Karşılaştığı baskılar nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış bir siyasal sürgünün başlıca görevi ülkesindeki ardı arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerini dünya kamuoyuna yansıtmaya, bunlara karşı tepki oluşturmaya çalışmaksa, onun kadar önemli bir diğer görevi de, aynı yoğunlukta olmasa bile, yaşadığı coğrafyadaki benzeri uygulamalara karşı çıkması, bulunduğu ülke vatandaşlarının hak ve adalet mücadelesinde aktif yer almasıdır.

Böylesi bir tavır alış, o ülkenin insan hakları savunucusu örgütlerinin eylemlerine aktif şekilde katılmayı, o coğrafyanın insan hakları tarihini de çok iyi kavramayı, o tarihte karanlık sayfalar varsa bunları da öğrenip gerçeklerin gün ışığına çıkartılması için mücadelede fiilen yer almayı gerektirir.

Örneğin Belçika’daki Türkiyeli siyasal sürgünler olarak, ülkemizin Ermeni, Asuri, Grek ve Kürt halklarına karşı işlenen cürümleri, ülkemizde asla erişemediğimiz yurt dışındaki kaynakları da tarayarak ayrıntılı kavramak nasıl görevimiz idiyse, aristokrasi destekli Belçika kapitalizminin Kongo’daki insanlık dışı sömürüsünü, katliamlarını, hükümet darbelerini, hele hele başbakan Patrice Lumumba’yı ABD emperyalizminin emriyle nasıl katlettiğini çok iyi bilmek, bunların hesabının sorulması mücadelesine fiilen katkıda bulunmak da o denli görevimiz oldu.

Bu ikili görevin önemine üç yıl önce, 31 Mayıs 2018’de Artı Gerçek’teki “Putları kırma üzerine Afrika dersleri…” başlıklı yazımda dikkati çekmiş, Belçika kapitalizminin Kongo’daki cinayetleri üzerine genel bir bilgi vermiştim.

Son günlerde bu konu üzerine yeniden bir araştırma yapıyordum ki, büyük bir sürprizle karşılaştım. Türkiye’den kadim dostum Prof. Dr. Cumhur Ertekin’in en son yazdığı ve bana da ulaştırdığı Zulmün Tarihi - İnsan İnsanın Kurdudur adlı kitabının “Afrika: Yağmalanan Kıta” başlıklı bölümde Kongo’nun Belçika tarafından nasıl sömürüldüğü konusunda şu ayrıntılı bilgiler veriliyor:

“Kral Leopold, kısmen gazeteci Henry Morton Stanley kanalıyla, kısmen de gizlice gönderdiği diğer heyetlerle Kongo’da kabile şeflerini kandırarak Kongo topraklarını parça parça satın aldı. Avrupa devletleri Kongo’yu Kral Leopold’un özel mülkü olarak tescil etmişti. Böylece bu topraklar üzerinde yaşayan 20 milyon Afrikalının efendisi Belçika Kralı II. Leopold olmuştu.

Afrika’yı medenileştirme savıyla yola çıkan Leopold, Kongo’daki fildişi ve kauçuk gibi zenginlikleri sömürebilmek için çeşitli koloni düzenekleri kurmuştur. Kongo’daki sömürgenin ilk yıllarında fildişi büyük bir öneme sahiptir. Bu dönem için fildişi heykel, mücevher, piyano tuşları gibi pek çok alanda kullanılan değerli bir hammadde olarak, Leopold’un hazinesine büyük ve önemli gelir getirmiştir.

“1890’lı yılların başında Avrupa’da gelişen sanayiyle birlikte kauçuk yeni bir zenginlik kaynağı olmuştur. Bisiklet ve otomobil lastiği imalinde kullanımıyla dünya çapında büyük bir kauçuk ihtiyacı doğmuştur. Bu dönemde kauçuk ağaçlarına sahip en geniş ülke olan Kongo, Belçika tarafından önemli bir gelir kaynağı olarak kullanılmıştır.

“Kauçuk üretiminde en önemli noktalardan birisi yerli halkın acımasızca bu üretimlerde çalıştırılmasıdır. Ağır koşullar altında çalıştırılan işçilerden isyan edenlerin elleri ve ayakları çapraz kesilerek itaat etmeleri sağlanmıştır. Fildişi toplanırken veya kauçuk elde edilirken belirli bir miktarın altında getirenler (yani kendilerine verilen kotayı dolduramayanlar) elleri ve/veya ayaklarının kesilmesiyle cezalandırılmıştır. Eğer bu şekilde, bir kişi ürün kotasını dolduramayıp kaçarsa ve yakalanmazsa, kaçan kişinin eşi veya çocuklarından birinin elleri kesilmiştir. Çalışma temposu tatmin edici bulunmayan yerliler suaygırı derisinden yapılmış chicotte adlı kamçılarla cezalandırılmışlardır. Ve bu cezalar çoğu kez ölümle sonuçlanmıştır.”

Tüm insanlık tarihinde ve çeşitli coğrafyalarda güç ve iktidar sahiplerinin ne denli hunharca zulüm uyguladıklarını ayrıntılı bir şekilde anlattığı 387 sayfalık değerli kitabının önsözünde Ertekin şöyle diyor:

“Okullarımızda okuduğumuz tarih kitaplarının çoğunda, devletlerin birbirlerine saldırılarını, büyük meydan savaşlarını, krallarla imparatorların fetihlerini görürüz. Kısacası devletlerin savaş tarihlerini inceleriz.

“Ancak, büyük devlet saldırıları ve istilaları içinde gelişen irili ufaklı zulümler genellikle gözden kaçar. Tarihin bir dönemi anlatılırken egemen ve diktatör yöneticilerin gerek çevrelerine, gerekse kendi halklarına uyguladığı işkenceler ve baskı olayları çoğu kez atlanır. İnsanların tarih boyunca kölelikten toprak köleliğine, oradan da emek sömürüsüne yaşadıklarına ait ayrıntılar pek önemsenmez ve bu yüzden böyle konuları tarih kitapları dışında aramak gerekir. Baskı, barbarlık, kıyıcılık ve işkenceleri, ‘zulüm’ adı altında toplamak olasıdır.

“Konunun en üzücü yanı, bilim ve teknolojide dev adımların atıldığı, insan haklarının sorgulandığı, etik değerlere önem verme çabalarının yoğunlaştığı zamanımızda hâlâ insanın insana, devlet yönetiminin insana yaptığı zulmün hiç eksik olmadığını ve hiç bitmediğini görmemizdir.

Güçlü devletler hâlâ ‘mazlum’ dediğimiz az gelişmiş ülkeleri insafsızca sömürmenin yollarını aramaktalar. Az gelişmiş ülkelerin bazılarında, halkın bilgisizliğinden yararlanan kurnaz yöneticiler, kendi vatandaşlarına zalimce davranabiliyor. Emperyalist devlet yöneticileriyle kendi ülkeleri aleyhine işbirliği yapabiliyorlar.

“İşte bu kitapta zulüm ve ayrıntılarını incelemenin, insanların neler çektiklerini göstermek bakımından yararlı olabileceğini düşündüm. Böylesi bir kitabın, kendi ülkemde derde deva olamayacağını elbette biliyorum. Ama eli kalem tutan ve düşünen biri olarak daha fazla ne yapabilirdim? En azından eli silah tutan zalim bir yöneticiden çok daha insancıl bir görev yaptığımı zannediyorum.”

Ertekin’in kitabı, aşağıdaki bölüm başlıklarından da anlaşılacağı gibi, insanlık tarihinin 20. yüzyıla kadarki döneminde uygulanan zulümleri ayrıntılı olarak tanıtıyor:

Çin ve Uzun Duvar,

Orta Asya: Hunlar ve Moğollar,

Mezopotamya: Hammurabi ve İlkçağ Köleliği,

Eski Mısır Uygarlığı,

Hindistan,

Eski Yunan: Atina ve Sparta,

İran,

Roma İmparatorluğu: Hukuk ve Vahşet,

Rusya,

Hıristiyanlık,

Engizisyon ve İnsan Kıyımları,

Cadılık ve Avcıları,

İngiltere,

Aristarkus’tan Galilei’ye Gökyüzü Macerası,

Galileo Galilei,

İslam Tarihinde Ayaklanmalar,

Mezhep Kavgaları ve İsyanlar,

İstanbul: Tarih Boyunca Yağmalanan Şehir,

Kristof Kolomb Öncesi ve Sonrası Amerika,

Afrika: Yağmalanan Kıta,

Hollanda: Batavya’da Baskı ve Katliam,

Avustralya ve Aborjinler,

Yeniçağda Avrupa’nın Kilise ve Bilim Kavgaları,

Zulüm ve Vahşetin Araçları,

İdam Cezaları ve Türleri,

Zina ve Cinsel Suçların Cezalandırılması,

İslam Tarihi ve Cinsellik Cezaları,

İnsan Emeği ve Sömürüsü,

19. Yüzyılda ABD: Köle İsyanları ve İşçi Grevleri

Tıpkı iki ay önce yine Artı Gerçek’teki “Gençay’ın kaleminden bizim kuşağın kavgası” başlıklı yazımda Bir Hayat Üç dönem başlıklı kitabını tanıttığım Prof. Dr. Gençay Gürsoy gibi Cumhur Ertekin de, tıp dünyamızın en başarılı bilim insanlarından biri olduğu gibi, daha öğrencilik yıllarından itibaren tüm yaşamını insan hakları ve özgürlükler uğrunda mücadeleye hasretmiştir…

Çocukluk dönemimizi 2. Dünya Savaşı yıllarında ve CHP’nin tek parti diktası altında geçirmiş olduğumuz yaşıtım Cumhur Ertekin’le yollarımızın kesişmesi 1957 yılında İzmir’de oldu…

İlk çizgileri daha 16 yaşındayken dönemin en büyük mizah dergisi Akbaba'da yayımlanmış olan Cumhur ilk karikatür sergisini de 1954 yılında İzmir Atatürk Lisesi'nde açmıştı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim görürken benim çalıştığım muhalif Sabah Postası gazetesine de sürekli karikatür çizerek despotik Demokrat Parti iktidarına karşı muhalefete o partinin kalesi sayılan İzmir'de büyük katkıda bulundu.

Gazetedeki çalışma beraberliğimizin yanısıra Cumhur daha o dönemde sol arayış içinde olan gençlik grubumuzun en sevilen ve kavganın her daim ön saflarında olan mensuplarındandı. Ünlü karikatüristlerimizden Tan Oral da aynı dönemde Cumhur gibi yakın dostlarımızdandı ve onun da ilk karikatürlerini Sabah Postası'nda yayınlıyorduk.

Cumhur ve Tan'ın ilk ortak karikatür sergilerini de 1960 yılında İzmir'de açtıklarını anımsıyorum.

1960'da Demokrat Parti iktidarı devrilip CHP iktidar olduktan sonra ben de, Cumhur da, sol tutumumuz CHP ricaline mensup patronlarını rahatsız ettiği için, Sabah Postası gazetesinden dışlanmıştık.

Cumhur 1961 yılında Tıp Fakültesi'nden mezun olarak nöroloji dalında uzmanlaşırken ben de 1962 sonunda İstanbul'a geçerek hem Gece Postası gazetesinde yönetmenlik, hem de Türkiye İşçi Partisi genel merkezinin basın ve araştırma bürolarında sorumluluk üstlendim. Ama Cumhur'la ilişkimiz asla kesilmedi, yazışmalarımız hep sürdü.

Ben 1964-66'da Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeniyken Cumhur 1965'te Danimarka ve İsveç'e giderek dört yıl süreyle Klinik Nörofizyoloji bilim dalı üzerinde çalıştı. 1969'da tekrar Ege Üniversitesi'ne dönerek nöroloji dalında profesör oldu.

12 Mart darbesinden sonra biz sürgündeyken İzmir'de genç karikatüristlerle birlikte sergiler açan Cumhur, 12 Eylül 1980 darbesinin bilim dünyasındaki önde gelen hedeflerinden biri oldu. 1981 yılında cunta tarafından üniversiteden uzaklaştırıldığı gibi, 1984 yılında ünlü Aydınlar Dilekçesi'nin 55 sanığından biri olarak yargılandı.

1987-88 yıllarında İsveç'te Linkoping Üniversitesi'nde davetli bilim insanı olarak çalışan Cumhur, 1990 yılında Ege Üniversitesi'ne döndü, meslektaşlarıyla birlikte 1991 yılında Türkiye Klinik Nörofizyoloji EEG-EMG Derneği’ni kurdu.

2011 yılında İstanbul'da Bilim Akademisi Derneği'nin kurucuları arasında da bulunan Cumhur, 12 kez ulusal, 2 kez de uluslararası bilim ödülü aldı.

Uluslararası bilim dergilerine de danışmanlık yapan, 2004'te emekli olduktan sonra İzmir’de iki hastanede genç meslektaşlarıyla birlikte bilimsel araştırmalara devam eden Cumhur’un uluslararası planda 158, ulusal planda 165 yayınlanmış bilimsel makalesi, 14 bilimsel kitabı mevcut...

Bilimsel çalışmalarının yanısıra karikatür sanatını da asla ihmal etmeyen Cumhur’un 45 eseri Karikatürcüler Derneği İzmir Temsilciliği tarafından 17 Şubat 2016'da Konak Belediyesi Neşe ve Karikatür Müzesi'nde sergilendi.

Zulmün Tarihi’nden önce Cumhur Ertekin’in 1 Nisan 2019'da Tıbbın Öyküsü adlı bir başka önemli eseri yayınlanmış bulunuyordu.

Cumhur, bu yeni kitabında, ağırlıklı olarak insanın insanı sömürüsüne yer veriyor... "Böylesi bir sömürüyü, grevleri, çatışmaları 20. yüzyılın başına kadar getirmeye çalıştık. Yirminci yüzyılda ve sonrasında bilim ve teknolojide çok büyük gelişmeler olmasına rağmen, zulmün aynı düzeyde devam ettiğini hem izledik hem de kendimiz yaşadık. Yirminci ve 21. yüzyıllardaki dünya ve emperyalizm savaşlarıyla haksız ülke işgallerindeki insan yitimi, daha önceki yüzyıllarla karşılaştırılamayacak kadar fazladır. Ancak, ilk uygarlıklardan başlayarak, kronolojik bir sırayla sade insan ve Homo sapiens’e ilişkin zulmün anlatıldığı çok sayıda kitap olmadığını gördüm ve bu eksikliği doldurmaya çalıştım" diyor.

Sevgili Cumhur’un o uzun, meşakkatli ve verimli uzun yolunda bir adım daha atarak titiz araştırmacılığıyla yaşadığımız 20 ve 21. yüzyıllardaki zulüm uygulamalarını da insanlık tarihine unutulmayacak bir not olarak düşeceğini umuyor, bugüne kadar bilim, mizah ve insan hakları mücadelesi alanlarındaki başarılarından dolayı yürekten kutlayarak kendisini bir halk deyişinin ünlü dizeleriyle selamlıyorum:

Mapusun içinde bir ulu çınar

Kırılsın zincirler yıkılsın duvar

Oy zulum zulum başımda zulum uzak git ölüm