Hayat, tecrübeden evvel kelimelerle karşıladı beni. Önce okuyor sonra anlamlandırıyordum sanki. Hayat tam kitaplarda anlatıldığı gibi değildi.  Hikâyeler, şiirler, romanlar fazla görkemliydi. Kelimelerin karmaşık yolculuğuna eşlik etme arzusu okumanın mahremiyetini gösterdi bana. Kitap sayfalarında kendimi ararken kimsenin anlayamayacağı yeni bir dil icat etmek istemiştim. Öyle bir dil yoktu ama herkesin zamanla keşfedebileceği özel bir “okuma dili” vardı. O haz okyanusunda, kelimelerle oynamak, farklı anlamlar yüklemek, başka kelimelerle buluşturmak, değiştirmek, tınılarındaki ahengi işitmek beni büyüttü.

Artık kendi hikâyelerimi hayal etmeye başlayabilir, tanımadığım insanlara kelimelerle dokunabilirdim. Hayatta kalmak istiyorsam okuma, yazma, anlatma ve hayal gücünü sınırlandırmama özgürlüğüne sahip çıkmalıydım. Kelimelerin dünyasına kendimi açma hevesim hiç geçmemeliydi. Sezgilerimle kavradığım ilk “özgürlük” anlayışı buydu. Özgürleşmeyle, özgürleşmiş benliğine sahip çıkmanın farklı olduğunu daha sonra kitaplar değil hayat öğretecekti.

Hayat, canlılık, dirilik gibi bilinen anlamlarının ötesinde dişi bir varlığı temsil ediyor. Dokunduğu her şeyi kutsayan, bütün tabiat varlıklarını tılsımlı bir tekerrürle içinden çıkaran, ömrü anlamlı kılan kelime ancak “hayat” olabilir. Efsaneleriyle, masallarıyla, mitleriyle, her dilde başka seslere dönüşen hikâyeleriyle, zamanı tazeleyen doğurgan vücuduyla emsalsiz bir kadın o; Hayat.

‘Hayat Hanım’ı ilk kez okuduğumda geçmişle gelecek arasında sıkışmış, şimdiyi dışlayan belirsiz bir zamanın boşluğunda asılı kalmış gibiydim. Ucunda ışık görünmeyen karanlık bir tünelde kendime bile tam açıklayamadığım endişelerle sürüklenirken yalnız olmadığımı hatırlatan o “yakın” ses umudu müjdeliyordu. İlk cümlelerle anlatıcının tekinsiz hayatına sızıvermiştim;

“İnsanların hayatları bir gecede değişiyordu. Her şey öylesine çürümüştü ki hiç kimsenin hayatı kendi geçmişinin köklerine tutunamıyordu. Herkes lunaparklardaki kukla hedefler gibi bir vuruşla devrilip kaybolma ihtimaliyle yaşıyordu. Benim hayatım da bir gecede değişti.” Romanın anlatıcısı, hayat sahnesindeki yeni rolüyle müphem hikâyesine davet ediyordu.

Bu gizemli davet, sadece romanlarda değil hayatta da cezbeder. Uzak ya da yakın, ötekini merak etmek her şeyden evvel içgüdüsel bir tepki. O basit soru her daim zihin kamaştırır; “Senin hikâyen ne?” 

Yola devam edebilmek için başkalarının kendi hayat hikayemizle kesişen gizli patikalarında iz süreriz. Bazen uydurduğumuz hikâyelerle hayatımıza uzak bir mesafeden bakarız. Sırlarıyla, göstermek istemedikleri zaaflarıyla kendilerini perdeleyen insanlar bunu yapar. Roman karakterleriyle kurulan ilişki bundan pek farklı değil. Kurmaca kişiler de bazen gerçek hikâyelerine ve sırlarına vakıf olamayacağımız insanlar gibi sayfalarda göründüklerinden daha çelişkili özelliklere sahip olabilirler. Hemingway bir röportajında “Hayal gücüne bir şey bırakılmadığı zaman okur sıkılır” diyordu.

Yaratıcısının “O benim sevdiğim kadın” diye tanımladığı Hayat Hanım’ı sevme sebeplerimden birisi, görünenin gerisinde ne olduğunu sorduran merak dürtüsünü canlı tutarak okurun zihin okuma arzusunu son ana kadar kamçılaması. Varoş bir televizyon stüdyosundan figüran olarak çalışan kadını, mesafeli çekiciliği, şefkatle okşayan alaycı tavrı, neşeli hafifliğiyle izlerken kederi üzerine kapanan yalnızlığının gerisinde ne olduğunu da anlamak istedim.

Edebiyat öğrencisi Fazıl gibi yakıcı mizahıyla beslenen konuşmalarıyla eğlenirken anlatmadığı hikâyesini merak ediyor, onun gibi Hayat Hanım’ın kederli yalnızlığına usulca sokulmak istiyordum. Ortak zihin okuma çabamız roman sanatının muğlak bir yerinde buluştu. O karşı koyamadığı güçlü bir tutkuyla çekildiği, sınırları aşan, zamanın genişliğini büyülü bir âna sığdırabilen Hayat Hanım’ı, kendini ve “yeni hayatını” tanımaya çalışıyordu. Ben onların sonu meçhul hikâyesiyle sürüklenirken zamanı, kim olduğumu, hayatın sıkıcı kurallarını unutup geçmişime dönüyordum.

“Yaşamın içsel iradeden yoksun ve tesadüflere açık olduğunu” henüz tam kavrayamamış bir edebiyat öğrencisinin bakışıyla, muhtemelen ne hayatta ne de başka bir romanda karşılaşmayacağımı anladığımda Hayat Hanım’ın menevişli cazibesine teslim oldum. 

Hayat Hanım, dili, zevkleri, sınıfsal ve kültürel aidiyeti itibarıyla yaratıcısını da zorlayabilecek bir karakter ancak güçlüğü bu özellikleriyle sınırlı değil. Kendisi de dahil herkesi ve her şeyi küçümseyebilen, dokunduğu insanları doğallığıyla huzursuz eden, tartışmaya, ikna etmeye tenezzül etmeyen, ölüme, mutsuzluğa, zenginliğin, iktidarın gücüne, korkuya, zamanın geçiciliğine kıvrak alaycılığıyla direnen “kapalı” bir karakter aslında. Hayatı böylesine küstah bir aldırmazlıkla reddeden bir kadını, okuyanın bir parçasını daima içinde taşımayı istetecek kadar “gerçek” kılabilmek pek kolay olmasa gerek.

Hayat Hanım, dikenli özellikleriyle bir insanın olabileceğinden daha fazlasını temsil ediyor. Hayatın kurallarını umursamayan Tanrıça edasıyla, insanı zaaflarıyla yüzleştiren bir kızgınlığa sebep olabileceği gibi her şeyi tutkuyla isteyişi ve her şeyden kolaylıkla vazgeçebilme iradesiyle, edebiyatın hayatı yansıtmaktan ibaret olmadığını da söylüyor. Kendini korumak için sığındığı acı ironisine rağmen içine çekildiği yalnızlığında onu “çıplak” haliyle görenler kendi “Hayat Hanım”larını yaratacaklar muhtemelen. Edebiyat, bu romanda olduğu gibi bazen hayatı bütün klişeleriyle yıkıp kurgusal gerçekliğin gücüyle yeniden inşa etmek anlamına da geliyor. Oyunun sihri orada. 

Oyunun bu romana özel parçalarından biri, bütünlüğe zarar vermeden edebiyatın ne olduğunu sorgulayan, tartışan bölümler. Üniversitedeki derslerden alıntılar içeren konuşmalarla hikâyenin akışından kopmadan buluşmak, edebiyatın arka bahçesinde dolaşmak isteyenlere düşündüren bir imkân tanıyor; Nermin Hanım ilk derste, “Edebiyat öğretilemez, ben de size öğretemem. Ben size edebiyat için çok gerekli olan bir şeyi, edebi cesareti öğreteceğim” diyordu. Ve sonrasında aynı netlikte cümlelerle devam ediyordu konuşmasına: “Başkalarının laflarını tekrarlayarak var olmaya çalışmayın. Cesur olun. Edebiyat cesaret gerektirir, büyük yazarlar ancak cesaretle yazanların arasından çıkar.”

Basit görünen derinlikli bir anlatımı sıra dışı bir hikayeyle buluşturmak, sadece bir tercih meselesi değil. Edebi cesaretin bir kısmı, yazarın hikâyesine güveninde ve alacağı muhtemel tepkilere aldırışsızlığında şekilleniyor. Bir yazarın ancak böyle bir “özgürleşme” bilinciyle karakterlerini sıkıca kucaklayabileceğini düşünüyorum. Bu romanda karakterlerin düşüncelerine, duygularına, yaptıklarına, sözlerine alan açan sahih bir tavır var. Yazar, kendi varlığını unutturup sahneyi onlara bırakıyor. Maceralarını bizim gibi merak ediyor. Karakterleri anlatmıyor, onlarla birlikte yazıyor romanı. Akıcılığıyla zenginleşen anlatım gücünü de bu yaklaşımından alıyor. 

“Hayat Hanım”ı ilk okuyuşumda yazarının edebi macerasını bir biçimde etkileyeceğini düşünmüştüm. İkinci okuyuşumda Hayat Hanım’ın benzersiz bir karakter olarak edebiyat tarihine kalacağına ikna oldum. Her iki yorumum hakkındaki son sözü, zaman ve hayat söyler elbette. Edebiyat geleceğe açılan sonsuz bir geçitte yarattığı karakterleri “ölümsüz” kılıp nesiller arasında dolaşabiliyor. Bu ihtimal ilk okuduğum romandan beri çocukça bir heyecanla sevindiriyor beni. Kanadalı edebiyat teorisyeni Northrop Frye, edebiyata dayalı bir inanç olmadığını hatırlattıktan sonra “Eğer edebiyatta okuduklarınıza inanırsanız, kelimenin gerçek anlamıyla her şeye inanabilirsiniz” diyor.

Benim ‘Hayat Hanım’a olan inancımda edebiyatın müziğini duyuran özel bir ses var. Fazıl’ın Hayat Hanım’ı parmak uçlarına basmış yürürken gördüğü bölümde o sesi işittim. Heseidos’un “ak topuklu tanrıçaları” anlattığı kitaptan bir dize gelmişti aklına.

‘Her nerde yürüse, yumuşacık ayaklarıyla bastığı yerlerden

Yemyeşil çimenler çıkıyordu’

“Bana yemyeşil geniş bir çayırlığı anımsatıyordu, yumuşacık, güzel, güneşin ışıklarına kadar uzanan bir çayırlık, sonsuz bir tabiatın içine o tabiatın ayrılmaz bir parçası olarak yerleşmiş: İçinden gelen doğal neşesi, tükenmez bir esintiyle dalgalanan çimenleri andıran yumuşak ve taze şehveti, hayata karşı yaz sabahlarına benzer, her şeye parlak bir hafiflik katan aldırmazlığı.” Başka bir bölümde Hayat Hanım’ın kahkahasında duyduğu masalsı sesleri de anlatıyordu.

Ahmet Altan’ın bütün deneme ve romanlarında okuma hazzını çoğaltan ses-anlam ahengiyle karşılaşmak mümkün ama bu romanın müziği farklı. Neşesi, umudu, isyanı, kederi ve ironisiyle karakterlerin hayatına eşlik eden buruk bir melodisi var.

Shakespeare zamanındaki şairler, sayfalara kelime yazdıklarını asla kabul etmez, şiirlerinin ısrarla müzik olduğunu söylerlerlermiş. Edebiyat temsil ettiği bütün değerlerin yanısıra benzersizliğini savunan “sestir” aynı zamanda. Eğer okuduğumuz hikâyeler, romanlar bize inanması güç olanı kabul etmememizi buyuruyorsa, edebiyatın hayal gücünü “gerçek” kılan, kendini gündelik dilden ayıran o sese de ihtiyacı var. Okuma tecrübeleri biriktikçe “sesin” okurla yazar arasında kurduğu özel bağı daha derinden hissediyorum. Ahmet Altan’ın insanı anlatmayı önemseyen edebiyat anlayışında üsluptan da etkili olan “sesin” varlığı bu anlamda önemli.

Edebiyat derslerinin birinde, edebiyatın özünün insan olduğundan bahsediliyordu. Dersi veren hoca tezinin çürütülmesine hazırdı. Okurken edebiyattan ziyade “insanın” özünü düşündüm. Zor olan insanın değişimiydi. Koşullar ve dış etkenlerle davranışlar, duyguları ifade biçimleri değişebilir ama özü değişmez bana göre. İnsan, en hoyrat savrulmalarda bile tohumun içinde saklı olan özüne sadık kalıyor çünkü. Kusurlu, uyumsuz, çelişkili karakterler yaratabilmek ancak onların değişebileceklerine inanmakla mümkün sanırım. İnsanın değişimini göstermeyi seven edebiyatın hayatla çeliştiği yer orası;

“İnsanlar kendilerinden başka her şeyi değiştirebiliyorlar, demişti. Bir tek kendilerini değiştiremiyorlar. Onların laneti de bu."

Bu romanda, özgürlük, edebiyat, tutku, ihanet, baskı, farklı topumsal kimlikler, sınıf çatışması, gerçeklik, aidiyet, zaman bilinci, duyguların değişen tabiatı, ölüm gibi temalara eşlik eden güçlü bir karakter daha var: Değişim. İnsanın değişmeye direnme sürecinde yaşadığı açık-örtük kırılmayı yazarın bakışıyla izlemenin okura farklı bir iç görü kazandırdığına inanıyorum. Yaşarken bütünüyle göremediğimiz parçalanmaları edebiyatın yankılarıyla hissedebildiğimizde ‘puzzle’ın eksik kalan parçalarını bulup tamamlanacağımıza inanıyoruz.

“Asla değişmeyeceğini sandığımız bir hayat dehşet verici bir kolaylıkla parçalanmıştı. Tanımadığımız bir boşluğun içine düşüyorduk ama nereye doğru düştüğümü bilmiyordum. Onu daha sonra öğrenecektim.”

Anlatıcı “değişimin” muhtelif biçimlerde sahne alacağı uyarısını en başta yaparak dramatik bir gerilimin içine sürüklüyor okuru. Medcezirli bir atmosferde giderek kötüleşen siyasi iklim nedeniyle el konan paraları, mülkleri, servetini kaybeden aileleri, yoksullaşmayı, kültürel çöküşü, baskıyı, korkuyu, özgürlüklerin kısıtlanmasını, adaletsizliği, toplumun çürüyüşünü hikâyenin doğal akışına zarar vermeden aktarıyor. Değişimin tezâhürleri, yoğunlaşan ilişki ağlarının gerisinde gerektiği kadar beliriyor.

Hayat Hanım, böylece hayatın kendisinden daha “büyük” görünüyor. Yaşama tutkusunun parıltılı ışığı her daim onun üzerinde dolaşıyor.

Asıl ilgimi çeken, arka planda akıp giden dönüşümün işaretlerinden ziyade genç bir erkeğin hissettiği değişme sancısını yaşama ve anlatma biçimi oldu;

“Ben ne zaman, ilk rüzgârda kırılıp yıkılacak bir dut ağacı gibi içten içe çürüyüp güçsüzleşmiştim. Bir başkasının beni beğenmemesi karşısında kendimi koruyacak o sağlam güveni nerede kaybetmiştim. İlk karşılaşmada canımı yakmıştı ve benim canımı yakmak için kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapmamıştı.

Yaşam alışlanlıklarının bozuluşu, farklı kültür ve sınıftan insanlarla karşılaşmak insanı sarsarak değiştirebilir. Bu kısmı telafi edilebilir belki. Esas ve ilk derin çentik, gençken alınan duygusal darbelerle atılıyor benliğe. Ve bazen hiç geçmiyor.

Fazıl, “Kabukları koparılmış iki kaplumbağa yavrusu olduğumuzu düşünüyorum” diye tarif ettiği, kendisi gibi geçmişini kaybetmiş Sıla’yla aynı değişim enkazının altında can çekişmiyordu. Tersine yabancılaştıkları hayattan kaçıp dünyayı sadece kendilerine ait olan kibirli bir “yerden” seyrediyorlardı. Edebiyat tarihi hocası Kaan Bey’in söylediği gibi “Edebiyat insan ruhunun sonsuzluğuna çevrilmiş bir teleskoptu.” Ve onlar birbirlerine sokularak, insan ruhunun yıldızlarını ve kara deliklerini izleyerek hayatta kalabileceklerine inanıyorlardı.

Fazıl’ı alışık olmadığı fırtınalarla savuran, cevabı dehşete düşüren sorulardan, değişimden çok Hayat Hanım gibi güçlü, çekici ve aşina olmadığı bir karakter karşısında yaşadığı çaresizlik. Bu sıkışıklık, duygusal acemiliğin neden olduğu sarsıntıdan daha tehlikeli bir gidişatı haber veriyordu. Mesele “kederli bir ağırlıkla” hatırlanacak bir kadının kesik izleriyle gelecekte nasıl yaşanacağı sorusuydu;

“Birisinin hayatına girdiğinde oradan girdiğin insan olarak çıkamayacağını henüz bilmiyordum. Hayatımı roman okur gibi, etkilenerek ama istediğimde duyguların çemberinin dışına çıkabileceğim bir güvenlikte yaşayabileceğimi sanıyordum.”

Yaralanmaya açık tehlikelerin, yakıcı tutkuların, belirsizliğin, mutsuzluğun, sürprizlerin peşinden sürüklenmenin bedeli ağır olabilir. Edebiyat bu çekimin doğasını ders vermeden anlatır bize. Orada iyi-kötü, masum-günahkâr, doğru-yanlış yoktur. Hayatın edebiyat kadar güvenli olmayışı, evet ürkütücü ama o tekinsizliğe rağmen insanı “sonuna” kadar gitmeye zorlayan cazip bir kışkırtıcılığı da var. Sevdiğimiz romanları da son sayfaya kadar benzer bir dürtüyle okumaz mıyız? O meşhur soru beliriverir zihinlerde; Peki, sonunda o karakterlere ne olacak?

Tutkuyu da aşkı da daha daha önce hiç yaşamadığını söyleyen edebiyat öğrencisinin korunaklı hayatına “esrarengiz bir galaksi” misali giren Hayat Hanım’la yaşadığı kaotik duygu yoğunluğu, “aşk” olarak tanımlanıyor. Kitabın arka kapağında da “aşkın dönüştürücü gücü” yazdığına göre öyle olabilir ama ben bundan çok emin değilim doğrusu.

Toyluğun, yaşam biçimi değişikliğinin, cinsel çekiciliğin, neşesiyle kendini perdeleyen gizemli bir karaktere duyulan merakın, özlemin, beklemenin, büyüme sancısının birbirine karıştığı fırtınalı açık denizde, tutunacak sağlam bir kaya bulmayan bir kazazede gibi sürüklenen Fazıl’ı izledim. O tesadüflerle, darbelerin zayıflattığı iradesiyle kendine bir kader inşa ediyordu. Hayat Hanım’la birlikteyken hiçbir şeye aldırmıyordu. Zamanın kabuğunu usulca soyuyordu. Ondan ayrılınca korkuları ve endişeleri geri geliyordu. Ve o çırpıntılı hayatında hislerinden, tecrübelerinden süzülenleri bir haznede biriktiriyordu. Bir daha onun gibi bir kadınla karşılaşmayacağını tam bilmese de derinden seziyordu.

Bütün bunların toplamına aşk denebilir elbette ama Fazıl’ın korkunç çalkantıların ortasında hissettiği eksiklik aşk mıydı gerçekten? Eğer aşk en geniş anlamıyla “yoksunluksa” ruha sahip olma arzusu tatmin edilmediğinde mi “aşk” olarak tanımlanıyor sadece? Yoksa insanı edebiyatta aramayı seven Fazıl, Hayat Hanım’la kendi katı gerçeklerine çarptığında oluşan çelişkiyi mi sevmişti?

Hayatı çok sevdiği belgesellerle anlamlandırmayı seven Hayat Hanım, “Hiçbir atom hiçbir atoma değmiyor” demişti. Sevişirken bile aralarında bir mesafe kaldığını söylüyordu. Filozofların, yazarların asırlardır farklı kavramlar ve teorilerle açıkladığı iki varlığın bir “bütün” olamama meselesini basit bir ifadeyle çıplak bırakmıştı; “Yeryüzünde hiçbir şey birbirine değmiyor, hiçbir insan bir diğerine dokunmuyor.” Onların durumunda sevişmek yalnızlığı oradan kaldırmıyor tersine onaylıyordu. Ama yine de istek hiç azalmıyordu. Gelecekte yüreğinde o isteğin tekrar canlaması için “yağmurların gelmesini bekleyen ölü bir ağaç gibi durduğunu” hissedecekti.

Fazıl’ın sevdiği edebiyat alıntılarından biri benliğini “sonsuz bekleyişe” hazırlıyordu sanki. İnsan kaderini sezer; Iris Murdoch’un “Aşk, hiç tükenmeyen birini bulmaktır” deyişine güvenmişti belki. Ne de olsa hayatı, edebiyatın parlak ışığından yansıyanlarla okumayı seçmişti. Kendimi onların yerine koyarak okurken, Proust’u düşündüm. O “İnsan sadece sahip olmadığını sever” diyordu. “İnsan sahip olmadan sevmeyi göze aldığında değişir. O artık başka biridir, diyordum” ben de.

Fazıl, hem Hayat Hanım’dan çarpıp kendisine yansıyan duygularla hem de okuduğu kitaplarla beraber değişiyordu. Öfkeyi, korkuyu, intikam isteğini, kıskançlığı, şehveti, aldatmayı, özlemeyi öğrenmişti. Ama duygularını tarif edemiyor, kendini anlamak yerine başkalarını anlamanın daha güvenli olduğuna inanıyor ve bunu kitaplar olmadan beceremiyordu. Ben de romanı okurken onunla birlikte kendi duygularımı, birbirlerinden kopuk düşüncelerimin dalgalanışını izliyordum.

İnsanı anlatmayı seven edebiyat “Hayat Hanım”da olduğu gibi her okurun kendi yorumlarıyla tamamlayacağı geniş sorular arasında dolaşıyor;

Hayatın zehirli gerçeklerini bilip aldırmamak mümkün mü? İyimser bir aldırmazlık, endişe tanımayan neşe neden rahatsız eder? İnsan sadece talep etmeyerek kendini özgür kılabilir mi? İki insan arasında usulca büyüyen, hiç kimsenin dahil olamayacağı yakınlık hissini “biricik” kılan nedir? Dürüstlük neden her zaman adaletli değildir? Bir “an” için bile olsa geçmişin tortusundan, gelecek kaygılarından arınabilir mi insan? Benzer acılar “bağlılığı” güçlendirir mi? Geçmişi öldürme arzusu duymadan birlikte yaşamayı öğrenmek mümkün mü? Aşk, arzuya ihtiyaç duyar ama her arzu aşk mıdır? Ruhu yeraltı yangınları gibi kavuran tutkular ömür boyu canlı kalabilir mi? Umutsuz bir bekleyiş, bekleyişin kendisinden daha güçlü olabilir mi?

Yazar biyografilerini çekici kılan nedir? İyi eleştirmen iyi yazardan daha zor mu bulunur? En eski mitlerden beri insanların hikâyelerinde neden şiddet var? Ve hayat yaşamaktan başka bir işe yaramaz mı gerçekten?

Ben has edebiyatın büyük sorulara mutlak cevaplar vermeyen düşüncelerle dolaştığına inananlardanım. Son soruya her okurun farklı bir cevabı olacaktır. Bana göre hayat, başarılması gereken bir “şey” değil. Hayatın amacı yaşamaktır. Tasarımı bunun üzerine kuruludur nihayetinde. Anlamı da yaşamaya değer kılan sebebi bulmakla, “anlama” çabasıyla çoğalır. Tıpkı yazının onu sevenler tarafından çoğaltılması gibi.

Edebiyat eleştirmeni Piglia,“Yazar, bir bakıma edebiyatın ne olduğunu anlamak için yazar” diyor. Romandaki edebiyat derslerinden birisi “İki temel ve sıradan gerçek, klişeler ve tesadüflerdir” cümlesiyle başlıyordu. Anlatıcının/yazarın bu düşünceyle bağlantılı isabetli yorumlarını, hayatı edebi açıdan daha iyi kavramakla ilgili olduğunu düşünerek okudum;

“Klişelerle tesadüflerin oluşturduğu sıradan gerçeklerin dışına çıkmaya değil, tam aksine iyice içine girmeye, derine, daha derine inmeye çalışmalıydık. Hayatın ve edebiyatın bir arada bulunabileceği yer orasıydı.”

Ahmet Altan’ın “Hayat Hanım”ı hapishanede yazması klişeydi. Romanı o hapisteyken okumam tesadüf. Hayatın ve edebiyatın “sıradan gerçeklerle” tuhaf ilişkisi sürprizlere açık. Her ikisini de cazip kılan bu bilinmezlik.

Hayat Hanım, Fazıl’dan bir an, tek bir an seçmesini ve o ânı hiç unutmamasını istemişti. “Her şeyi hatırlamaya kalkarsan, her şeyi unutursun” diyordu. 

Edebiyat, yazmak, roman okumak, bazen bitirdikten sonra onunla yaşamaya devam etmek “eğlenceli” bir oyun. Hafızamın boşluğunda solgun güz yaprakları gibi savrulan o anlardan birini kendim için seçtim;

Hayatı değiştirebilen önemli kırılmaları sessizlikle geçiştiren, hakiki duygularını eğlenceli hikâyelerle saklayan birini gülümseyerek uğurladıktan sonra o mısraları fısıldamıştım kendime;

Söz ölür
Dile geldiğinde
Diyor bazıları. 
Ben diyorum ki
Tam da o an
Başlar yaşamaya

Beni duymadı. Edebiyatla hayat arasında sıkışıp kalan sıradan gerçeklerin gölgesinde öldük. Eğer Pessoa’nın tılsımlı sözünü anlamış olsaydı belki yaşardık: “Şeylerin değeri varoldukları süreye değil, bıraktıkları etkiye bağlıdır. Unutulmaz anlar ve eşsiz insanlar işte bu yüzden vardır.”

Hayat, bir romanı yeniden okur gibi yaşanmıyor ama bir kitabı hayatı farklı yüzleriyle tanıyabilmek için yeniden okumak ve yeniden sevmek her zaman mümkün.


Hayat Hanım - Ahmet Altan / Everest Yayınları
* Şiir: Emily Dickinson Çev: Haden Öz