Uzun bir yolda mola verdi otobüsümüz. Yüzümü yıkadım biraz önce. Bahçedeki masalardan birine oturdum. Önümde kareli küçük defterim, yoldan geçip giden arabalara, kamyonlara bakıyorum… Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi unutacak kadar yalnızım… Öyle mutlu mutlu bir acı ki bu, bir süre daha tadını çıkarmak istiyorum. Nereye gittiğimi sorup öğrenmek istiyorum…

Hafif bir rüzgar esiyor. Yüzüm kimsesizliğin sevgisiyle ürperiyor. Saat gece yarısını çoktan geçmiş.

Hissediyorum, belki de ömrüm hep böyle geçecek. Hep yollarda… Artık tanımaya başladım kendimi: Ne güç, ne iktidar, ne para… Anladım: Ne olduğunu bilmediğim sevgiden başka hiçbir şey istemiyorum bu hayatta ben…

Sevginin ne olduğunu bilmediğim halde, öyle korkuyorum ki yokluğundan. Ve bu yüzden ürperiyorum adını duyunca. Yokluğu sonsuz tutsaklığım olur çünkü… Öyle hissediyorum…

İnsan neyin peşinde koşarsa onun tarafından öldürülürmüş…

Gördüm. Defalarca. Sevgi yüzünden nasıl öldürüldüğümü gördüm.

Karşı koymayacağımı biliyorlardı. İzin vermiştim. Çünkü bu hayat nasılsa benim için değildi. Öldürülmektense ölmek daha erdemliydi. Hep kendimden çok katillerime acıdım. Çünkü onların ülkeleri yoktu ve öldürmekten başka bir şey ellerinden gelmiyordu…

Benim ülkem var mıydı? Öyle sanıyordum. Ömrüm bir ülkem olduğuna kendimi boşuna inandırmakla geçmişti…

Oysa kimsesizdim ve nereye gitsem orası benim ülkem oluyordu… Kırmızı önlüklü, siyah saçlarını ıslatarak taramış genç bir çaycı masama bardak koyuyor. Bir an gözgöze geliyoruz. ‘’ Afiyet olsun abi, çaylar şirketten’’ diyor.

Hiçbir çıkarı yokken bana öylesine ince ve sevgiyle davranıyor ki… Bir an da belli ediyor bunu.

Bakışlarındaki o yoğun ışık ve hafifçe beni selamlamasıyla… Biliyorum, biraz sonra yanıma gelip, abi bir şeker daha lazım mı? Diye soracak, ardından, yazarsanız değil mi abi? Diyecek…

Nitekim öyle oluyor. Tahmin ettiğim gibi yanıma geliyor, şekerliğini uzatıyor ve sonra, siz yazarsınız değil mi abi? Diye soruyor…

Sevgiyi  ararken kurban olmanın ödülü bu işte. Kimsesizler bir görüşte hemen tanıyor sizi. Şimdi artık uğruna defalarca öldüğüm sevgi, küçük bir kesmeşekerde saklı. Öyle gizli, öyle beyaz, öyle masum ki… Küçük bir ayrıntıda saklı ömrüm boyunca peşinden koştuğum şefkat…

Birden yağmur bastırıyor. Sanki yağmur kimsesizlere alkış tutuyor kendince. Bu dünyada ne zamandır yağmurlarda kimsesiz… Burada böyle sonsuza dek yağmurun ve ömrümün kimsesizliğini seyretmek istiyorum… Arabaların farları yolun kenarındaki sazlıkları aydınlatıyor.

Sazlıklar yumuşacık bir sonsuzlukla emiyor ışıkları. Öyle yorulmuşum ki kendimi anlatmaktan, sazlıklardaki sonsuzluk yaralarımı sarıyor… Haykırmak istiyorum yaralarımı saran sazlıklardaki sonsuzluğa: gerekli mi iyilik, gerekli mi aşk, gerekli mi insan olmak, diye…

Sonra kopuk kopuk anılar üşüşüyor beynime. Yola çıkmadan birkaç gece önce Erzurum’daki imza günüme gelen iki öğretmeni telefonla aradım. Gaz lambasında yazılı kağıdı okuyorlarmış. Erzurum’un uzak bir köyünde öğretmenlik yapan bu iki genç insan onları aradığım için öylesine şaşırdılar, öylesine heyecanlandılar ki, telefonda bir süre ne diyeceklerini bilemediler. Kelimeler sevinçten boğazlarında düğümlendi… Oysa lütfen arayın, diye telefon numaralarını bırakmışlardı bana… Aramam bana göre yapılması gereken birşeydi. Onların bu denli sevinmeleri ise olağanüstüydü. Ne derinden etkilenmiş sesleri beni. Zihnimdeki mührü açınca ilk önce onların seslerini duyuyorum…

Yıllar geçtikçe daha iyi tanıyorum kendimi: Sevindirmeyi seviyorum ben. Acıdan ve yalnızlıktan çıldırsam da, başkalarını mutlu etmeyi…

Aylar önce, bir yazar, bir dergide yazdıklarımı eleştirmek için, beni okuyan ‘’doğulu hemşireleri’’, tam olarak hatırlamıyorum, belki de tezgahtarları, manikürcü kızları, sekreterleri, penceresinde fesleğen büyüten ve kasabalarında sıkışıp kalmış insanları küçümsüyor, onlar üzerinden beni aşağılıyordu…

Ne tuhaf; son seçimlerde aynı siyasi partiyi destekledik bu yazarla…

Bir yazarı, doğu’da görev yapan hemşireler okuyorsa o yazar basit, değersiz; bu yazarın deyimiyle ‘’tapon’’ bir yazardır. Tıpkı okurları olan tezgahtarlar, manikürcü kızlar, sekreterler gibi…

Oysa desteklediğimiz parti emekten, ezilenden yanaydı; hayatlarını alınlarının teriyle kazanan ve gün boyu başkalarının kaprislerine sabırla katlanan manikürcülerden, tezgahtarlardan, o soğuk hastane koridorlarında üç kuruş para karşılığı geceler boyu nöbet bekleyen hemşirelerden yanaydı…

Yağmur diniyor… Rüzgar kovalıyor karanlık bulutları. Dolaşan köpekleri merakla seyrediyor otobüslerini beklemekten sıkılmış yolcular…

Sahi, neden bize kimse inanmıyor?

Manikürcüler, tezgahtarlar, doğulu hemşireler, pencerelerinde fesleğen büyütenler, kasabalarında sıkışıp kalmış insanlar inanmıyorlar artık bu kutsal tasvirlerde yazılanlara…

Çünkü herkes bulsun ve anlatsın kendini. Bulsun ve anlatsın… Öyle hızlı dönüyor ki çarklar, öne atılmak her geçen gün daha büyük bir cesaret sayılıyor…

Tutunmayı bırakmak ne zor geliyor ellerinde o kutsal tasvirleri taşıyanlara…

Oysa kutsal tasvirler açıklamıyor artık onları taşıyanları… Çünkü artık iyilik bir imaj, öfke bir imaj, yenilik ve özgürlük istediği bir imaj… Artık yaşamak bir imaj sorunu…

İmajlarla hayata tutunuyor insanların çoğu… Olmuyor, bıktık artık, herkese yazık oluyor, ömür geçiyor…

Çünkü çoğu kimse sahip olduklarından hiçbir şeyi vermeye hazır değil artık… Mülklerinden, saplantılarından, onların her an zehirleyen statülerinden, alışkanlıklarından vermeye hazır değil… Yaptıkları  sadece kendilerine siper kazmak. Ellerinde kutsal tasvirlerle siper kazan insanlar görmek acı oluyor…

Hem, durmadan korku ve sevgisizliğin sütüyle büyütüyorlar yalnızlıklarını.

Neden böyleyiz; çünkü hep öğretildi bize sevgi, öğretildi iyi insan olmak; kötülük ve nefret; öğretildi bize imajların gerçek diye sunulduğu bu yalan yanlış hayat…

İçimiz çölleşirken o kutsal tasvirleri nasıl düzgün ve etkili taşıyacağımız öğretildi… Hayattan umudu kessek de, bunu komşulardan ve çevremizden nasıl saklayacağımız ve onların gözüne nasıl gireceğimiz hep öğretildi…

Biz kendimizden, ne istediğimizden ve kim olduğumuzdan başka herşeyi öğrendik…

Oysa o bir anlık kutsal dalgınlık yeterdi aşk ve yıkım için…

O bir anlık kutsal dalgınlık… İnsanın kendisine duyduğu o bir anlık derin merhamet yeterdi aşk ve yıkım için…

Her şey öğrenilir de, o kutsal dalgınlık öğrenilmezdi ki…

Sonra, o çaycı çocuk yanıma geliyor yine. Belli ki konuşmak istiyor benimle… Bir çay daha ister misin abi? diye soruyor…

Ver, diyorum, ver… Nasıl da seviniyor… Fazladan şeker de koyuyor bardağın yanına…

Ne tuhaf, benim için vatan hep bu insanlardan ibaret oldu; Mola yerlerinde çayımı getiren bu kimsesiz çocuklar; hiçbir çıkarları olmadığı halde bana yakınlık ve incelik gösteren bu ezik, bu kimsesiz insanlardı vatan benim için…

Hemşireler, çıraklar, tezgahtarlar, otobüs muavinleri, dalgın ve hülyalı garsonlar…

Benim için uzak dağ köylerinde gaz lambasında yazılı kağıdı okuyan ve düşlerini henüz kirletmemiş öğretmenleri biraz olsun mutlu edebilmekti vatan…

Bunun dışında, bunların dışında küskün ve alıngan bir yolcuydum ben…

Ve her sabah, böyle yaşanmaz, bir an önce kendimi düzeltmeliyim, farklı bir insan olmalı, değişmeliyim, diye uyanırdım yatağımdan… Oysa vatan hiç değişmezdi. Çevremde gördüğüm insanların çoğu dipsiz ve kör bir kuyuya benzerlerdi… Şu an bile, bana çay getiren, gözleri bardağımın yanına koyduğu fazladan şekerlere gibi bembeyaz gülen bu çaycı çocuğun bile bir idamı seyrederken sevinip sevinmeyeceğini, kalbinden ne geçeceğini tahmin bile edemiyordum.

Hemşirelerin, manikürcülerin, sekreterlerin, penceresinde fesleğen büyütenlerin bile…

Korkuyordum, vatan diye bağlandıklarımın cellatlarına aşık birer kurban olmayı seçtiklerini öğrenmekten…

Peki, kimin için istiyordum ben bu değişmeyi, farklı biri olmayı… Kimi örnek almıştım da kendimi böyle küçümsüyordum…

Çıldırmak istiyordum ben, ama bunun için bile birbirinden izin almak gerektiğini düşünüyordum.

Bir gece Ankaralı bir kızla, Taksim’de eski tarihi İşhanlarından birinin çatısına gizlice çıkmış, bira içip biraz da korkuyla sevişirken bir ara aşağı katlardan kaba, küfür dolu, öfkeli erkek seslerini duyduk. Bizi dövmeye geldiklerini sandık. Daha önce hiç yapmadığım birşeydi. Bira şişelerinden birini kiremitte kırdım ve kırık parçayla kendimizi savunmak için öylece tuttum. Ay vardı yukarıda. Ayın ışığı elimdeki kırık bira şişesinde yansıyordu… Ama sonra sesler kesildi. Gelmedi kimse… Öylece kalakaldık orada. Kırık şişe, unutulmuş ve ürperen bedenlerimiz, ay ışığı ve koca şehrin uğultusuyla, kalakaldık…

Nedense hep almak istemediğim yerlerde aklıma geldi o gece. Saygın toplantılarda, özel düğünlerde, törenlerde, başı ve sonu iyi düzenlenmiş şenliklerde hep aklıma geldi…

Herkesin beni ciddiye aldığı, önemsendiğim ve kabul edildiğim heryerde hep o egece aklıma geldi. Gerçekte kim olduğumu ve neyi özlediğimi unutmamak için o geceyi hatırlamaya ihtiyacım vardı sanki…

Oysa birçoğumuz yaşamı kabul edildiği, önemsendiği, ciddiye alındığı yerde yaşamak istiyor. Ve bu yanılgısını seyrederek ömrünü tüketiyor…

Bile bile oynuyoruz bu oyunu. Tutunamamak ürkütüyor. Bize öğretildiği, gösterildiği yerde yaşamı tüketmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

En başta kendisi, sonra da kimseyi sevemeyenler sevgiden sevginin inceliklerinden söz ediyor.

Ellerinden ‘’ emek’’, ‘’ hak’’, ‘’ özgürlük’’, ‘’ başkaldırı’’ yazılı kutsal tasvirler taşıyanlar, bu ‘’ zahmet’’ için alçaklığın, bayağılılığın ve ikiyüzlülüğünün en derinine inmeyi mazeret sayıyor…

Delirdim, çıldırdım, kendime küstüm bu insanların arasında…

Umutsuzluğum arttıkça, tutkuyla bağlandım hayata, öylesine tutkuyla bağlandım ki hayata, mutluluğun ve başarımın en doruk noktasındayken beynime dost bir tabanca hayal ettim hep. Sert, kararlı,  ama hep şefkatli. Özlediğim gibi şefkatli bir tabanca…

Sonra bir göl hayal ettim. Kurşun sesi geçirmez bir göl. Efendi bir çocuk olarak büyütüldük ya, çevreye zarar verilmezdi… Bu yüzden yaşayamadığım her şeyi biriktiren derin ve uzun bir göl hayalettim; çünkü yalnızca o göl alırdı masum ve şaşkın kanımı içine. Alır ve bağışlar; alır ve susardı…

Hep, ama hep en son ve en çok sevdiğimi denerdim bu gölde, beni gerçekten seviyor mu? Diye, denerdim orada… Ve en ufak bir ihmal, en küçük bir yanılgı ve dalgınlığında bu göle atardım.

Ve ben bunu yaşarken, hata yaparken, üzülürken, pişman olurken, saçmalarken, kendisine en yakışan yüzü ararken değil; ben onu en çok bu gölün içinde, sessiz, kusursuz, hiç tanımadığım haliyle ve kendimce en kirlenmemiş yüzüyle hayal ederdim…

Mümkün müydü oysa masumiyeti ararken temiz kalmak bu hayatta…

Oysa bir şey bildiğim yok benim. Tıpkı gençken, annem namaz kılarken, seccadesinin önüne Komünist Manifesto’ yu koyarken, bilmediğim gibi… Hem Komünist Manifesto bağışlayacak mıydı bakalım annemi, onun Tanrı’sı kadar…

Hem insanların okulları var, dükkanları, anneleri, sınavları ve uykuları var…

Oysa annemin benden başka kimsesi yok. Hem sevdiğim kadınlar ve herkes ne yaptığını biliyor…

Aşk çocuklar dışında herkesten umudu kesti… Bu yüzden herşeyi iyi biliyor herkes…

Yalanlar, umutsuzluklar ve sevgisizlik iyi biliniyor, ama tek, ama yalnızca sevgi bilinmiyor; çünkü o keşfedilmedi daha…

Aşk olsa ben nereden gelip nereye gittiğimi iyi bilirdim…

Aşk olsa ben böyle uzun bir yolda kaybolmazdım… Kaybolmazdık…

Belki birazdan ben de öğrenirim nereden gelip nereye gittiğimi. Ama ne çıkar bundan. Neye yarar sora sora insanın evini bulması…

Kendime çok yakın hissettiğim, ama birisi asılırken kalbinden neler geçeceğini tahmin edemediğim o çaycı çocuk da söyleyebilir bana hangi otobüsten indiğimi ve o otobüsün nereye gideceğini…

Yolun kenarında, arabaların farlarıyla aydınlanan sazlıklar, o sonsuzluk, orada öyle kalır…

Sonra şehrime dönerim ben de, dönerim küçük günahlarıma… Küçük hayatıma…

Oysa o göl derinleşir. Bütün gecikmiş intiharlarımla, bütün yanlış hayatlarla ve o eksik sevgilerimle büyür göl orada…

O zavallı, o küçük hayatımın yanında büyür ve derinleşir o göl…