Cumhurbaşkanı Erdoğan, kabine toplantısının ardından bir dizi açıklamada bulundu. Her zamanki gibi, muhalefet ve tüm dünyayı kötüleyip kendisini övdükten sonra Rojava ile ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Bu arada güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinliğinde güvenlik alanı oluşturmak için yaptığımız çalışmaların eksik kalan kısımları için çalışmalarımızı yapıyoruz. Perşembe günü yapılacak Milli Güvenlik Kurulu'nda bu hususlar enine boyuna değerlendirilecek ve kararımızı alacağız.”

Aynı açıklamada Yunanistan Başbakanı Mitsotakis’e yönelttiği hakaretler, Washington’da beklediği itibarı görmemekten ne kadar rahatsız olduğunu açığa vurdu. Kendisine, Amerikan Başkanı Biden’dan bir telefon bile gelmiyor, üstelik İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto edeceği yönündeki açıklamalarına rağmen.

Oysa Mitsotakis Beyaz Ev’de ağırlanmakla kalmadı, Kongre’nin iki kanadının ortak toplantısına davet edildi, konuşması boyunca tam yedi kez ayakta alkışlandı. Bu konuşmayı yapmanın kendisine hiçbir zaman nasip olmayacağını biliyor, öfkesinin bir nedeni bu.

Suriye’ye yönelik son tehdidi, Biden’ın dikkatini çekip telefon almak için yeni bir hamle olabileceği gibi, Putin ile anlaşmalı bir girişim olabilir. Tıpkı İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerini veto kararı gibi. Erdoğan, Batı’nın en kritik döneminde NATO ittifakı ve dayanışmasını içerden yıkmaya çalışan Truva atı rolü oynuyor olabilir.

Bütün bu ihtimaller, başta Washington olmak üzere Batı başkentlerinde değerlendiriliyordur elbette. Ancak bu açıklamaların özellikle F-16 konusunda tavize yaklaşmış Kongre kanadında olumlu sonuç vermeyeceği aşikâr. NATO müteffikleri bir noktada Erdoğan’a verilecek tavizlerin bir sonu olmadığı gerçeğini görebilir.

Erdoğan’ın Putin ile kapalı kapılar ardında neler konuştuğunu bilmeyen NATO ülkeleri için Türkiye hala Karadeniz’de Rus yayılmacılığının önünde bir engel, Suriyeli ve Afgan sığınmacılar için bir depo ve istikrarsız bölgede otoriter bir bölgede nispi bir istikrar alanı olarak görülüyor. Kaprisleri bu nedenle kabulleniliyor.

Bunlar bugüne kadar çok yazılıp çizildi. Ancak yeni Suriye hamlesi farklı. Bu Albaylar Cuntası’nın Kıbrıs’ta Enosis darbesi, Arjantin Cuntası’nın Falkland’ı işgal girişimi gibi bir hamle olacağa benziyor ve muhtemelen bunu yapacak.

Yapmak zorunda çünkü içeride kredisi tükendi. Ekonomi yönetimi debelendikçe daha da batıyor. Enflasyonun gerçek rakamını bilen yok, açlık ve yoksulluk almış başını gitmiş durumda. Halka daha iyi bir gelecek vaad edemeyen Erdoğan’ın tek çıkış yolu savaş.

Yunanistan’la bir savaşa girmek isteyebilirdi ama Ukrayna Savaşı böyle bir ihtimalin bedelinin çok ağır olacağını gösterdi. Rojava’nın da bir bedeli olacaktır ama Yunanistan’la çatışma kadar ağır değil, bu bedeli kendisinden çok ülke ödeyeceği için çok da umurunda olmayacaktır.

Neredeyse tüm Rojava'yı hedef alan bir plan bu. Türkiye kamuoyuna o bölgeyi Türkiye'deki Suriyelileri yerleştireceği alan olarak "satıp", Eylül-Ekim gibi seçime gitmeyi deneyecek. Belki de, Rojava saldırısı seçim kampanyasıyla eş anlamlı ve eş zamanlı yürütülecek. ABD, olup biteni Ekim 2019'da varılan anlaşmanın ihlali olarak okuyacağından büyük ihtimal susmayacal, bu da yaptırımları uygulaması anlamına gelecek. F-16 planını tamamen unutulacak. İsveç-Finlandiya'ya NATO vetosu ve Rojava'ya saldırı, AKP hükümetinin ömrünü uzatma uğruna Batı'yla köprüleri yakmayı göze alması anlamına geliyor. Bu plan zor olsa da yeni savaş ile elde edeceği çok kazanç var:

  • Birincisi ve en önemlisi, olacakların ardından halkın önüne sandığı getirdiğinde kötü ekonomik koşulları fetih ve cihad duygusuyla unutturabilecek, en azından bunu deneyecek. Yakın geçmişte her seçim öncesi yaptığı Suriye hamleleri oylarını artırdı, yine aynı beklenti içinde olacak. Ya da yapmaya hazırlandığı seçim hilelerinin kılıfı olarak Suriye’yi gösterecek.
  • Muhalefeti yine arkasında hizalayacak. Tümü devlet partilerinden oluşan yerli ve milli muhalefet Erdoğan’ın arkasında duracak, Batı’ya meydan okuyacak ve seçim öncesi kendisine destek olabilecek kurumlarla zaten zayıf olan bağını tamamen koparacak.
  • Amerika’da aleyhine oluşacak havayı ve artık durduramayacağı Halk Bankası davası ile ortaya saçılacak bilgileri, “Türkiye’nin, milletimin çıkarlarını savunduğum için bana atılan iftiralar” diye örtecek.
  • Seçimle ilgili hile iddialarını da aynı şekilde Batı’nın Erdoğan düşmanlığı olarak en azından içeride geçersiz kılabilecek. Batı ile bağları en azından bir süre dondurduğu için Batı’dan gelecek tepkileri de önemsemeyecek.

İsrail’in Haaretz gibi bir gazetesi, dinamik bir demokratik muhalefeti varken Türkiye bunlardan yoksun. Partiler sivil değil, devletin partisi. İYİ Parti’ye son katılımları görünce bunun bir tercih değil, devlet ataması olduğu daha net anlaşılıyor. Tıpkı CHP’ye tepeden inme Genel Başkan Yardımcısı olan Öztürk Yılmaz gibi, partilerin yönetimleri hatta milletvekili listeleri belirli bir merkezden yönetiliyor.

Toplum, eğitim, siyaset ve medya bombardımanı sonucu Kürt meselesini anlama kabiliyetinden yoksun, dünyanın işi gücü bırakmış Türkiye’yi bölmeye çalıştığına ikna olmuş durumda. Medya deseniz, yakın zamana kadar ülkenin en itibarlı gazetesi kabul edilen Hürriyet’in logosunda “Türkiye Türklerindir” yazıyordu. Başka söze gerek yok…

Özetle, Erdoğan kendi istikbali için muhtemelen bu riski alacak ve Batı’nın tavizkar tutumuna güvenecek. Eğer ülkeyi perişan edecek bir yaptırım rüzgârı gelmez, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği karşılığında Rojava gözden çıkarılırsa, seçimde gelecek ekstra 6-7 puan ile beş yıl daha iktidarda kalabilme şansı var, diğer yandan bu planın zor ve muhtemelen altından zor kalkılacak bir senaryo olması muhtemel. Erdoğan bu kez baltayı taşa vurabiliyor olabilir...