‘Biz geleceği dünden tanırız’ yazımı dün içimden tasarlamıştım. Aklıma geldikçe uzanarak yetiştiğim not defterine küçük notlar da tutmuştum. Bütün bunları geçmişe gidip gelerek yaptım, gençleşip tekrar yaşlanmak gibi zahmetliydi. Yatay yazdım, dikey notlar tuttum. Bıraksam alıp başını uzağa giderek konuyu dağıtacaklardı. Geri çağırsam beni duymayacaklarını düşündüm. Olanca ağır bir konu, bu yüzden sabah sabah yazının başına mı oturmuştum, yoksa yazı mı başıma oturmuştu, aralarında kaldım...

Eskiden, bugünlerin tersine kenar semtler ve sokaklar gençten yaşlısına varıncaya kadar direnenlerle doluyken, duvarlarında sloganların üst üste yazılı olduğu sokaklarda hangi kapıyı çalsak açılırdı. Ekmeklerini esirgemezlerdi bizden, sevgilerini, bizlere ilişkin kaygılarını. Çocuklar polis baskınında ele geçmeyelim diye evlerinin pencerelerinden gözcülük yaparken, büyükler bize solun bölünmüşlüğünden, bir türlü bir araya gelemememizden şikayetçi olurlardı. Üst üste slogan yazılmış duvarları işaret ederek fraksiyonların çokluğuna, sol fraksiyonların birbirlerine silah sıkmalarına getirirlerdi sözü. Onlar kendilerince dile getirerek önümüze koydukları birlik taleplerinde yerden göğe kadar haklıydılar. Her çaldığımız kapıda önümüze çıkan bu somut talepler yüzünden siyasetlerin teorik dergilerinde anti faşist mücadelenin birliği üstüne çokça yazılar yazılmıştı. Biz bu günleri sokağa fırladığımız yaşlardan beri, gece yarısı duvarlara afiş asmaktan, öldürülmüşlerimizi bin bin uğurladığımız zamandan tanıyoruz.

Dönemin etkin siyasetlerinden biri İspanya iç savaşını temel alarak ‘Faşizme ölüm, halklara hürriyet’ şiarını benimsemişti. İçinde yer aldığım hareket de Yunanistan direnişini esas alarak ‘Faşizme karşı omuz omuza’ şiarını benimsemişti. Yazılan çizilenler bize merkezi düzeyde bu konuda görüşmelerin yapıldığı, birlik adına adımların atılacağı, geliyorum diyen cunta heveslilerinin hevesini kursaklarında bırakacak türdeydi. 12 Eylül yenilgisinden sonra öğrenmiştik ki, onca teorik tespitlere rağmen her iki hareket merkezi düzeyde bir araya gelememiş, faşizme karşı birlik dergi sayfalarının satırlarında kalmıştı. Faşizme karşı ortak mücadelede bir araya gelmeyenler bir müddet sonra cuntanın işkence merkezlerinde, cezaevlerinde bir araya gelmişlerdi. Demem o ki, biz bu günleri üstümüzde defalarca eskitmekten tanıyoruz.

Biz bugünleri eskiden tanırız. 12 Eylül’den sonra, yani yenilip cezaevlerinde koğuşlarda üst üste istiflenip, tahtakurularıyla haşır neşir olduktan sonra kimlerin kimlerden devrim yapmasını bekledikleri de ortaya çıkmış, tartışılır olmuştu. Günümüze çevirerek anlatırsam eğer: Devletin zehirli diliyle ‘terörle aralarına mesafe koyarak’ Kürtleri demokrasi mücadelesinde her durumda yalnız bırakan düzen partileri; İsim olarak var olmak dışında başka özelliği kalmamış ‘sol muhalefet’ partileri; Kürtler ve bileşenleri sayesinde meclise girip bir noktadan sonra devletin onlara gösterdiği alanda siyaset yapmayı seçerek seçildikleri partiyle aralarına mesafe koyanlar, olası bir durumda topluca hapishaneye konulmaları durumunda ranzalarına uzanarak, tıpkı 12 Eylül cezaevlerinde olduğu gibi, Kürtlerin bu kötü gidişata izin vermeyeceği beklentilerini konuşacaklarına adım gibi eminim. Biz geleceği dünün üstümüzde bıraktığı kiri, pası ayağa kalkarak silkinip atmaktan tanırız.

Belki çoğumuz en kötü günlerin içinde yaşadığımız günler olduğunu, bundan kötü günlerin olmayacağını düşünerek bakıyordur Türkiye geleceğine. Bu psikolojik bıkkınlık ile tıpkı 12 Eylül öncesinde tüm topluma yaşatıldığı gibi kontra eylemler ve kargaşayla toplumun tümü terörize edilerek teslim alınıp, ‘gelenin gideni aratacağı’ duruma düşeceğiz. Hiçbir muhalif parti ve ittifakları iktidarı bir seçimle yollama yetisine sahip değil. Muhalefet partileri mevcut şer koalisyonunun onlara çizdiği alanın dışına çıkıp, Kürtler ve bileşenleriyle ittifak yapmaktan uzak durduğu sürece iktidarı alaşağı etme şansı yakalanamayacağı gün gibi ortada. Biz, söz konusu Kürtler olduğunda muhalefetin iktidar gibi davrandığını İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel üzerinden tanıyoruz.

Bu şer koalisyonu bir seçimle ya da kendi sonlarını kendileri hazırlasalar da onlardan sonra bizi özgürlük beklemeyecek. Devletin kolluk kuvvetleri tarafından göz altılara, sorgulara, mahkemelere, cezaevlerine yine buyur edileceğiz. Devletin insan ömrünü yiyen kapıları muhaliflere sonuna kadar açık olacak yine. Mesela hiçbir hapishane tümden boşaldığı için yıkılmayacak. Devlet kapısına düştüğümüzde ayakkabı bağlarımız, kemerimiz, dışardaki hal ve gidişimiz, gülümsememiz, canımız istediğinde evden çıkıp kalabalığa karışmamız, birini karşılayıp birini uğurlamamız, sevdiğimize kahvaltı hazırlamamız devlet alışkanlığı ile üzerimizden yaka paça sökülerek alınmaya devam edecek, ama haklılığımızı üstümüzden asla çıkaramayacaklar. Biz zulmü bize defalarca medeniyet olarak giydirmiş ‘cumhuriyetin’ gelip de bir türlü gitmemesinden tanırız.