Bugün Türkiye basın, yayın, edebiyat ve sinema dünyasına büyük katkılarda bulunmuş, fakat 12 Eylül darbesinin üstünden bir yıl geçmeden vefat ettikten sonra kadir bilmezliğin ve vefasızlığın acılı örneklerinden biri olarak ismi nerdeyse nisyana gömülmüş olan yürekli bir dostumuzun ölüm yıldönümü.

Benden beş yıl önce, 1931 yılında Denizli’nin Buldan ilçesinde doğmuş olan Cengiz Tuncer’i, 8 Temmuz 1981’de kaybetmiştik.

Cengiz sadece gazeteci ve yayıncı değildi, aynı zamanda şiirler, romanlar ve senaryolar yazmış üretken bir yazardı. 1960’da Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan Hacizli Toprak adlı romanında Ege kırsalı insanlarının yaşamlarını ve sorunlarını şiirsel bir şekilde anlatmıştı. Kitap daha sonra Rusça ve Bulgarcaya çevrilerek yurt dışında yayımlanmıştı.

Cengiz’i ta 1954 yılında, İzmir’in o dönemdeki tek muhalif gazetesi olan Sabah Postası’nda yazı işleri ekibimize katıldığı zaman tanımıştım. On yıl sonra, İzmir’den İstanbul’a geldiğim 1963 yılında o Gece Postası’nın genel yayın müdürü, ben de sorumlu müdürüydüm. Bir yıl sonra 1964’te rollerimiz değişmiş, ben Akşam gazetesinin genel yayın müdürü olduğumda Cengiz de önerimi kabul edip haberler müdürlüğünü üstlenerek gazeteyi solun günlük sesi haline getirme mücadelemizde benim en yakın çalışma arkadaşlarımdan biri olmuştu.

Sermaye sınıfının ve onun hizmetindeki Demirel Hükümeti’nin baskılarıyla 1966’da Akşam’dan birlikte uzaklaştırıldıktan sonra 12 Mart 1971 darbesine kadar süren yayıncılık yıllarımızda E Yayınları kurucusu ve yöneticisi olarak Cengiz yayımladığı kitaplarla Türkiye’nin düşün yaşamına büyük katkıda bulunmuştu. En büyük katkısı da bence 1969 yılında İsmail Beşikçi’nin büyük olay olan Doğu Anadolu’nun Düzeni - Sosyo Ekonomik ve Etnik Temeller adlı başucu kitabını yayınlaması olmuştu.

Cengiz’le İstanbul’da basın ve yayın dünyasında tekrar beraber olmamın nedeni o sırada İzmir il örgütünün yönetiminde bulunduğum Türkiye İşçi Partisi’nin verdiği bir parti görevdi.

1962 yılında parti Türk Ceza Kanunu’nun sol düşünce ve örgütlenmeyi yasaklayan 141 ve 142. maddelerinin kaldırılması için bir kampanya açmıştı. İzmir gazeteciler sendikası adına yönetim kurulunda bulunduğum Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu’nun da bu kampanyayı desteklemesini sağlamak için İstanbul’a gittiğimde, TİP genel başkanı Mehmet Ali Aybar partinin kurulmakta olan basın ve araştırma bürolarında görev üstlenmem için İstanbul’a gelmemde ısrar etmişti. İstanbul’a gelebilmem için her şeyden önce bu kentte hayatımı kazanabileceğim bir iş bulmam gerekiyordu.

141 ve 142 konusunu görüşmek üzere gittiğim federasyon merkezinde Cengiz Tuncer’e rastlamıştım. Beni görünce çok sevinmiş, “Ben de seni düşünüyordum. Ethem İzzet Benice beni Gece Postası Gazetesi’ne genel yayın müdürü yaptı. Gazeteyi birlikte çıkartacağım senin gibi bir arkadaşa ihtiyacım var. Gelir misin?” demişti. Tam da aradığım şeydi, hemen kabul etmiştim.

İzmir’deki aileme ve partili arkadaşlara veda ederek iş başı yapmak üzere tekrar İstanbul’a geldiğimde önce parti genel merkezine uğramıştım. Aybar çok sevinmiş, hem basın, hem de araştırma bürosunda görev üstlenip üstlenemeyeceğimi sormuştu.

“Benim açımdan sorun değil, demiştim. Yarın sabah Gece Postası’nda sayfa sekreteri olarak işe başlıyorum. Sabah 6’dan öğleden sonra 2’ye kadar oradayım. Ondan sonraki tüm zamanım sendikamın ve partimindir.”

Ertesi sabah saat 6’ya doğru Gece Postası’ndaydım. Yazı işleri odasına girdiğimde Cengiz Tuncer, her lodosta azan astım krizlerinden birini geçirmekteydi. Kendisini biraz toparladıktan sonra yazı işlerindeki ve mürettiphanedeki arkadaşlarla tanıştırdı. Ardından o gazeteyi de sola açık bir günlük gazete haline getirmek için elbirliğiyle çalışmaya koyulduk.

Ancak Cengiz daha ilk günden, kendisinin asıl amacının senaryo yazarı ve film yönetmeni olarak Yeşilçam’a geçmek olduğunu, bir süre sonra ayrılarak yerini bana bırakmak istediğini söyledi. “Sayfa sekreterliği tamam da, patron yayın yönetmeni olarak gazetesini TİP’li bir gazeteciye emanet eder mi?” diye sordum. “Ethem İzzet Benice ilginç bir insandır” dedi, “Daha yüzyılın başında İstanbul’da İstirakçi Hilmi’nin Sosyalist Fırkası’nda militanlık yapmış, zamanın sokak yürüyüşlerinde kızıl bayrak taşımıştır.”

Bir süre sonra Cengiz gerçekten gazeteyi bırakarak Yeşilçam’a geçti. Ben bir yıl kadar Gece Postası’nı yönettikten sonra gece sekreteri olarak çalışmaya başladığım Akşam gazetesinde Malik Yolaç tarafından genel yayın müdürlüğüne getirildim. Akşam’ı sola açık bir gazeteye dönüştürmek için kadro kurarken Cengiz’in bir film yaptıktan sonra Yeşilçam’da devam etmek istemediğini öğrenince kendisine haberler müdürü olmasını önerdim, derhal kabul etti. Dış haberler servisinin sorumluluğunu da Türkiye İşçi Partisi’nde birlikte çalışmış olduğumuz Hüseyin Baş üstlendi.

Bir süre sonra da Akşam’ın Ankara bürosunda siyasi muhabir olan İnci Tuğsavul benimle hayatını birleştireceği için İstanbul’a geldi, kısa zamanda dizgi ve baskının tüm tekniğini de öğrenerek gazetenin sayfalarını daha ajitatif hale getirmek üzere teknik sekreterliği üstlendi.

İnci’yle Beyoğlu evlenme dairesindeki nikah törenimize ailelerimiz de dahil hiçbir davetli çağırmamıştık. Nikah zaten bir formaliteydi. Gazetedeki çalışmamıza hiç ara vermeden aynı ritmde devam edecektik. Nikah töreninde bizim dışımızda sadece iki tanığımız vardı. İnci’nin tanığı daha önce çalıştığı Akşam Ankara bürosu şefi İlhami Soysal, benimki ise Cengiz Tuncer’di.

Tam da o sırada Çetin Altan’ın Milliyet gazetesinden kovulduğu haberi geldi. Yaşar Kemal beni birkaç kez ziyaret ederek Çetin’e fıkra yazdırmamı önerdi. Çetin daha önceki yıllarda da Akşam’da bir süre çalışmış, ama kritik bir zamanda yüz üstü bırakarak başka bir gazeteye geçmişti. Yolaç bu yüzden kendisine tepkiliydi, gazeteye almak istemiyordu. Israr ederek Çetin’in de gazetenin ikinci sayfasında iki ayrı köşede günlük fıkralar yazmasını sağladım.

Akşam bizim yönetimimizde sadece bir günlük gazete değildi, aynı zamanda 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nin kampanyasına geniş yer vererek sosyalist hareketin Türkiye’de ilk kez TBMM’de 15 milletvekiliyle temsil edilmesine katkıda bulunmuştu.

Ama sermaye sınıfı ve onun hizmetindeki Demirel iktidarı bunu hazmetmemişti… Gazetenin tirajını sürekli artırdığımız halde önce ticari ilanların verilmesi engellenerek mali baskı uygulandı. Ardından, TİP’ten milletvekili seçilmiş olan fıkra yazarımız Çetin Altan’ın gazeteden uzaklaştırılması için gazete sahibi Malik Yolaç üzerinde büyük baskı yapılmaya başlandı.

Yolaç, ara formül olarak hiç değilse fıkraları bir süre yayınlanmasın diye Çetin Altan’ı birkaç aylığına mecburi izne çıkartmamı dayattı. Reddettim.

O sırada bir yıl önce idam edilmiş olan 21 Mayıs darbe girişimi lideri Talat Aydemir’in anılarını yayına hazırlamak için İnci’yle birlikte evde çalışmaya karar vermiş, bizim yokluğumuzda gazetenin yönetimini Cengiz Tuncer’e bırakmıştım.

Sermaye çevrelerinin ve hükümetin baskısından bunalan Yolaç bunu fırsat bilerek Cengiz’in gazeteyi yönetmesini engelledi, spor servisinden bir sayfa sekreteriyle gazetenin birinci sayfasına el koydu.

Bu darbe karşısında gazetenin tüm kadrosu, Çetin Altan ve İlhami Soysal da dahil, direnişe geçerek birinci sayfadan Akşam okurlarına gerçekleri açıklayan bir bildiri yayınladık.

Direnişi kırmak üzere Yolaç yeni bir tertibe baş vurdu, Ankara’dan İstanbul’a gelen Çetin ve İlhami’ye, gazeteyi sol yapan yönetim kadrosunu desteklemedikleri takdirde yazmakta serbest olacaklarını bildirdi. Sonuç da aldı.

Benimle buluştuğunda İlhami “Biz direnişe imza verdik ama, siz de olayı büyütmüşsünüz. Patronun Çetin’i işten uzaklaştıracağı yokmuş, sadece gazetenin sol dozajını düşürüp ilan sahiplerini rahatlatmak için birinci sayfayı kendi kafasına uygun biriyle yapmak istiyormuş. Bana kalırsa bu kriz bir an önce çözülse iyi olur. Malik Bey’in isteklerini kabul edelim” diyordu.

Çetin de aynı telden çalıyordu: “Yahu, bir bardak suda fırtına kopartmayalım. İşte şurada iyi kötü yazıp duruyoruz. Bırakın Malik de kendi gazetesinde dilediğini yapsın.”

Tartışmanın bir anlamı yoktu, belli ki Yolaç’ın manevrası başarılı olmuştu.

Eve döndüğümde İnci son derece öfkeliydi. Çetin biraz önce kendisine telefon ederek “Bak İnci, Doğan’a söyle bu inadından vazgeçsin. Fena mı, günlük bir gazetenin başında bulunmanın itibarı var, tiyatrolara, konserlere davet ediliyorsunuz. Bunları feda etmeğe değer mi?” demişti. İnci de Çetin’e “Eğer Doğan bu şantaja boyun eğerse derhal boşanırım,” diye yanıt vererek telefonu kapatmıştı.

Direniş yapan arkadaşlarla akşam 21’de bizim evde randevumuz vardı. İlk Cengiz Tuncer geldi, son derece üzgündü… “Bu iş burada biter, dedi. Çetin’le İlhami Malik Yolaç’la anlaşmışlar bile. Her ikisinin yarın gazetede yazıları yayınlanıyor. Zaten İlhan Selçuk’un eşi Handan da Beyoğlu’nda kapı kapı direnişin kırıldığını, Çetin’le İlhami’nin gazeteye döndüğünü anlatıyor.”

Gazetenin en tanınmış iki yazarı yazmaya devam ettiklerine göre, Akşam’ı sol yapan, Çetin’e Milliyet’ten kovulduktan sonra tekrar günlük fıkra yazma, hattâ daha sonra milletvekili olma olanağı sağlayan kadroya gerek kalmamıştı.

Malik Yolaç ilk hamlede Haberler Müdürü Cengiz Tuncer, Dış Haberler Müdürü Hüseyin Baş ve Birinci Sayfa Sekreteri İnci Tuğsavul’un kontratlarını feshettiğini duyurdu.

Akşam’a büyük tiraj kazandıracağını hissettiği Talat Aydemir’in anılarını yayına hazırlamadan gazeteyle ilişkimi kesmemi istemediği için, benimle özel bir görüşme yaptı. “Bak Doğan” dedi, “Sana daha önce de kaç kez söylemiştim. Bu Çetin’e fazla güvenme, demiştim. Kendisine sahip çıktığın halde bu defa kurbanı sen oldun. Artık gazetenin genel yönetimini tamamen ben üstleniyorum, bundan böyle kimseye de bırakmam. Çetin’le İlhami ne yazarlarsa yazsınlar, ben birinci sayfayla durumu kurtarırım.”

Hemen ardından yeni bir öneri getirdi: “Bu gazeteye getirdiğin katkıları inkar etmiyorum. Genel yayın müdürü olarak kalmasan da seninle iş birliğini sürdürmek isterim. Talat Aydemir’in anılarını bitirdikten sonra birlikte haftalık bir haber dergisi çıkartalım. Orada ne yaparsan yap, karışmam. O da olmazsa, yayın danışmanı olarak kal...”

“Malik Bey, dedim. Aydemir’in anılarını bitirmemi garantilemek için bu öneriyi yapıyorsanız, kendinizi hiç zorlamayın. Ben gazetede hiçbir sıfatım olmasa da anıları bitirir, zamanında teslim ederim. Bu Aydemir ailesine sözümdür. Ondan sonra da kendime yeni bir yol çizerim. Henüz 30 yaşındayım, bu yaşa kadar çok mücadelelerden geçtim, çok ihanete uğradım, ama önümde uzun yıllar, seçilecek çok yollar var. Sizi Çetin’le baş başa bırakıyorum...”

Aydemir’in hatıralarını yayına hazırlayıp teslim ettikten sonra İnci’yle birlikte Dinle Yankee adlı bir kitap çevirdik, ben faşizm ve kapitalizm üzerine iki kitap yazdım, İnci de bir klasik müzik rehberi…

1967 başından itibaren Yaşar Kemal ve Fethi Naci’yle birlikte haftalık sol dergi Ant’ı, 1968’den sonra da Ant kitaplarını yayınlamaya başladık.

Hüseyin Baş Ant Dergisi’nin kadrosunda yer alarak dış olayları sol açıdan yorumlayan makaleler yazmaya devam ederken Fransa’dan da Türkiye’de yayınlayabileceğimiz çok sayıda kitabın bize zamanında ulaşmasını sağladı.

Cengiz Tuncer ise değerli bir gazeteci olarak bir süre haftalık bir gazetede sorumluluk üstlendi, 1968’den itibaren de İsmail Beşikçi’nin Doğu Anadolu’nun Düzeni - Sosyo Ekonomik ve Etnik Temeller adlı kitabı da dahil sayısız belgesel ve edebi kitaplar yayınlandı.

Beşikçi’nin kitabının yayını, Mehmet Emin Bozarslan tarafından Türkçeleştirilen ilk Kürt tarihi Şerefname’yi yayına hazırladığımız günlere denk geliyordu. Ortak gazeteci dostumuz Yılmaz Öztürk’le birlikte bizi sık sık ziyarete gelen İsmail Beşikçi bu kitabı yayınlayacağımızı öğrenince çok memnun olmuş, dergide yayınlanmak üzere Doğu Anadolu'da geri bırakılmışlığın oluşumu başlıklı yeni bir incelemesini göndermişti, o yazıyı Ant’ın Şubat 1970 sayısında yayınlamıştım. O yazıdan dolayı 12 Mart’tan sonra Diyarbakır askeri mahkemesinde ikimiz hakkında da dava açılacaktı.

Cengiz Tuncer’le 1971 darbesinden ancak yedi yıl sonra son kez görüştük. Türkiye’ye kesin dönüşümüzün hazırlıklarını yapmak üzere kısa süreli olarak gittiğimiz 1978 yılında özlem giderip uzun uzun görüştüğümüz dostlarımızdan ve kavga arkadaşlarımızdan biri de Cengiz’di.

Gazetecilik yaşamında uğradığı haksızlıkların ötesinde yayın çalışmalarında da karşılaştığı maddi sorunlardan ötürü bir karamsarlık içindeydi. Sağlık durumu iyi değildi.

Oysa 1978 yine de umut yıllarından biriydi… Sol örgütler legal planda kurulmaya, çok sayıda sol kitap yayınlanmaya başlamıştı. Artık Kürtçe yayınlar da yapılabiliyordu. Bizim Belçika’da İnfo-Türk olarak yayınladığımız sol kitapların dahi Türkiye baskıları yapılmaya başlamıştı… En kısa zamanda Türkiye’ye kesin dönüş yaparak Ant ya da benzeri bir yayınevini yeniden kurmayı planlıyorduk. Siyasal olarak da yeniden kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye olmuş, ülkeye kesin dönüşümüze kadar partinin Avrupa’da sesini duyurma ve örgütleme sorumluluğunu üstlenmiştik.

Cengiz’e “Herşeye rağmen bugünlerin temelinin atılmasında 60’ların sol yayınlarının da onur payı var… Senin 1969’da Beşikçi’nin kitabını yayınlamış olman yayıncılık tarihimizin en önemli olaylarındandı. Unutulmayacak” demiş, iyimserlik telkin etmeye çalışmıştım.

Belçika’da ülkeye kesin dönüş hazırlıkları yaparken avukatım İstanbul’da Donanma askeri savcılığının militarizm konusunda çevirdiğim bir kitabın Türkiye’de yayını üzerine hakkımda kovuşturma açtığını, kesin dönüşü bir süre bekletmem gerektiğini duyurdu. Ne ki beklerken Türkiye’yi bu kez de 12 Eylül 1980 faşist darbesi vurdu. Üstelik Evren Cuntası İnci’yle beni Türk vatandaşlığından da atarak dönüş yollarını tamamen kapattı…

Sayısız dostlarımız gibi sevgili Cengiz’i de bir daha göremedik. 1981’in 8 Temmuz’unda hayata veda ettiği acı haberi geldi.

1954’ten itibaren farklı zemin ve konumlarda yıllarca kavga arkadaşlığı yaptığım, dostluğunu paylaştığım Cengiz Tuncer’i ben de, İnci de sevgi ve özlemle anıyoruz.

Kadir bilmezliğin ve vefasızlığın acılı örneklerinden biri olarak ismi nerdeyse nisyana gömülmüş olan bu yürekli insan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından gecikmeksizin posthum onurlandırılmalıdır.