SUTASAK... ASTTASAK... İki gündür bu iki kelime çevresinde kıyamet kopuyor... SUTASAK Türk Ordusu'na subay adaylarının izleyip başarmak zorunda oldukları “Subaylık Temel Askerlik ve Subaylık Anlayışı Kazandırma Kursu"nun, ASTASAK ise yine Türk Ordusu'na astsubay adaylarının izleyip başarmak zorunda oldukları "Astsubaylık Temel Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma Kursu"nun kısa adları...

Bir anımsatma... AKP iktidarı 15 Temmuz sonrasında harp okullarını kapatmış, Milli Savunma Üniversitesi (MSÜ) adında bir üniversite kurmuştu. Üniversitenin başına da AKP'ye yakınlığıyla bilinen tarihçi Erhan Afyoncu getirilmişti.

Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk'ün iki gün önce yayınlanan yazısında açıkladığına göre, kanun hükmünde kararnamelerle yapılan son değişiklikler uyarınca, Milli Savunma Üniversitesi ve ona bağlı askeri okullara kaydolabilmek için “İrticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak koşulu aranmayacağı gibi, subay ve astsubay adaylarına verilecek SUTASAK ve ASTTASAK kurslarında da bundan böyle “Atatürk ilke ve devrimleri" doğrultusu yer almayacak.

Aynı gün Sol haber sitesinde yayınlanan bir analizde, AKP'nin iktidar olmasından, özellikle de 15 Temmuz çakma darbesinden bu yana Türk Ordusu'nun "İslam'ın ordusu"na dönüştürülmesi için atılan adımlar konusunda ayrıntılı bilgi veriliyor:

"15 Temmuz öncesi ordunun birçok kritik kademesini eski ortağı Cemaat'e teslim eden AKP, Cemaat'in tasfiye işlemi sonrası orduya yönelik kendi dizayn hamlesini hızlandırıyor. Ordunun komuta kademesini, emir komuta zincirini, atama kararlarını kendi kontrolüne alan iktidar, son dönemde üst üste gündeme gelen kararlarla yeni dizaynına son şeklini vermeye çalışıyor.

 

"TSK'ya Din İşleri Subaylığı kademesinin getirilmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne subay ve astsubay yetiştiren Harp Okulları ile Astsubay Yüksekokulları’na giriş şartlarında yer alan 'irticai faaliyetlere karışmamış olma' ifadesinin kaldırılması, benzer düzenlemenin subay ve astsubay kurslarında 'Atatürk devrimleri' ifadesinin çıkarılmasıyla devam etmesi, ordunun tüm komuta kademesinin Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması, Harp Okulları'nın başına Erhan Afyoncu adlı AKP'linin getirilmesi, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş'ın, İstanbul’da Milli Savunma Üniversitesi’nde subaylara konferans vermesi bu şekil verme sürecinin öne çıkan adımları oldu.

 

"Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, kuvvet komutanları, ordu komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı ile silahlı kuvvetlerdeki orgeneral ve oramirallerden oluşan Yüksek Askeri Şura (YAŞ)'ın asker ağırlıklı yapısı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim ve Hazine bakanlarının eklenmesi, askerlerin büyük bölümünün YAŞ dışına atılmasıyla birlikte tamamen iktidar kontrolüne geçti.

 

"Sonrasında yine bir diğer radikal adımla Genelkurmay Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandı. Genelkurmay Başkanı'nın yetkisi büyük oranda tırpanlanırken, atama ve terfilerde direksiyon AKP'li Savunma Bakanı Hulusi Akar'a devredildi."

 

Milli Savunma Üniversitesi'ne bağlı Kara Harp Okulu’nun, Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli'nin de hazır bulunduğu 2017-2018 Yılı Eğitim ve Öğretim Yılı açılış töreninde ilk kez türbanlı bir kadın öğrencinin de yer alması ordunun islami yönelişinin yeni bir göstergesiydi.

Ancak, Türk Ordusu'nun "laik ordu" etiketinden sıyrılmaya başlaması aslında AKP'nin 2002'de iktidar olmasıyla başlamış bir süreç de değil... 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Kürt ulusuna yapılan baskılara karşı silahlı direniş başladığında Güney Doğu'daki Kürt köyleri üzerinde uçan askeri uçaklar, masum insanları bombalamaya başlamadan önce halkı direnişçilere karşı kışkırtmak için "İslam'ın son ordusu"na destek çağrısı yapan bildiriler dağıtmaktaydı.

Evrensel gazetesinde 12 Eylül darbesinin yıldönümü nedeniyle yayınlanmış olan yazısında Kemal İnal, Türk Ordusu'nun 1980'den itibaren İslamcılığı nasıl bir devlet politikası haline dönüştürdüğünü net şekilde ortaya koyuyordu:

"12 Eylül generalleri, darbeyle ezdikleri sol ideolojinin yerine faşist bir devlet ve toplum modelinin kurulması için iki ideolojinin (ırkçı milliyetçilik ve gerici dincilik) ikame edilmesine karar vermişti. Bunun için de o dönemde 'Türk-İslam Sentezi' denilen formül bir devlet politikası olarak kabul edilmiş ve eğitimde yoğun olarak uygulanmıştır.

"Aşırı milliyetçi fikirleriyle tanınan Aydınlar Ocağı'nın 1979'da bir kurultayında kabul ettiği öneriler demeti, 1982 Anayasası'nın özünü oluşturmuştur. İki öğeden (Türklük ve İslamlık) oluşan senteze daha sonra Batı'yı da katan ocak, İslam'ı Kemalist resmi ideolojinin yeni yorumu (Atatürkçülük) içinde resmileştirmek, devletleştirmek ve yasallaştırmak gayesini gütmüştür.

"12 Eylül generalleri bu amaçla şu uygulamalarda bulunmuşlardır: 1) Artan dini etkinlik, kurumlaşma ve söylemler, 2) T.C. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi ile birlikte din dersinin zorunlu yapılması, 3) Okul içi pedagojik süreçlerin otoriter biçimde yeniden yapılandırılmasıdır.

"Darbe sonrası yoğun bir dini kurumlaşmaya da gidilmiştir. Bunun en önemli göstergelerinden biri, dinsel mekanların (cami, mescit vd.) sayısının hızla artmasıdır. 1971-81 döneminde yapılan cami sayısının yaklaşık iki katı sadece iki yılda (1981-82) yapılmıştır. Böylece dini mekanlarda görünme yoğunluğu artmış, siviller askerlerle birlikte cami ve mescitlere koşar olmuştur.

"Ancak artan dini kurumlaşma ve söylemler açısından ara dönemin en simgesel olayı, başta beş general olmak üzere askerlerin miting, konferans ve çeşitli toplantılarda dinleyicilere (özellikle halka) seslenirken ayet ve hadislerden bolca faydalanmaları, sık sık Kuran'a göndermede bulunmalarıdır. Elbette bu dini söylemler sadece askerlerce kullanılmamış, dönemin vali ve kaymakamları da aynı yönteme başvurmuşlardır.

"Yine bu dönemde cunta, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan fetva istemiş, İslam Konferansı'na devlet başkanı düzeyinde katılmış, Atatürk'ü İslam'la barıştırmaya çalışmıştır. 1981'de yapılan ve askerlerin de izlediği Türkiye 1. Din Eğitimi Semineri'nde sunulan tebliğlerle laiklik yeniden tanımlanmıştır: 'Laiklik, İslam dininin öz değerlerini korumada sahip olduğumuz tek ve en önemli ilkedir.' Bizatihi Evren, Atatürk'ün din düşmanı değil, dini sayan bir kişi olduğunu, laikliğin dinsizlik anlamına gelmediğini, İslam'ın akıl, bilim ve mantığa uygun olduğunu, laiklik ile din eğitiminin çatışmasının söz konusu olmadığını, aksine dinsel eğitimin laikliğin doğal bir sonucu ve gereği olduğunu söyleme ihtiyacı duymuştur.

"12 Eylül'e değin din dersi ile ahlak bilgisi ayrı dersler olarak veriliyordu. Ancak darbeden sonra, 1981'de bu iki ders birleştirildi ve 'Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi' adı altında 4. sınıftan itibaren lise sona kadar zorunlu hale getirildi. 1982'den itibaren de gayrimüslimler, Aleviler de bu derse girmeye ve hatta camilerde uygulamalı namaz kılma derslerine katılmaya mecbur edilmişlerdir." (Evrensel, 14 Eylül 2008)

Türk Ordusu'nun 1980 darbesinden itibaren "İslam'ın Ordusu"na dönüştürülmesi ve AKP diktası döneminde bu dönüşümün resmiyet kazanmakta olması sürecini irdelerken bu ordunun esas itibariyle 1960 darbesinden itibaren fiilen "Kapitalizm'in Ordusu" olduğu gerçeğinin gözden kaçırılmaması gerekir. Kapitalizm'in ordusu, AKP iktidarı döneminde giderek Türkiye ekonomisinde egemen duruma geçen "İslamcı sermayenin ordusu" olmuştur.

Bir anımsatma... 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Marshall Yardımı ve Truman Doktrini uygulamalarıyla tamamen ABD ve hemen ardından onun emrindeki NATO'nun disiplinine girmiş olan Türk Ordusu'nun subayları, gördükleri eğitim ve tabi oldukları disiplin gereği NATO ve CENTO’ya bağlı olmakla birlikte, sınıfsal olarak henüz dar gelirliler safındaydı, bu yapılarıyla da hem işbirlikçi kapitalizmin temsilcisi Demokrat Parti iktidarına karşıydılar, hem de bazı sosyal reformlara açıktılar.

O yıllarda Milliyet Gazetesi’nin Ege bölgesi temsilcisi olarak, sadece 2. Yurtiçi Bölge Komutanlığı’nda, Gaziemir Askeri Hava Üssü’nde ve Manisa’daki 57. Tümen’de görevli subayların değil, NATO’da görevli olan subayların da düşük maaşları nedeniyle ne denli zor koşullarda yaşadıklarının tanığıydım. NATO Karargahında görevli Amerikan, İtalyan, Yunan subaylarının bol içkili ve mezeli davetlerine kendi dar bütçeleriyle karşılık verememenin ezikliğini yaşamaktaydılar.

NATO’nun büyük patronu Pentagon da bu gerçeğin farkında olduğu için 1960 darbesinden hemen sonra Türk subaylarının ekonomik durumlarının hızla iyileştirilmesini ve de giderek egemen sınıflar safında yer almalarını sağlayacak bir projeyi Milli Birlik Komitesi’ne kabul ettirdi. Orduda hiyerarşik piramidi sağlama gerekçesiyle binlerce subay EMİNSU operasyonuyla tasfiye edildikten sonra geride kalanlar, ekonomik durumlarını iyileştirmek, emekli olduklarında ellerine büyük para geçmesini sağlamak gerekçesiyle, yeni kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)’a zorunlu olarak üye yapıldılar.

OYAK birçok ayrıcalıklardan ve imtiyazlardan yararlanarak kısa zamanda tüm ekonomik sektörlerde söz sahibi holdinglerden biri haline geldi, bu holdingin ortakları olan subaylar da  giderek kapitalist sınıfın mensubu oldular.

1968’de yükselen devrimci direnişin ulusalcılığa yakın kesimi protesto mitinglerinde ve yürüyüşlerinde hâlâ “Ordu-Gençlik Elele!” sloganları atarken emekçi sınıf ve tabakalara karşı tezgahlanan bu OYAK tuzağını 5 Ağustos 1969 tarihli Ant Dergisi’nde “Ordu kapitalistliğe itiliyor” başlıklı iki sayfalık bir incelemeyle açıklamıştık. O sayının“Subay Holdingine Doğru” titrini taşıyan kapağında da OYAK’ın, Good-Year ve Renault dahil, yabancı sermayeli ortaklarını logolarıyla açıklamıştık.

Giderek hızla sınıf değiştiren askeriye 1971 darbesinin ilk provasını, İstanbul ve Kocaeli bölgesindeki efsanevi 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinde silah kullanarak, ardından sendika liderlerini, direnişçi işçileri ve onlara destek olan devrimcileri tutuklayıp askeri mahkemelere sevkederek yapacaktı.

Bunu yine Ant dergisinde “Kapitalistleşen subaylar işçileri yargılayamaz” başlıklı bir yazıyla protesto ettiğimiz için 1. Ordu Askeri Savcılığı’nda kara, hava ve deniz kuvvetlerine mensup dokuz subay tarafından saatlerce sorguya çekilecek, açıkça tehdit edilecektim.

Bu provanın üzerinden dokuz ay geçmeden asıl darbe 12 Mart 1971’de gelecekti…

Genelkurmay başkanı ile dört kuvvet komutanının oluşturduğu askeri cunta bir muhtırayla hükümeti devirip yerine Türkiye İşçi Partisi hariç tüm partilerin desteklediği bir bürokratlar hükümeti kuracak, iki ay sonra da sıkıyönetim ilan ederek tüm ülkede Balyoz Harekâtı adı altında üç yıl süren bir devlet terörü başlatacaktı.

12 Mart 1971 NATO’dan planlanmış, düzen partilerince desteklenmiş ve kapitalistleşen subaylar tarafından gerçekleştirilmiş bir darbeydi.

12 Eylül 1980 darbesi yine NATO tarafından planlanmış, ABD’nin “Our Boys” dediği kapitalistleşen subaylar takımının, düzen partilerini de dışlayarak gerçekleştirdiği daha vahşi, daha hunhar bir darbeydi.

OYAK’a gelince, asker-sanayici kompleksinin bu koçbaşı, finans, sanayi ve hizmet dallarında faaliyet gösteren 28 ortaklığı ve bunların altındaki 89 şirketiyle hâlâ Türkiye kapitalizminin devlerinden biri olmaya devam ediyor…

1971 ve 1980 darbeleri sonrası dönemlerden farklı olarak, Türkiye bugün sadece Batı kapitalizmi "komprador"larının değil, Batı kapitalizmiyle takıyyeli ilişkileri de başarıyla sürdüren İslamcı kapitalizmin sömürüsü ve diktası altında...

Türk Ordusu da İslamcı kapitalizmin vurucu gücü olarak sadece Türkiye insanına devlet terörü uygulamakla kalmıyor, İslam adına üç kıtada ve Akdeniz'de İHA'ları ve SİHA'larıyla  fetih'ten fetih'e koşuyor...