Türkiye, tarih, arkeoloji ve ‘iki çanak çömlek’



Artı Gerçek

Bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin tarihinin, kültürünün, uygarlığının sürekliliğini kabul etmek durumundayız.


Artı Gerçek sitesi harika bir iş yaptı ve 26 Ekim günü sitede “Türkiye’de arkeolojik kazılara ayrılan bütçe giderek azalıyor” başlıklı bir haber yayımladı.

Bu konu ülkemizde çok az konuşulan bir konu ama belki de konuşulan diğer konuların hepsinden de önemli ve kurcaladığınızda konu nerelere gidebiliyor.

Biliyorum, Türkiye’nin gündemi çok sıcak, büyük hukuk ve demokrasi sorunlarımız var, sınırlarımızın güneyinde savaş var, fakirlik, işsizlik sorunları var, çevre sorunları var.

Ancak, tüm bu sorunlar var diye de bazı konuların tartışılmasından, gündeme taşınmasından asla vazgeçmeyelim; üstelik belki de yukarıdaki güncel sorunların uzun vadeli çözümü daha köklü sorunların çözümünden geçebilir.

Anadolu coğrafyası, buna Trakya da dâhil, dünyanın en köklü medeniyetlerinin beşiği.

Tarih, kültür, uygarlık süreklilik ister; bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin tarihinin, kültürünün, uygarlığının sürekliliğini kabul etmek durumundayız.

Bu topraklarda tarih 1071’de başlamadı; 1071’e gelindiğinde bu topraklarda çok sayıda büyük medeniyet çoktan doğmuş ve miadını tamamlamış idi.

İstanbul’un tarihi de 1453’de başlamadı.

Ancak, mevcut iktidar güçlerinin eğilimi Anadolu tarihini 1071’de, İstanbul tarihini de 1453’de başlatmak yönünde.

İşin biraz gırgır yanı, sözde seküler bir kesimin de 1071/1453-1920 dönemini bir parantez gibi algılamaları.

Aslında birbirlerine çok benziyorlar bu kesimler ama bugün konum bu değil.

Artı Gerçek’in haberinden öğrendiğimiz her sene devlet bütçesinden arkeolojiye ve kazılara ayrılan paranın eksildiği; kazıların çok büyük bir bölümü tamamlanamıyormuş ama Allah’tan yabancı iyi üniversiteler bizim tarihimize bizden daha meraklılar, daha özenliler de onların kazıları, onların kaynakları ve arkeologları ile devam edebiliyor.

Bütçe demek bir toplumun örgütlü siyasal yapısının kamusal kaynak tahsis tercihi demektir; demek ki, bizim siyasal yapımız arkeolojiye, bu toprakların kadim kültür ve tarihine kaynak ayırmak istemiyor, Allah akıl, fikir ve sağduyu versin.

İstanbul demek biraz da ve kısmen Bizans demek, ama, Bizans’ın asırlarca başkentliğini yapmış bu muhteşem Şehirde* üniversitelerde bir Bizans kürsüsü yok; Boğaziçi Üniversitesi bir ölçüde Şehrin onurunu bu alanda bir araştırma merkezi kurarak kurtarıyor ama onlar da bildiğim kadarıyla araştırma merkezi olarak diploma veremiyorlar, bizantolog yetiştiremiyorlar.

Şehrin en eski ve en büyük üniversitesi (sayısal olarak) olan İstanbul Üniversitesi’nde eskiden bir Bizans kürsüsü vardı ama bu üniversitenin gelmiş geçmiş en laik (!), en seküler (!), en çağdaş(!!!!!) rektörü bu kürsüyü kapattı; oysa yapması gereken üniversitenin geniş kaynaklarından fonlar yaratıp dünyanın en önemli arkeoloji ve Bizans tarihi ve sanatı bölümlerine doktora öğrencileri gönderip bu kürsüyü dünyada örnek bir kürsüye dönüştürmek olmalı idi.

Türkiye’nin yetiştirdiği çok önemli ve muhtemelen yegâne bizantoloğu olan Prof. Semavi Eyice’nin olağanüstü zengin kişisel kütüphanesine bile İstanbul Üniversitesi sahip çıkamamıştır ve bu zengin kaynaklar bugün bir vakfa emanet edilmiştir (İstanbul Research Institute), muhtemelen iyi de olmuştur.

Bu ifadelerime kızan İstanbul Üniversitesi yöneticisi olursa kendisini hemen sıkı bir dosya ile YÖK’e bir Bizans kürsüsü için başvuruya davet ediyorum.

Aynı dönemlerdi, dönemin Başbakanı Erdoğan da İstanbul metro çalışmalarının SİT alanları nedeniyle gecikmesi sonrası “İki çanak çömlek için metro gecikiyor” diyebilmiş idi. (Nisan 2011)

Erdoğan’ın “iki çanak çömlek” diye adlandırdığı ve İstanbul kazılarında ortaya çıkan arkeolojik bulgular İstanbul ve dünya tarihine ışık tutan ve konuyu bilenlerin ifadesi ile tarih yazımını değiştirebilecek bulgulardı.

İki çok farklı gibi duran, biri ileri laikçi, biri siyasal İslamcı iki isim, arkeoloji ve Bizans karşıtlığında hemfikirler; işin özünde birbirlerine ne kadar da benziyorlar değil mi?

Kendilerine muhafazakârlığa haksızlık yaparak muhafazâkar diyen siyasal islamcılar arkeolojiyi sevmiyorlar çünkü arkeolojinin bulguları ile kendi kimlik tanımlamaları büyük ölçüde, hele Anadolu topraklarında örtüşmüyor.

Yukarıdaki cümlede “muhafazakârlığa haksızlık yaparak kendilerine muhafazakâr diyenler” ifadesini kullandım çünkü muhafazakâr olmanın bir boyutu da tarihine tüm boyutları ile sahip çıkmak olmalıdır; bu sözde muhafazakâr arkadaşların türk ve islam geçmişlerini sahiplenmelerini anlarım, hiçbir itirazım yok, olamaz da, üstelik keşke sahip de çıksalar ama nerede, aynı zamanda bu toprakların daha da kadim medeniyet bulgularını sahiplenmedikleri, bu bulguları kendi kültürlerinin bir parçası saymadıkları müddetçe muhafazakârlıklarını da ciddiye almak zorlaşmaktadır.

Bizim sözde muhafazakârların türk ve islam tarih ve kültürüne de sahip çıkmadıklarının kanıtı üniversitelerimizdeki ilgili bölümlerinin, İlahiyat Fakültelerinin niteliklerinden belli; üstelik Türkiye artık bir Yahya Kemal, bir Tanpınar da çıkaramıyor.

Ayasofya orada dururken İstanbul’un Bizans geçmişini-kimliğini, Ahtamar kilisesi orada dururken de Van’ın ermeni geçmişini-kimliğini unutturmak isteyenlerin zavallılığı Süleymaniye orada dururken İstanbul’un Osmanlı geçmişini-kimliğini unutturmak isteyebilecek meczuplara benzerler.

İstanbul çok kimlikli bir Şehir, ne mutlu İstanbul’a.

*İstanbul için şehir kavramını kullanırken Şehir diye yani büyük Ş ile yazıyorum, zamanında Bizans da aynı şeyi yapmış İstanbul için Polis yani Şehir demiş; İstanbul özel bir Şehir.