Tayyip’in sarayındaki koltuk-kanape skandalı üzerine Avupa Parlamentosu’ndaki tartışmaların ayrıntılarını öğrenmeye uğraşırken, İtalya’nın Garda Gölü sahilindeki Gargnano’dan gelen bir mesaj beni de İnci’yi de derinden sarstı. Belçika’daki İtalyan göçünün seçkin simalarından Bruno Ducoli, Covid belasının kurbanı olarak yaşama veda etmişti.

70’li yılların Avrupa coğrafyasında sadece Türkiye değil, İspanya, Portekiz ve Yunanistan da faşist yönetimlerin pençesindeydi, ülkelerimizin özgürlüğe kavuşması ve demokratikleşmesi için İspanyol, Portekizli ve Yunanlı sürgün dostlarımızla birlikte mücadele veriyorduk.

Bu mücadelede, Flaman olsun, Valon olsun, Belçikalı ilerici ve demokrat dostlarımızdan büyük destek gördüğümüz gibi, ülkenin en büyük göçmen kitlesini oluşturan İtalyan dostlarımız da her daim bizlerle beraberdi.

Evet İtalya yıllarca kendisine kan kusturan Mussolini faşizmini alt edip özgür ve ekonomik açıdan güçlü bir ülke olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun altı kurucusundan biri olmuştu, ama İtalyan emekçileri sürüp giden işsizlik ve yoksulluğun pençesinden kurtulabilmek için hâlâ ABD’ye ve kuzey Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kalmışlardı. Ta ki 8 Ağustos 1956 tarihinde, Valon bölgesindeki Bois du Cazier madenlerindeki grizu patlaması 136 İtalyan madencinin canını alıncaya dek…

O tarihten sonra Belçika madenlerinde onların yerini Kuzey Afrikalı ve Türkiyeli göçmenler almaya başlamış, ancak özellikle demir-çelik madenlerinde ve diğer ağır sanayi sektörlerinde varlığını sürdüren, ayrıca örgütlenme deneyi yüksek olan İtalyan göçmenler sosyal ve siyasal hakların mücadelesinde başı çekmeye devam etmişlerdi.

Bruno Ducoli, 1974’te Demokratik Direniş Hareketi’nin devamı olarak Brüksel’de İnfo-Türk’ü, ardından Güneş Atölyeleri’ni kurduğumuz sırada İtalyan göçmen örgütü CASI’nin başkanıydı. Göçmenlere seçme ve seçilme hakkı tanınması, kültürler arası ilişkilerin yapısallaştırılması mücadelesinde birlikteydik. Bu mücadele sonucundadır ki, Belçika Devleti içinde özerk bir bölge statüsü kazanan başkent Brüksel’de Kültürlerarası Aksiyon Merkezi (CBAI) kuruldu, Bruno 90’lı yılların sonunda emekli olup ülkesi İtalya’ya kesin dönüş yapıncaya kadar bu merkezin yönetimini büyük başarıyla yürüttü.

Türkiye’deki 12 Eylül darbesinden sonra Brüksel’de 14 Şubat 1981’de düzenlediğimiz uluslararası protesto gecesinde, Bruno’nun başkanı olduğu CASI’nin Bella Ciao Grubu’nun sahne alması ve İtalyan direniş türkülerini seslendirmesi İnci ile benim en etkileyici sürgün anılarımızdandır.

Söz İtalya’dan açılmışken, geçtiğimiz haftanın Türkiye-Avrupa aktüalitesi içinde İtalyan Başbakanı Mario Draghi’nin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “Diktatör” olarak nitelediğini, buna karşı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Draghi’nin seçimle göreve gelmiş cumhurbaşkanımız hakkındaki çirkin ve hadsiz ifadelerini kuvvetle kınıyor, kendisine iade ediyoruz” diye nasıl celallendiğini anımsamamak mümkün mü?

Oysa Draghi de, AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ayağına kadar gittikleri Tayyip’in sarayında yaşadıkları koltuk-kanape skandalı karşısında olayın sadece protokol yanıyla ilgili üzüntüsünü belirtirken, özünde bu ikilinin teslimiyetçi çizgisini tamamen desteklediğini ifade ediyordu: “Üzerinde durmamız gereken bir şey var: adını koyalım, bu ‘diktatör’ diyebileceğimiz kişilere ihtiyacımız da var. Görüş, fikir, davranış ve toplum vizyonu açısından farklılıklarımızı dile getirmekte açık olmalıyız, ama ülkemizin çıkarları için işbirliğine de hazır olmalıyız.”

Bu skandaldan sonra yaşanan tüm medyatik gürültü patırtıya rağmen bir gerçek değişmiyor: Türkiye’nin başındaki yönetim ne olursa olsun, ister askeri cunta, ister islamo-faşist despotizm olsun, Avrupa Birliği’nin tepkileri “ne şiş yansın ne kebap”ta kalıyor.

AB üyesi ülkelerdeki demokratik toplum kuruluşları, bazı siyasal partiler, özellikle de kadın örgütleri, AB Komisyonu Başkanı Bayan Ursula von der Leyen’in İstanbul Sözleşmesi’ni yırtıp çöpe atan maço bir despotun önünde aşağılanmasına haklı olarak büyük tepki gösterdiler… Bu aşağılama karşısında Von der Leyen’le dayanışma olarak gereken tepkiyi göstermeyen eski Belçika başbakanı ve şimdiki AB Konseyi başkanı Charles Michel’in bu görevden istifa etmesini isteyenler de oldu.

Salı akşamı AB’nin Konsey ve Komisyon başkanları Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen siyasal partilerin grup başkanları tarafından bu diplomatik skandal konusunda sorguya çekildiler. Sonuç olarak her ikisine de bu türden protokol skandallarının tekrarlanmaması için gereken önlemleri şimdiden almaları ve bunları Avrupa Parlamentosu’nun 26-29 Nisan 2021 tarihlerindeki genel kurul toplantısına getirmeleri tavsiye edildi.

Ancak, tüm eleştirilere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen insan haklarını çiğnemeye fütursuzca devam eden Ankara rejimiyle ilişkilerin tamamen kesilmesi ya da ciddi yaptırımlar uygulanması gerektiğinden söz eden pek olmadı.

Tıpkı İtalyan başbakanı Draghi gibi herkes, AB’nin “diktatör” denebilecek kişilere de ihtiyacı olduğu; görüş, fikir, davranış ve toplum vizyonu açısından farklılıkları dile getirmekle birlikte üye ülkelerin çıkarları için işbirliğine hazır olunması gerektiği konusunda hemfikir görünüyor.

Belçika’da egemen sınıfların siyasal temsilcisi MR adına daha önce başbakanlık yapmış olan Charles Michel ile sağcı Alman partisi CDU adına Merkel kabinesinde Savunma Bakanı olarak tam altı yıl Alman Ordusu’nun başında bulunmuş olan Ursula von der Leyen’in Avrupa Parlamentosu’nun 26-29 Nisan 2021 tarihlerindeki genel kurul toplantısına da Türkiye ile ilişkiler konusunda değişik bir öneri getirmeleri hayaldir.

Kaldı ki, Türkiye ile ilişkilerin radikal şekilde kesilmesi gibi bir karar AB Konseyi ve Komisyonu’nda da oy birliği gerektirdiği için, bugünkü koşullarda böyle bir birlikteliğin sağlanması fiilen de mümkün görünmüyor.

Son on yılda güney ülkelerinden kaynaklanan göçün artması, ardından Korona salgınının vatandaşlarda çeşitli sosyal ve psikolojik sorunlar yaratması nedeniyle AB üyesi ülkelerde Tayyip’in despotik yöntemlerini takdirle izleyen ve benimseyen, tıpkı onun gibi Avrupa Müktesebatı’nı hiçe sayan bir aşırı sağ yükseliş yaşanıyor.

Bu değişimin en son göstergesi, Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın 20 Mart 2021’de Macaristan devlet radyosu Kossuth’daki haftalık konuşmasında Avrupa sağını yeniden düzenlemek için Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki ve İtalya’nın eski içişleri bakanı ve aşırı sağcı Lega Partisi’nin lideri Matteo Salvini ile sürekli görüşmede olduğunu açıklamasıydı.

Üzerinden on gün geçmeden Avrupa demokratları tarafından “Korkunçlar Çetesi” diye nitelenen bu üçlü 1 Nisan 2021’de Budapeşte'de tantanalı bir toplantıda yeni radikal sağ koalisyonun temellerini attılar, kameraların karşısına birlikte çıkarak ittifaklarını derinleştirmek için önümüzdeki ay Varşova'da tekrar buluşacaklarına söz verdiler. Ev sahibi Orban buluşmayı "Birlikte aşacağımız uzun bir yolun ilk adımı" diye niteledi.

Geçen ay Avrupa Halk Partisi (EPP) grubundan büyük gürültü kopartarak ayrılan Viktor Orban’ın partisi Fidezs, bu süreçte Polonya aşırı sağcı partisi PIS ve İtalyan aşırı sağcı partisi Lega ile birlikte Avrupa Parlamentosu’nda 146 milletvekiline sahip ikinci büyük parlamenter grubu oluşturmayı planlıyor. Bu üçüne, 2022’deki başkanlık seçimlerinde Macron’a karşı en güçlü aday olarak görünen Marine Le Pen’in partisi RN de eklenecek olursa yeni aşırı sağcı parlamento grubu daha da güçlü olacak.

Yıllardır işlediği ardı arkası gelmez insan hakları ihlallerine rağmen göçmenlere sınır kapılarını açma, Türkiye’de  büyük yatırımları bulunan çok uluslu tekellere zorluklar çıkartma, bulundukları ülkelerde seçme ve hatta seçilme hakkına sahip Türk göçmenleri islamcı ve aşırı milliyetçi beyin yıkamasıyla seçim sonuçlarını etkileyebilecek şekilde kullanma şantajlarıyla zaten AB yöneticilerini ayağına kadar getirterek istiskal edebilen Tayyip Erdoğan’ın AB’deki bu gelişmelerden ne denli mutlu olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Ama Tayyip’i mutlu eden bir başka önemli gelişme, AB içinde aşırı sağı birleştirip güçlendirme hareketinin başını çekmekte olan Viktor Orban’ın, sadece Avrupa Birliği içinde onu zaafa sürükleyecek bir girişimin başını çekmesi değil, aynı zamanda Macaristan’ı Türkiye’nin başını çektiği bir başka ülkeler arası birliğin saflarına katmış olmasıdır.

Evet, AB üyesi Macaristan, uzun süreden beri aynı zamanda Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, kısaltılmış adıyla Türk Konseyi’nin de üyesidir.

1 Nisan 2021’de Budapeşte’de Polonya ve İtalyan aşırı sağcı liderlerinin katıldığı tantanalı bir törenle AB içinde yeni radikal sağ koalisyonun temellerini atan Viktor Orban, ondan bir gün önce de, 31 Mart 2021’de, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım-Comart Tokayev’in başkanlığında Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kazakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Japarov, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbangulu Berdimuhammedov’la birlikte Türk Konseyi’nin çevrimiçi zirve toplantısına katılmıştır.

Bu toplantıda 2021’in sonbaharında Türkiye’de düzenlenecek olan Türk Konseyi Zirvesi’nin amaçları ve gündemi belirlenirken Azerbaycan ve Türkiye askeri birliklerinin ortaklaşa gerçekleştirdikleri Dağlık Karabakh’ı işgal operasyonuna da övgüler düzülmüştür.

İyi de, bir Avrupa ülkesi olan Macaristan’ın Türk devletleri zirvesinde işi nedir?

Macar ulusunun Türk ulusuyla kan ve dil bağı bulunduğu, Türkçe gibi Macarcanın da Ural-Altay dil grubuna ait olduğu bir tarih tezi olarak onyıllardır akademik çevrelerde tartışıla gelmiştir. Dahası, 5. yüzyılda Avrupa halklarına dehşet saçan Hun imparatoru Atilla, Türklerin tamamı gibi Macarların bir bölümü tarafından uluslarının en önemli atalarından biri olarak kabul edilmiştir.

Türkiye’deki ilk, orta ve lise eğitimimizde bizlere öğretilen en büyük Türk liderleri listesinde Mete Han, Alp Arslan, Osman Bey, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman ve Mustafa Kemal ile birlikte Atilla da mutlaka yer almıştır.

Yakın tarihte ise, 1974 yılında Türk Ordusu’nun Kıbrıs’ın kuzeyini işgali operasyonuna da büyük bir iftiharla “Atilla Harekatı” kod adı verilmiştir.

İzleyebildiğim kadarıyla Hun İmparatoru Atilla’nın iki ulusun ortak atası olarak benimsenmesi ilk kez 18 Ağustos 2015’te Macaristan Turan Vakfı ile Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA)’nın Macaristan’ın Bugac kentinde birlikte düzenlediği “Atalar Günü”nde resmiyet kazanmıştır.

2018 Eylül’ündeki Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne katılan Macaristan Başbakanı Viktor Orban Macar dili ile Türk dili arasında bir bağ bulunduğunu vurgulayarak bu konuda araştırmaları yoğunlaştıracağını açıklamış, bu amaçla da 1 Ocak 2019’da Macaristan Araştırma Enstitüsü’nü faaliyete geçirmiştir.

Bu sene yapılan, Viktor Orban’ın da katıldığı Türk Konseyi çevrimiçi zirvesinde iletişim dilleri olarak Türkçe, Azerice, Kazakça, Kırgızca ve Özbekçe kullanılmışsa da, bundan sonraki zirve toplantılarında Macarcanın da kullanılması pek şaşırtıcı olmayacaktır.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği’nde aşırı sağcı bir blok oluşturan Viktor Orban’ın Türk Zirvesi’ne de katılımıyla Tayyip Erdoğan’ın islamo-faşist rejimi Avrupa ile ilişkilerinde önemli bir desteğe sahip olmuş bulunuyor.

Türk-Macar kardeşliği ve işbirliğinin sembolü ismi Atilla, Hun İmparatoru olarak 17 asır önce yaptığı kanlı fetihler ve estirdiği terör nedeniyle Avrupa halkları tarafından hâlâ “Tanrının kırbacı” olarak anılmakta…

Kaderin cilvesi, o “Tanrı’nın kırbacı” 21. Yüzyılda Balkan’lardan Orta Asya’ya kadar uzanan bir coğrafyada ve üç denizde fütuhat peşinde koşan ve terör estiren bir islamo-faşist rejimin Avrupa Birliği içindeki en önemli desteği olacağa benzemekte…

Herhalde orada da kalmayacak, İslamiyet’in henüz mevcut olmadığı dönemde şamanlık adına Avrupa’da terör estiren “Tanrı’nın kırbacı”nın tahtına 21. Yüzyılda Atilla’nın Macaristan’daki torunlarının desteğiyle “İslamın kırbacı” Tayyip oturacak!