söylüyordu önüne gelene. Sık sık yoksul semtlere gitmek istediğini söylüyor, hatta oralarda huzurlu ve dingin olacağını bildiği halde bir türlü gidemiyor, nedense hep erteliyordu…

Aslında ne zenginleri tanıyor ne yoksulları anlıyordu. Orta sınıfı bile doğru dürüst bilmiyordu. Bu üç sınıf da onu kendisinden farklı, uzak buluyordu. Gerçekte o yaşadığı sokağı bile bilmiyordu… Sokağındaki olan biteni, dolaşımı, çatışmaları, dönüşümü bir gün olsun doğru dürüst gözlemlememişti. Sokağındaki bir ev kadını, çakmaklara gaz dolduran bir adam, bakkalın çırağı bile ondan daha iyi biliyordu orada olup biteni! Zihninde sayfaları, satırları birbirine karışmış binlerce kitap sayfaları vardı sadece. Korkunç denecek kadar dikkatsizdi. Hep geçmişteki halini, geçmişte yaptıklarını düşünüyordu. Geçmişle ilgili saptamaları kendince doğru ve anlamlı olsa bile bugün için geçersiz oluyor, yaşanan hayat hep ondan birkaç adım önde gidiyordu. İşte burada hakkının yendiğini düşünebilirdi belki de. Çünkü çevresindeki hemen hiç kimsenin geçmişle yaşanıp bitmiş olan şeylerle bir ilgisi yoktu sanki. Varsa bile o kişiler de onun gibi sadece kendisiyle ilgilenen benmerkezci kişilerdi.

Aslında o hep kendisiyle ilgilendiği halde kendisi hakkında da pek fazla bir şey bilmiyordu. Aşka çok önem verdiğini sanıyor, ama ne tuhaftı ki kendisini güçlü hissetmediği hiçbir ilişkiye giremiyor, çekiniyordu. Başarısız ve güçsüz olduğunda sevilmeyeceğini ve hep hiç beklemediği anda terk edileceğini sanıyor, acı çekmeden aşkı ve sevgiyi yaşayabilmek istiyor ve bu yüzden sevgiyi gerçek anlamda bir türlü yaşayamıyordu. Neden yaşayamadığını ise bir türlü çözemiyordu.

Kendisini cinselliğe düşkün biri sanırken de yanılıyordu. Sevişirken kendisini olmadık şeyler düşünmekten alıkoyamıyor, bir türlü zihnini durduramıyordu. Dahası cinsellik çoğu kez ona can sıkıcı tekrarlardan ibaret geliyordu. Aslında onun istediği dinlenilmek, kendisine hak verilmesi, anlaşılmaktı. Ama işin tuhafı anlattıkları kendisi değildi ki, o habire kendisine bağladığı insanlara kendi sandığı ya da kafasında yüceltip olmak istediği birini anlatıyordu…

Hayatının hep zorluklarla geçtiğini söylüyordu, ama bu yaşına kadar hiç acımasız, şiddetli bir darbeyle tam anlamıyla karşılaşmamıştı. Eğer karşılaşsaydı dış dünyayı, insanları, sokağını daha iyi görebilirdi belki de ama hayat onu bir şekilde görmezlikten gelmişti sanki. Ne yukarı çıkabiliyor ne aşağıya düşebiliyordu. Uçurumun kenarında ortasında bir dala tutunmuş sessiz ve acı çığlıklar atıyordu sadece…

Bugün tam anlamıyla kavrayacağını, sorunlarına çözüm bulacağını ve hatta ondan sonra sağlığının hep iyi olacağını, dahası gerçeğin ışığıyla birlikte hazzı keşfedeceğini sanıyordu: Acılarla, kederle, ağrılarla gölgelenmeyen, tehdit edilmeyen hazzı, zevki keşfedeceğini… Kendisine yaklaşan sert bir darbeyi hissettiği anda ise bu darbeyi yaşamadan geçiştirebilmek için kendisini, hayata çözüm yok, her şey saçma ve anlamsız bir rüya, diyerek avutmaya çalışıyordu…

Olmuyordu!..