Belçika bu hafta son derece hareketli... Alınan tüm önlemlere ve aşı uygulamalarına rağmen Korona virüsünün getirdiği cankırımı ve sosyo-ekonomik sarsıntı bir türlü frenlenemediği için federal hükümet ve bölge hükümetleri dün sabah olağanüstü bir toplantı yaparak aylardır uygulanan tedbirlerden bunalmış vatandaşa yeni sınırlamalar dayattı.

23 bine yaklaşan ölüm sayısıyla bu ülke dünyada nüfusuna oranla Korona'ya en yüksek kurban veren ülkelerin başında geliyor... Aşı uygulamaları tam bir skandal... Pfizer'in fabrikası Belçika'da olduğu halde aşı yetiştirilemiyor... Yaşlılara öncelik tanındığı için bana da nihayet geçen perşembe günü sıra geldi. Birinci aşı yapıldı ama, ikinci aşı için ancak üç ay sonrasına randevu verilebildi. Gençler ve orta yaşlılar birinci aşı için bile daha aylarca bekleyecek...

Bu haftanın Belçika'daki ikinci büyük olayı, bundan tam beş yıl önce, 22 Mart 2016'da islamcı IŞİD katillerinin Zaventem havaalanı ile Maelbeek metro istasyonunda gerçekleştirdikleri, 32 kişinin ölümüne ve 340 kişinin yaralanmasına sebep olan cankırımlarının yıl dönümü nedeniyle yapılan anma toplantıları oldu.

Başta Kral Philippe ve Kraliçe Mathilde olmak üzere tüm devlet erkânının katıldığı törenlerde konuşan Belçika başbakanı Alexander De Croo, tüm Belçika güvenlik güçlerinin benzeri herhangi saldırıya karşı tetikte olduğunu vurgulayarak vatandaşlarına güvence vermeye çalıştı.

Ama ne resmi anma törenlerinde yapılan konuşmalarda, ne de Belçika medyasında bu insanlık dışı saldırıların ardındaki islamcı terör örgütü IŞİD'in Suriye'de kesin yenilgiye uğratılışının ikinci yıl dönümü üzerine tek söz edilmedi.

Evet, tam iki yıl önce, 23 Mart 2019'da, sadece Ortadoğu'da değil, Avrupa başta olmak üzere tüm dünya ülkelerinde tıpkı Korona gibi evrensel bir bela oluşturan IŞİD'in Suriye'deki son kalesi Baghouz, Kürt Halk Savunma Birlikleri (YPG)'nin başını çektiği, Arap, Asuri, Ermeni silahlı direniş birimlerinin de içinde yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kurtarılmış, böylece Suriye topraklarının büyük bölümü tamamen özgürleştirilmişti.

SDG'nin, YPG'nin ve onların islamcı teröristlerden kurtardıkları coğrafyada demokratik bir yönetim kurma mücadelesi veren Demokratik Birlik Partisi (PYD)'nin büyük özverilerle sadece Suriye halklarına değil, tüm dünya halklarına, özellikle de o korkunç Paris ve Brüksel katliamlarının acısını yaşamış olan Avrupa halklarına yaptıkları bu büyük hizmetin karşılığı, 23 Mart'ın ikinci yıl dönümünde içtenlikle yazılmış bir teşekkür belgesi, hattâ bir tören olmalıydı.

Ne gezer?

Kürt ulusunun Suriye coğrafyasında bu destanı gerçekleştiren örgütlerine müteşekkir olmak şöyle dursun, Avrupa yöneticileri bu üç örgütü de "terörist" olarak niteleyen Türk Devleti'nin dümen suyunda gidiyorlar... O Türk Devleti ki, komşu ülke topraklarına soktuğu ordusuyla, İHA'lı ve SİHA'lı hava kuvvetleriyle, çeşitli müslüman ülkelerden devşirdiği paralı askerlerle Suriye'nin Kürt halkını sürekli taciz ederken, sırf Suriye Kürtlerinin haklı mücadelesiyle dayanışma gösterdiği için Türkiye'nin üçüncü büyük siyasi partisi HDP'yi yasaklamaya, Kürt milletvekillerinin de dokunulmazlıklarını da kaldırmaya çalışıyor.

Paris ve Brüksel katliamlarının acısını yaşamış olan Avrupa Birliği'nin bu nankörlük karşısında derhal tavır koyması, Tayyip diktasına karşı en ağır yaptırımları uygulaması gerekirken sade suya tirit açıklamalarla yetiniliyor, 25-26 Mart tarihlerinde yapılacak olan AB zirve toplantısından da doğru dürüst bir yaptırım kararı çıkmayacağı anlaşılıyor.

Üstelik, TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe konmuş olan kadınları şiddete karşı koruma amaçlı İstanbul Sözleşmesi'nin Erdoğan'ın tek imzasıyla yırtılıp çöp sepetine atılmış olmasına rağmen...

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, zirve öncesi dışişleri bakanlarıyla yaptığı görüşmelerin ardından teslimiyetçi tavrın sinyallerini veriyordu: "Biz, Türkiye ile bir aday ülke, komşu ve en iyi ilişkileri geliştirebileceğimiz önemli bir ülke olarak ilişki kurmak istiyoruz. Aynı zamanda üye ülkelerin ve AB'nin çıkarlarını savunarak bunu yapmak istiyoruz. Gelecek günlerde ve belki yaza kadar Türkiye'nin tutumunu yakından takip etmeyi sürdüreceğiz." Yani hiçbir yaptırım uygulanmayacaktı.

Avrupa Birliği içinde Tayyip'le ilişkileri en gergin lider olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron bile salı akşamı France 5 Televizyonu'nda yaptığı konuşmada bir dizi eleştiride bulunduktan sonra yine geri adım atarak işi "Tayyip'siz olmaz"a getirdi.

Tayyip yönetiminin devlet kontrolündeki basın organları aracılığıyla Fransa'da sürekli yalanlar yaydığını, kendisine yönelik "islamofob" suçlamalarıyla 2022 yılında yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerini etkilemek çabasında olduğunu vurgulayan Macron, sonunda "Türkiye göç sorunu konusunda önemli bir müttefiktir. AB Türkiye'ye 'Artık sizinle çalışmayız, müzakere yok' dediği takdirde Türkiye bir gecede sınır kapılarını açabilir. AB bir anda 3 milyonluk bir mülteci sorunuyla karşı karşıya kalabilir" diyerek AB zirvesini yaptırımsızlığa yönlendirdi.

Üstelik Macron televizyonda konuşurken, ana akım medyaya pek yansımayan, ama sosyal medyada yankı bulan bir başka haber düştü ekranlara.

Marsilya kentinde sabahın erken saatlerinde Kürtlere ait birçok ev ile Demokratik Kürt Toplum Merkezi’ne eş zamanlı baskınlar düzenlenerek en az 9 kişi gözaltına alınmıştı.

Merkezin kapıları polis tarafından kırılarak yapılan ve dört saat süren arama sırasında polis köpeği de kullanılmıştı.

Bu operasyonlar üzerine yazılı bir açıklama yapan Fransız Komünist Partisi haklı olarak soruyordu: “Macron. R.T. Erdoğan ile ilişkilerini Kürtlerin sırtından mı normalleştiriyor?”

Haberleri okuyunca pek de şaşırmadım... 26 yıl önceydi... Fransa'da sosyalist Mitterrand cumhurbaşkanıydı. Fransa’nın A2 Televizyon Kanalı 3 Ocak 1985 tarihli Résistances Programı’nda “Çizmeler altında Türkiye” adlı bir röportaj filmi yayınlayacaktı. Program’ın röportajı izleyen tartışma bölümünde ise bir Kürt ve bir Türk konuşturmak istiyorlardı. Kürt olarak yenilerde kurulmuş bulunan Paris Kürt Enstitüsü‘nün yöneticisi Nezan Kendal konuşacaktı. Ancak, Fransa’dan bu programda konuşmayı göze alacak bir Türk bulamamışlardı. Bunun üzerine programın yapımcısı Bernard Langlois Brüksel'den beni Paris'e davet etmişti.

Programda Türkiye'de müslüman ve Türk olmayan halklara yapılan baskılarla ilgili belgeselin gösterilmesinin ardından görüşüm sorulduğunda, Nazım Hikmet’in Moskova’da, Yılmaz Güney’in Paris’te, ülkelerinden uzakta ölmüş olmalarının Türk Devleti için yeterince utanç verici olduğunu vurgulamış, ardından da Türkiye’de Kürtlere, Ermenilere, Asuri-Keldani’lere ve demokrat düşünceli Türklere yapılan yeni baskılarla ilgili bilgi vermiş, Avrupa’yı bu baskılar karşısında sesini yükseltmeye çağırmıştım.

Programın yayınlanmasınden hemen sonra Türk medyasının intikam saldırısı gecikmedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesi manşet haberinde benim Fransız televizyonunda Türkiye düşmanı konuşmalar yaptığımı söyleyerek yeni kışkırtmalarda bulundu.

Bunlar şaşırtıcı değildi... Bana karşı Fransız yaptırımı dört yıl sonra geldi... 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye'de parlamento kapatıldığından, Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu toplantıları mecburen askıya alınmıştı.

Ne ki, 12 Eylül darbecilerinin has adamı, Müslüman Kardeşler'in göz bebeği Turgut Özal'ın ilişkileri yeniden canlandırmak için başvurması üzerine Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu'nun sekiz yıl aradan sonra 17 Ocak 1989’da Strasburg’ta yeniden toplanmasına karar verilmişti.

Bu toplantıyı izlemek ve Avrupalı parlamenterleri süregelen insan hakları ihlalleri üzerine yeni belgeler sunarak uyarmak için Strasburg’a gitmeye karar vermiştim. Vatandaşlıktan atılmış olduğum için Birleşmiş Milletler'in siyasal mültecilere verdiği bir belgeyle seyahat ediyordum. Siyasal mültecilerin Fransa’ya girişleri yıllardır tamamen serbestti. Ancak "teroristlerin ülkeye girişini engelleme" gerekçesiyle Fransa'ya girmek isteyen mültecilere önceden vize talep etme mecburiyeti konmuştu.

Toplantıya iki hafta kala Brüksel’deki Fransa Başkonsolosluğu’na başvurarak vize talebinde bulunmuştum. Belçika’nın resmi basın kartına sahip bulunduğum, ayrıca Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu’nca akredite edilmiş gazeteci olduğum için, Strasburg’ta Avrupa Parlamentosu'nun yapacağı bir toplantıyı izlememden daha doğal bir şey olamazdı.

Günlerce beklediğim, defalarca telefon ettiğim, hattâ Konsolosluğa bizzat gittiğim halde, vize talebime olumlu yanıt verilmiyordu. Strasburg’taki toplantının başlamasından bir gün önce müracaatıma yanıt verildi. Fransa’ya girmemde sakınca görüldüğü için bundan böyle bana vize verilemeyecekti.

Fransa'daki dostlarımın araştırmaları sonunda anlaşıldı ki, Fransız televizyonunda yaptığım ve Hürriyet gazetesinin de "ihanet" olarak suçladığı konuşmamdan ötürü Türk Devleti'nin yaptığı baskılar sonucu Fransa beni kara listeye almıştı.

Üstelik de, sosyalist cumhurbaşkanı Mitterrand'ın döneminde...

Dahası, cumhurbaşkanının eşi Danielle Mitterrand, Türkiye’de Kürt halkının ve azınlıkların uğradığı baskılara karşı en kararlı mücadele veren şahsiyetlerin başında geliyordu.

Madame Mitterand'ın başkanı olduğu Fransa Özgürlükler Vakfı, Paris'teki Kürt Enstitüsü’yle birlikte 14-15 Ekim 1989 tarihlerinde Fransa Dışişleri Bakanlığı salonlarında “Kürtler: Ulusal kimlik ve insan hakları” konulu bir konferans düzenlemişti.

Vakfın başkanı Mme Mitterrand’dan konferansa katılıp konuşmam için bana da şahsen bir davet mektubu geldi. Ne var ki, hakkımda uygulanan vize yasağından ötürü bu toplantıya da katılamadım.

Fransa'ya tekrar girebilmem ancak altı yıl sonra, 3 Nisan 1995 yılında Belçika vatandaşlığına kabul edilmemden sonra mümkün oldu.

Her daim olduğu gibi o dönemde de Türkiye-Avrupa ilişkilerinin Belçika kesimi Ankara'ya teslimiyetin damgasını taşıyordu.

1971 darbesinden sonra Avrupa ülkelerinde Demokratik Direniş örgütlenmesini iki yıl illegal olarak yürüttükten sonra İnci'yle bana Hollanda'da siyasal mültecilik hakkı tanınmıştı. Bu statüyle Brüksel'de Info-Türk ajansını kurmak üzere yaptığımız oturma ve çalışma izni alma girişimleri, Türk Devleti'nin "Avrupa Birliği'nin başkentinde aykırı bir ses çıkması"nı engellemek için yaptığı baskılar nedeniyle tam dört yıl kabul edilmemişti.

Yıllar sonra Fransa'nın engellemeleri nedeniyle seyahat serbestisi kazanabilmek için Belçika vatandaşlığı için başvurduğumuzda yine Türk Devleti'nin müdahaleleri yüzünden yıllarca uğraşmak zorunda kalmıştık.

Belçika Kraliyet Savcılığı, Türk istihbaratıyla işbirliğindeki Belçika istihbaratının hakkımızda vermiş olduğu menfi raporlara dayanarak vatandaşlık talebimizin Belçika Meclis'i tarafından onaylanmasını yıllarca engelledi.

Belçika Devlet Güvenlik Birimi (DGB) savcılığa verdiği raporlardan birinde red gerekçesi olarak bizim “yıkıcı faaliyetlerde bulunduğumuz”u, özellikle de 1986 yılından beri “terörist faaliyetleri çok iyi bilinen” PKK’nın basın toplantılarına katıldığımızı ileri sürüyordu.

Ancak ilerici ve demokrat milletvekillerinin kararlı mücadelesi sonunda bu engel aşıldı, Belçika Federal Meclisi'nin 3 Nisan 1995 tarihli oturumunda talebimiz alelacele gündeme alınarak Belçika vatandaşı olmamız kabul edildi.

Tüm bunları yaşamış bir gazeteci olarak bugün, işlediği tüm insan hakları ihlallerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarını hiçe saymasına, İstanbul Sözleşmesi'ni yırtıp çöpe atmasına rağmen, Avrupa liderlerinin binbir bahane uydurup Recep Tayyip Erdoğan'la ilişkileri sürdürmekte olması beni hiç şaşırtmıyor.

Ve de elli yıllık deneyimle eşe dosta diyorum ki, Türkiye'de demokrasi ve özgürlük mücadelesinde bir sonuç alınacaksa, bu Avrupa'nın ya da ABD'nin yardımı ve müdahaleleriyle değil, ancak Türkiye insanını temsil eden siyasal partilerin inançlı ve kararlı mücadelesiyle, mevcut islamo-faşist rejimi yıkmak için kenetlenip güçbirliği kurmasıyla mümkündür.

HDP'nin kapatılmasına karşı dokuz siyasal partinin, Birleşik Devrimci Partisi, Demokratik Bölgeler Partisi, Emek Partisi, Emekçi Hareketi Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve Yeşil Sol Parti'nin dünkü ortak açıklaması umut verici.

Ya gelecek parlamento seçim için sayısal iddia taşıyan CHP, İYİP, SP, DEVA ve GP?

Haşmetmeaplarının muhalefeti... Tayyip'in Türk ordusunu ve paralı islamcı teröristleri Suriye'de Kürt halkının, Kafkaslar'da Ermeni halkının üzerine sürmesine, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek verenler...

Utanç verici uyuşukluğunuzdan ne zaman silkineceksiniz?  

Unutmayın ki, parlamenter yaşamda bir parça onur kalmışsa, bunu sadece ve sadece HDP'nin yürekli direnişine borçlusunuz.

Dahası, insanlık onurunu da, tüm insanlığı Suriye'deki islamcı terör örgütü belasından kurtaran gerillaya borçlusunuz.