Defalarca yazdım… 48 yıldır Eylül’ün ikinci haftasına girildiğinde İnci’nin de, benim de, içimize tarifsiz bir hüzün çöker. ABD emperyalizminin emrindeki gözü dönmüş faşist generaller 1973’ün 11 Eylül’ünde Şili’de, yedi yıl sonra da, 1980’in 12 Eylül’ünde Türkiye’de yaptıkları askeri darbelerle bu iki güzelim ülkeyi hapis, işkence ve idam diyarına dönüştürmüşlerdi.

Bittabi, bunların bir öncesi, bir de sonrası var… 1955 yılındaki 6-7 Eylül pogromunun acısını asla unutmadığımız gibi, 1984’ün 9 Eylül’ünde sevgili Yılmaz Güney’i sürgünde sonsuzluğa uğurlamanın kahredici hüznünü de…

Yılmaz Güney üzerine iki gün önce yayınlanan yazımdan sonra bugün için de Şili ve Türkiye’deki faşist darbelerin yıldönümünde bazı yeni bulguları paylaşmaya hazırlanıyordum ki, Kuzey Afrika’nın Atlantik sahilinden gelen bir haber programımı altüst etti.

Evet, 8 Eylül günü Fas’ta yapılan genel seçimlerde, Türkiye’deki AKP’nin kardeş örgütü olan islamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (PDJ) tam bir hezimete uğramış bulunuyor.

Fas İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, beş yıl önceki seçimlerde 125 milletvekili ile iktidarın büyük ortağı olan Adalet ve Kalkınma Partisi Partisi (PDJ) 395 üyeli Temsilciler Meclisi’nde sahip olduğu sandalyelerinin yüzde 90'ından fazlasını kaybederek sadece 13 milletvekiliyle marjinal bir partiye dönüşürken, Milli Bağımsızlar Birliği (RNI) 102, Asalet ve Çağdaşlık Partisi (PAM) 87, İstiklal Partisi 81, Sosyalist Birlik (USFP) 34, Halk Hareketi (MP) 28, İlerleme ve Sosyalizm (PPS) 22, Anayasal Birlik Partisi (UC) 18 milletvekili kazanmış durumda.

Yeni Özgür Politika gazetesinin belirttiği gibi, siyasal islamcılığın pragmatizmi ile Arap Baharı’nı kullanarak “İhvan Hilali” adıyla yeni bir süreç başlatan, Mısır, Fas, Yemen, Libya ve Tunus başta olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika etkili olan İhvancı çizgi şimdi peş peşe darbe alıyor.

Geçtiğimiz Temmuz ayında da Tunus’ta “Halk, İhvan diktatörlüğüne ve zulme karşı” adıyla düzenlenen gösteriler ardından Cumhurbaşkanı Said, İhvancı Nahda Hareketi lideri ve meclis başkanı Gannuşi’yi parlamento dışı etmiş, başbakan Meşişi'yi ise görevden almıştı.

Bir yandan Afganistan’da Taliban’ın iktidar olması, öte yandan Paris’te başlayan 13 Kasım 2015 katliamı duruşmasında 1 numaralı sanık Salah Abdelsalam’ın Allah ve Peygamber adına mahkemeye ve terörün tüm kurbanlarına meydan okuması sadece Müslüman çoğunluklu coğrafyada değil, Batı ülkelerinde de örgütlü olan siyasal İslamcılara yeniden cüret kazandırırken, Fas AKP’sinin halkoyuyla son seçimde böylesine ağır bir hezimete uğratılması da demokrasi ve laiklik yanlısı kitlelerde yeni bir umut yaratmıştır.

Ancak demokrasi ve laiklik mücadelesinde Fas’ın da tıpkı Türkiye’ninki gibi, acılarla dolu bir tarihi vardır. Tıpkı Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Behice Boran gibi, Fas halkı da bir çok değerini sürgün koşullarında kaybetmiştir.

Örneğin Mehdi Ben Barka…

1965 yılında, Türkiye 10 Ekim 1965 genel seçimlerinden yeni çıkmıştı, Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekiliyle Meclis’e girip Türkiye’nin siyasal gündemine ağırlık koymuştu. TİP listesinden bağımsız milletvekili olarak seçilen yazarımız Çetin Altan, Meclis kürsüsünden bağımsız olarak konuşmasına izin verilmediği için partiye üye olduğunu açıklamıştı.

Ekim sonlarıydı… Gazetenin sahibi Malik Yolaç, en popüler yazarımızın TİP’e üye olmasından rahatsızdı, hükümetin ve ilan veren kapitalistlerin bundan böyle Akşam’a karşı baskı ve tertiplerini artıracaklarından endişeliydi… Milletvekilli olarak İstanbul’a ilk gelişinde Çetin’le ve patronla bu çok yönlü tehditler karşısında neler yapabileceğimizi görüşüyorduk ki, Paris’ten gelen bir haber gündeme bomba gibi düştü.

Fas muhalefet hareketinin sürgündeki liderlerinden Mehdi Ben Barka, Paris’te, Saint Germain bulvarındaki Lipp Birahanesi’nin önünde polis kimliği gösteren iki kişi tarafından polis merkezine götürmek bahanesiyle bir arabaya bindirip kaçırılmıştı.

Bu haber üzerine, Çetin’e “Türkiye’de de eşkiyanın ne yapacağı belli olmaz, aman dikkatli ol…” tavsiyesinde bulunduk.

Çok geçmeden eşkıya yapacağını sokak aralarında, izbe köşelerde değil, TBMM’nin genel kurulu salonunda yapacak, 19 Şubat 1968 gecesi Çetin Altan yaptığı bir konuşmadan sonra gözleri dönmüş AP milletvekillerinin saldırısına uğrayacak, linç edilmekten bir sürü yara bereyle kurtulabilecekti.

Paris’in göbeğinde kaçırılıp yok edilen Ben Barka, Fas Halk Güçleri Birliği’nin belli başlı liderlerinden, Üçüncü Dünya’nın saygın şahsiyetlerinden biriydi. Bu kaçırma olayından sonra Ben Barka’dan hiçbir haber alınamadı. Bilinen bir şey varsa, Ben Barka’nın kaçırılmasından hemen sonra Kral Hasan II’nin iki tanınmış celladı, General Oufkir ve Ahmed Dimi, Fransa’ya davetli kralın ziyaret hazırlıkları için Paris’e gelmişlerdi. Hattâ General Oufkir Fransa Ulusal Güvenlik Genel Müdürü Maurice Grimaud ile uzun uzun görüşmüştü.

Tanıklardan George Figon daha sonra L’Express’e verdiği bir mülakatta Ben Barka’nın bizzat General Oufkir tarafından hançerlenerek öldürüldüğünü açıklayacaktı. Ne var ki, mahkeme önünde ifade vermesine meydan verilmeden bu önemli tanık da bir süre sonra “ölü” bulunacaktı.

Bir siyasi mültecinin böylesi alçakça bir korsanlığa kurban gitmesi De Gaulle yönetimi altındaki Fransa’yı yıllarca sarstı.

Ben Barka’yı kaçıranlardan Ahmed Dimi 25 Ocak 1983’te esrarengiz bir trafik kazasında can verdi. Öldürdüğü Kral düşmanlarının yüreğini kendi hançeriyle söküp dişlemekle ünlü General Oufkir’in ise 1972 Ağustos’unda aynı Kral Hasan II’ye karşı bir komploya adı karışacak, resmi duyurularda “intihar ederek” öldüğü açıklanacaktı.

Bu dünyada hiç kimse kalıcı değil... Muhaliflerini kaçırtıp işkenceden geçirten, öldürten Kral Hasan II de 24 Temmuz 1999’da prenslerine kan ve irin dolu bir miras bırakarak dünyadan göçüp gidecekti.

*

12 Mart 1971 darbesinden sonra sürgüne çıktığımda, tıpkı faşist diktatörlük altındaki İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın siyasal sürgünleri gibi, Hasan II diktası altındaki Fas’ın Belçika’daki siyasal sürgünleriyle de sıcak dostluğumuz ve mücadele birlikteliğimiz oldu.

Bu ülkelerden hangisi için bir anti-faşist etkinlik düzenlenirse diğer ülkelerin sürgünleri de mutlaka katılır ya da destek verirdi… Ta ki, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’daki faşist diktatörlükler yıkılıp, bu ülkeler art arda Avrupa Birliği’ne katılıncaya dek…

Bu üç ülkeden gelmiş siyasal sürgünlerin büyük bir bölümü demokrasiye geçişten sonra ülkelerine dönecek, bir bölümü de AB kurumlarında ülkelerini temsilen önemli görevler üstlenecekti.

Belçika’nın kendi vatandaşlarının inmeyi reddettikleri maden ocaklarında çalıştırılmak üzere ucuz işgücü olarak devşirilip getirilen Faslı ve Türkiyeli işçiler arasında esasen bir yazgı birlikteliği vardı… İspanyol, Portekizli ve Yunanlı göçmenlerin Avrupa Birliği üyesi ülkeler vatandaşları olarak farklı bir statüye geçmelerinden sonra Faslılar ve Türkiyeliler birdenbire kendilerini Avrupa’nın kapitalizmi en gelişmiş ülkelerinde iyice yalıtlanmış olarak görmeye başladılar.

80’li yıllarda Belçika’daki ırkçı ve yabancı düşmanı uygulamalar özellikle Türklerin ve Faslıların yoğun yaşadığı Schaerbeek Belediyesi’nde skandal boyutuna ulaşmıştı. Belediye Başkanı Roger Nols, belediyede aşırı sağcı ve ayrımcı bir yönetim kurmakla kalmamış, diğer ülkelerin yeni yeni güçlenmeye başlayan aşırı sağ partileriyle de yakın ilişkilere girmişti.

Belçika’nın Fransızca televizyon kanalı RTBF’de 6 Ekim 1986 tarihli Ecran témoin programı göç ve yabancı düşmanlığı sorunlarına hasredilmişti. Program, Fransız oyuncusu Roger Hanin’in trende geçen ırkçı bir saldırı üzerine yaptığı “Cehennem Treni” isimli filminin gösterimiyle başladı.

Bunu izleyen tartışmada Roger Hanin’le birlikte ben ve Faslı bir arkadaş yer alıyorduk. Bizim karşımızda ise aşırı sağcı Roger Nols vardı. Yabancı düşmanı ve ırkçı uygulamaları konusundaki eleştirilerimize karşı, sayısı gittikçe artan Müslüman toplulukların Belçika’nın geleceği için ciddi bir tehlike oluşturduğunu ileri sürerek belediyesindeki yabancı düşmanı, ayrımcı uygulamaları haklı göstermeğe çalışıyordu.

Faslı arkadaşla birlikte, ucuz emek gücü olarak getirtilip yerli işçilerin ve hattâ İtalyanların artık çalışmayı reddettikleri maden ocaklarına indirilen Faslı ve Türkiyeli göçmenlere “entegrasyon” konusunda gereken alt yapının sunulmadığını, zaman zaman medyada abartılan bazı uyumsuzlukların sorumluluğunun büyük ölçüde bu ülkenin yöneticilerinde olduğunu vurguladık.

Ayrıca, Belçika yöneticileri tarafından kendi kaderine terkedilen bu göçmen topluluklarının, Türkiye ve Fas’taki anti-demokratik yönetimler tarafından milliyetçi ve köktendinci politikalarla gettolaşmaya mahkum edildiğini, bu da yetmezmiş gibi, büyük petrol krizinden sonra Türkiyeli ve Faslı çocukların din eğitiminin Suudi Arabistan gericiliği tarafından aylığa bağlanmış öğretmenlere bırakıldığını belgelerle ortaya koyduk.

Program Belçika kamuoyunda geniş yankı bulmuştu. Sokakta, tramvayda rastladığım Faslılar beni tanır tanımaz gelip boynuma sarılıyor, Faslı arkadaşla birlikte Nols’un ağzının payını verdiğimiz için hararetle kutluyorlardı.

Üzerinden yedi yıl geçmişti ki, 1993 sonunda Almanya’dan özgürlük yürüyüşüne çıkan bir Kürt grubu Brüksel’e vardığında sürekli beyni yıkanan, Bozkurt işareti yaparak “Saint-Josse Türk mahallesidir!”, “Burada Kürtlere yer yok!”, “Kahrolsun PKK!” diye bağıran Türk gençlerinin saldırısına uğradı.

İlk kez bu saldırı karşısında, Türkiye çıkışlı dört demokratik örgüt, İnfo-Türk, Brüksel Kürt Enstitüsü, Demokrat Ermeniler Derneği ve Mezopotamya Kültür Derneği ortak bir bildiri yayınlayarak Türkiye yöneticilerinin tutumunu protesto ederken, Mohamed El Baroudi başkanlığındaki Faslıların Demokratik Birliği (RDM) de bize büyük destek verdi.

Abdullah Öcalan’ın İtalya’da konakladığı günlerde Türk yöneticilerinin saldırgan demeçleri, Türk gazetelerinin ve televizyonlarının kışkırtıcı yayınları yüzünden sadece Türkiye’de değil, Türk göçmenlerinin yoğun bulunduğu Avrupa metropollerinde de vahşi gösterilerin ardı arkası kesilmezken 17 Kasım 1998 gecesi Brüksel’deki Kürt Enstitüsü ile bir Kürt derneğinin lokali Belçika polisinin gözleri önünde ateşe verildi. Bu saldırı karşısında da Faslıların Demokratik Birliği (RDM) dehal bizlerle dayanışma içinde oldu.

12 Mart 1971 darbesinin 35. yıldönümü dolayısıyla 2006 yılında Belçika Demokrat Ermeniler Derneği, Belçika Asuri Dernekleri, İnfo-Türk Vakfı ve Brüksel Kürt Enstitüsü’nün hem Belçika Parlamentosu’nda, hem de Brüksel Anakent Belediyesi salonlarında düzenlediği toplantıların en önemli konuşmacılarından biri yine Faslıların Demokratik Birliği (RDM) başkanı Mohamed El Baroudi idi…

Ne yazık ki, Mohamed El Baroudi’yi bir yıl sonra,  21 Haziran 2007’de sonsuzluğa uğurladık.

Hayatta olsaydı, Fas’taki son seçimlerin sonucu mutlaka Mohamed’i de son derece mutlu kılardı.

Bu sonuç, Fas AKP’sinin Türkiye’deki ihvancı kardeş örgütü AKP’nin de ilk seçimde halkın iradesiyle iktidardan düşürülebileceğini gösteriyor.

Büyük sorun, PDJ’nin alaşağı edilmesinden sonra Fas’ta seçim kazanan partilerin nasıl bir koalisyon kuracakları, bu koalisyonun da nasıl bir programı hayata geçirecekleri noktasında düğümleniyor.

Evet, bu sadece Fas AKP’si sonrasının değil, son kamuoyu yoklamalarına göre yapılacak ilk seçimde halkın iradesiyle alaşağı edilmesi muhtemel görünen Türk AKP’si sonrasının da büyük bilinmezi…

Ya HDP’nin önerdiği barış ve demokrasi hedefleri temelinde kenetlenmiş, HDP’nin de dâhil olacağı çağdaş bir koalisyon, ya da AKP’nin yirmi yılda oluşturduğu çağdışı yapı içinde ülkeyi daha onlarca yıl Ortaçağ karanlığında bırakacak bir eyyamcılar koalisyonu!