Yeni cumhurbaşkanı Joe Biden’ın Avrupa’daki ABD müttefikleriyle Trump zamanında hayli bozulmuş, hattâ yer yer kesilmiş olan ilişkileri yeniden canlandırmak üzere gerçekleştirdiği iddialı seyahatin ardından diplomatik markaja hız vermek üzere Dışişleri Bakanı Antony Blinken sefere çıkmış bulunuyor.

Yedi en büyük emperyalist gücün, yani ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve Kanada’nın oluşturduğu G7 zirvesinin İngiltere’deki toplantısında Çin’e ve Rusya’ya karşı husumet ifade eden bir bildiri kabul edilirken, hemen ardından Asya’da Çin’in en önemli rakipleri olan Avustralya, Hindistan ve Güney Kore de bu bildiriye imza atmakta gecikmemişti.

G7’nin hemen ardından Brüksel’de Biden’in katılımıyla toplanan NATO zirvesi de “Rusya’nın saldırganlığı” ve “Çin’in oluşturduğu stratejik problemler”e özel vurgu yapan bir bildiri yayınladı.

NATO toplantısının sonuçlarından biri de, uzun süreden beri ittifak içinde “haylaz çocuk” rolü oynayan Erdoğan’ın büyük patron Biden karşısında ubudiyet gösterip tüm NATO üyesi ülkelerin askerlerini çekeceği Afganistan’a bir Türk birliği gönderme vaadinde bulunarak emperyalist kampın vazgeçilmez bir fedaisi olduğunu kanıtlama gayretkeşliğiydi.

Biden’ın Brüksel’de Avrupa Birliği’nin Konsey ve Komisyon başkanlarıyla yaptığı başa baş görüşmeler de, Trump döneminde Atlantik’in iki yakası arasında nerdeyse kopma noktasına gelen ilişkilerin yeniden büyük bir coşkuyla canlandırılmakta olduğunu gösteriyordu.

Ancak Biden her ne kadar G7 ve NATO zirve toplantılarında ve de AB yöneticileriyle ikili görüşmelerinde ABD’nin patronluğunu ihya etme konusunda hayli mesafe kaydettiyse de, birliğin İngiltere, Almanya ve Fransa gibi güçlü ülkeleri, mevcut ekonomik ilişkileri nedeniyle, Rusya ve Çin’e karşı daha sert bir tavır alınması konusunda tam ikna edememişti.

Blinken’in temasları da dahil ABD’nin dış siyaset açılımları ne sonuç verirse versin, asla unutulmaması gereken gerçek şu: Yeni başkan Biden, on yıllar boyunca Amerika’nın uluslararası çıkarlarını savunarak emperyalist sicilini oluşturmuş bir “Soğuk Savaş” muharibidir.

 

ABD’deki Revolution sitesinin haklı olarak belirttiği gibi, “Biden yönetimi altında Amerika’nın dış politikasında ve dünyadaki jeostratejik çıkışlarında bazı tonlama farklılıkları ve taktik değişiklikler görülebilir. Ancak şurası bir gerçek ki, Trump/Cumhuriyetçi faşistler de, Demokrat Parti de kapitalist-emperyalist çevrelerin temsilcileridirler. Bunların başlıca önceliği, yeryüzünün bir numaralı sömürücüsü ve baskıcısı olan ABD’nin çıkarlarını korumak ve geliştirmektir.”

Bizim kuşağın ABD emperyalizmiyle tanışması, 75 yıl önce, 1946 yılının Nisan ayına rastlar… 2. Dünya Savaşı yıllarının ünlü Missouri Zırhlısı, ABD’de ölen Türkiye Büyükelçisi’nin naaşını getirmek bahanesiyle son derece medyatik bir ziyaret yaparak İstanbul Boğazı’na demir atmıştı. Amerikan bahriyelilerini gereğince ağırlamak için İstanbul’da genelevlerin badana edildiğini sonraki yıllarda öğreneceğimiz ünlü dostluk ziyaretiydi bu... Konya’daki ilkokulumuza ulaşan gazetelerin hemen hepsinde “büyük dost” Amerika’ya övgüler düzülüyor, Sovyet imajı bununla ters orantılı olarak her geçen gün biraz daha çirkinleştiriliyor, korkunçlaştırılıyordu.

“Emperyalizm” kelimesiyle kağıt üstünde ilk karşılaşmam ise, 67 yıl önce, 1954 yılındaydı… Ünlü 1951 tevkifatında tutuklanan komünist işçi ve aydınların askeri mahkemede yargılandığı günlerdi… Bırakın komünizm ya da sosyalizm kelimelerini, "sol" kelimesi dahi bir tabuydu…

İzmir’de Beyler Sokağı yakınında eski kitaplar satan bir sahaf vardı, bilgi açlığımı gidermeme çok katkısı olmuştu. O sahaftan bir geçişimde, kapağı solmuş yığınla eski kitap arasında biri, kapaktaki adıyla hemen ilgimi çekmişti: Emperyalizm – Geberen Kapitalizm… Yazarın adı: Hikmet Kıvılcım (ya da Kıvılcımlı). 1930 yılında basılmış, herhalde yasaklanmış olmalı ki 24 yıl sonra bir evin tozlu tavan arasından ya da bodrumundan buraya düşmüştü.

Gazetecilik yaparken okuduğum Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’ndaki işletme iktisadı derslerinin önemli bir bölümü, işletmenin verimliliğini artırmak için işçilerin daha iyi nasıl sömürülebileceği üzerineydi. İktisadi doktrinler tarihi dersleri ise Adam Smith ve David Ricardo’da duruyor, Marx’tan, Engels’ten tek kelime bahsedilmiyordu.

İsmini ilk kez duyduğum Kıvılcımlı’nın kitabını genç bir iktisat öğrencisi olarak büyük bir öğrenme hırsıyla okumuştum. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi militanı, Akşam gazetesi ile Ant dergisinin yöneticisi olarak, yarım yüzyıldır da siyasal sürgünde hiç ödün vermeden sürdürdüğüm anti-emperyalist tavrımı ilk ateşleyen işte o kitap olmuştu.

Bu mücadelede ufkumuzu genişleten ana kitap ise, çok sevdiğim iki meslektaşımın Türkçeye kazandırdığı Lenin’in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eseri oldu. 31 yıl önce bizlere veda eden Cemal Süreya’nın büyük bir ustalıkla çevirdiği 164 sayfalık bu yapıtı geçen yıl sonsuzluğa uğurladığımız Sol Yayınlar’ın kurucusu Muzaffer Erdost 1969 yılında yayınlamıştı.

Biz de, gerek Ant Dergisi’nde, gerekse Ant Yayınları’nda dünyadaki anti-emperyalist mücadeleleri tanıtan yazılar, röportajlar ve kitaplar yayınlarken, Lenin’in bu konudaki yazı ve konuşmalarını derleyen Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri adlı 416 sayfalık kitabı üç yıl önce yitirdiğimiz sevgili Tektaş Ağaoğlu’nun çevirisiyle 1970 yılında okurlarımıza sunmuştuk.

Üzerinden tam yarım asır geçti… ABD emperyalizminin pençesindeki Türkiye’de Pentagon ve NATO’nun tezgahladığı iki faşist askeri darbe daha yaşanırken, Soğuk Savaş döneminin iki süper gücünden Sovyetler Birliği’nin tarihe karışması ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla, meydan tamamen ABD emperyalizmine ve onun ortaklarına kaldı.

21. yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden, iki yıl önce yaşama veda eden Samir Amin, günümüz emperyalizmini Kollektif Emperyalizm” ya da ABD, Avrupa ve Japonya üçlüsünün oluşturduğu “Triad emperyalizmi olarak niteliyor, “Triad’ın Kollektif Emperyalizmi’ni Nasıl Yenmeli?” başlıklı bir söyleşisinde şu çağrıyı yapıyordu:

“Dünya şu anda ciddi tehlikede. ABD, Batı Avrupa ve Japonya'nın kollektif emperyalizmi ABD liderliği tarafından yönetiliyor. Tüm gezegen üzerinde tekelci kontrollerini sürdürmek için diğer ülkelerin bağımsızlığını kabul etmiyorlar. Çin ve Rusya'nın bağımsızlığına saygı duymuyorlar. Bu yüzden dünyanın her yerinde sürekli savaşlarla karşı karşıyayız. Radikal İslamcılar emperyalizmin müttefikleridir, çünkü istikrarı bozmak için ABD tarafından desteklenmektedirler. Bu kalıcı bir savaş. Buna en iyi cevabın Avrasya projesi olduğuna inanıyorum. Rusya, Çin, Orta Asya ülkeleri, İran ve Suriye ile birleşmeli. Böylesi bir ittifak, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri için de çok çekici olabilir. Ancak bu sayede emperyalizm tecrit edilmiş olacaktır.” (katehon.com, 1 Eylül 2016)

Sol hareketimizin değerli düşünürlerinden Fikret Başkaya da, geçen yıl yayınlanan bir söyleşisinde Kollektif Emperyalizm’i Türkiye açısından şöyle yargılıyordu:

 

“1952 sonrasında Türkiye bir ABD uydusuydu… Savaş sonrasında emperyalizm de artık kollektif emperyalizm olduğu için, Türkiye bir bütün olarak kollektif emperyalizmin [ABD, İngiltere, Fransa- Almanya, Japonya, vb.] uydusuydu… Sadece bağımsız dış politika yapma yeteneğini değil, bağımsız-ulusal ekonomik politika uygulama yeteneğini de kaybetti… Sanayileşme, planlama perspektifinden uzaklaştı… Tabii NATO üyeliğinin faturası bundan ibaret değildi. Dinci gericiliğin devleti ve toplumu kuşatmasında da NATO etkisinin payı büyüktü… Elbette Politik İslam’ın dayatılmasını isteyen sadece, ABD ve kollektif emperyalizmin bileşenleri değildi… Türkiye’nin mülk sahibi sınıflarının da tercihiydi… 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı askeri darbelerinin tartışmasız amacı, solun, demokratikleşmenin önünü kesmekti… Dinci gericiliğin yolunu açmaktı…” (Politikyol, 22 Ocak 2020)

Türkiye’de Kollektif Emperyalizm konusunda en belgesel ve kapsamlı çalışmalardan biri hiç kuşkusuz Dr. Ergün Sönmez’e ait… Belge Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanan “Kollektif Emperyalizm” ve 2019’da yayımlanan “Kollektif Emperyalizm ve Türkiye'nin Konumu” adlı yapıtlarında okurlara bu küresel felaket olgusuna hem dünyanın tüm ezilen ve sömürülen halkları açısından, hem de Türkiye açısından bakma olanağı sağlıyor.

Türkiye halklarının Kollektif Emperyalizm aşamasında maruz kaldığı sömürü ve baskıları tartışma götürmez belgelerle ortaya koyan, 1950’den günümüze 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle 6-7 Eylül pogromu, Kürt tutuklamaları, Kanlı Pazar, 15-16 Haziran Direnişi, Milliyetçi Cephe hükümetleri, Turgut Özal iktidarı ve nihayet AKP döneminin isyan ettirici gerçeklerini, siyasal partilerin Kollektif Emperyalizm karşısındaki konumlarını marksist bir bakış açısıyla analiz eden Sönmez şu çağrıyı yapıyor:

“Türkiye’de sınıf siyaseti yaptığını söyleyen birçok sol parti ve hareket halen kendilerinde olan Kemalizm ve ulusalcılığı yenememiştir. Kollektif Emperyalizm sürecinde, gerek Türkiye’de, gerekse dünyadaki kapitalist ülkelerde işçi sınıfı ve emekçilerin karşısında yalnız yerli burjuvazi yoktur, kollektif tekeller burjuvazisi vardır… Kollektif Emperyalizm’in olmazsa olmaz alternatifi ise enternasyonal Kollektif Sosyalizm’dir.”

 

Kollektif Emperyalizm’in Biden komutasındaki yeni yönelimleri için isabetli bir teşhisi de BirGün gazetesi yazarı İbrahim Varlı koyuyor:

“Üçlü’den müteşekkil kollektif emperyalizm Trump’lı yıllarda yaşadığı sarsıntının ardından Joe Biden ile birlikte yeni bir restorasyon peşinde. Bu daha ziyade Amerikan emperyalizminin restorasyonu olacak şüphesiz ki… Triad’ın dünyayı kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde yeniden şekillendirme, daha doğrusu paylaşma çabası şimdiden kendisini hissettirmeye başladı.

“Kapitalist-emperyalist dünya sistemi neoliberal küreselleşme temeli üzerinden yeni bir yayılma safhasının aşamasında. Bunun izdüşümleri Ortadoğu coğrafyasında, Afrika ve Asya kıtalarında görülüyor. İran eksenli gelişmeler, Suudi-Katar anlaşması, İsrail’in körfez monarşileriyle yeni bir yola girmesi, Suriye ve Irak’taki gelişmeler hepsi gelmekte olanın habercisi.

“Kapitalizm bir kriz sistemidir. Sistemin yapısı gereği bir kriz biter bir diğeri başlar. Sistemin karakteristik yapısı, ekonomik yeniden üretimi herhangi bir genel dengeye doğru evriltmiyor. Tam tersine öngörülemez bir biçimde bir dengesizlik biçiminden diğerine evriliyor. Amin’in sözleriyle ifade edersek, ‘Küreselleşmiş liberal ekonomik düzen sürekli savaşı- sonu gelmeyen ve birbirini izleyen askeri müdahaleleri- gerektiriyor. Bu, çevre ülkelere kendi htiyaçları doğrultusunda boyun eğdirmenin yegane yoludur.’ Kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizi ‘Emperyalist Triadı yeni dönemde yeni bir tür maceralara sürükleyecek. Bu yeni ‘restore’ edilmiş saldırganlığın laboratuvarı da Ortadoğu ve Asya-Pasifik sahası olacak.” (BirGün, 8 Aralık 2020)

Küreselleşmiş liberal ekonomik düzenin gerektirdiği sürekli savaşın, sonu gelmeyen ve birbirini izleyen askeri müdahalelerin Ortadoğu’daki somut örneklerini yıllardan beri Suriye, Irak ve Kafkasya’daki saldırılarıyla, Libya’ya ve Balkan ülkelerine kadar uzanan askeri müdahaleleriyle, Mavi Vatan, yani “Mare Nostrum” ilan ettiği Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz ve Basra Körfezi’ndeki operasyonlarıyla, Kıbrıs’ın kuzeyinde uyguladığı siyasal ve askersel baskılarla Erdoğan’ın islamo-faşist diktası vermeye devam ediyor.

Hem de geçen ay yapılan NATO ve AB zirvelerinde hiçbir önlemeye ve yaptırıma maruz kalmadan…

Çünkü Kollektif Emperyalizm’in çıkarları bunu gerektiriyor!