Orta boylu, rüzgâr esse havalandı havalanacak zayıflıkta biriydi. Adı Mehmet’ti ama herkes ayakkabı boyacısı olduğu için ona boyacı Memo derdi.

Ermeni kırımından sonra büyük oranda boşalmış, Elazığ’ın Hüseynik köyünün Süt Kalesi Mahallesine Dersim’den göç ederek gelmiş olanlardandı Memo. Evleri, barkları, hayatları ellerinden alınmış Ermenilerin baykuş öten yurduna, hayat bulmak için taşını toprağını terk ederek göçen biri olarak mala-mülke konanlardan değildi Memo. Hem bu dünyaya hem hayatına tutunmuş bir kiracıydı Memo. Annesi babası hayatta mıydı, kardeşleri var mıydı bilmiyordum. Bu yazıyı yazarken sorup öğrenmek istediğimde, nerede yaşadığı bilinmeyen bir kardeşi olduğundan öteye gidemedim. Her birimizde bıraktığı anılarıyla, kendisiyle başlayıp kendisiyle bitiyordu Memo. Öyle Kısa...

Mevsim kışsa ayrı bir dertti onun için. Yoksulluğun rengine benzerdi Memo’nun ayakkabı boyayan, fırça sallayan elleri. Elleri cebinde bile üşürdü. Üşümek bütün yoksulların doğarak ilk edindikleri haldi, tıpkı bir türlü düze çıkaramadıkları hayatları gibi. Zengini vardı Elazığ’ın, kenar mahallelere serpilmiş gecekonduları, o gecekondularda oturan fakiri vardı. Memo bıçaklanarak öldürülmeseydi o gün ölüsü olmayacaktı Elazığ’ın.

Memo her sabah minibüse binerek Hüseynik’ten Elâzığ yoluna çıkar, bahçesinde çocukların hiç oynamadığı İmam Hatip Okulunun karşısında, Halı Okulunun tam önünde inerdi. Sabahın serinliği yüzüne, güneşi omuzlarına vururdu Memo’nun. Oradan yürüyerek 2. Harput Caddesi’nden Hozat Garajı'na, oradan da Gazi Caddesi'ne çıkarak şehre karışırdı. Vilayet binasının karşı kaldırımında yürüyerek, Gölcük Sineması'nın karşısındaki sokağa sapar, yaz kış atletle dolaşan Hozatlı lokantacının bulunduğu binanın en üst katındaki TÖB-DER’in kapısını açardı. Çay ocağının altını yakarak çay demler, lokalin temizliğini yapardı. Sadece işi değil, sorumluluğu da vardı Memo’nun. Hayat almanın adı ‘temizleme’ ye çıktığı o zamanlarda, Memo’nun hayatı kışın odun sobasını yakarak lokali ısıtmakla, yazın pencereleri açarak serinletmekle geçti, bıçaklanarak öldürüldüğü güne kadar. Bıçakların sessizliğine kurban gitti Memo.

Mart ayıydı, Memo’nun boya sandığını TÖB-DER’e sevinçle taşıması üzerinden epey zaman geçmişti. TÖB-DER’e giden öğretmen ve öğrenciler, TÖB-DER’in karşısındaki EDKD’ye* gelip giden her siyasetten devrimci gençler Memo’yu gülen yüzüyle tanıyor, selam alıp selam veriyorlardı. O zamandan sonra Memo, yaz dostluklarıyla serinler, kış dostluklarıyla ısınır olmuştu. Kavrulmuş bedeni ve o zayıf haliyle boya sandığını TÖB-DER’de bırakarak bizimle beraber mitinglere, cenaze törenlerine katıldı Memo. Yumruğunu havaya kaldırarak slogan attı bizimle. Polis tarafından kovalandı çoğumuz gibi. Her seferinde derneği TÖB-DER’e kan ter içinde döndü. Nuray Erenler’i uğurlayanlar arasında da Memo vardı. Onunla tüm polis ve faşist engellenmelerine rağmen İstasyon Caddesi'nden tren istasyonuna, oradan Sanayi Mahallesi'ne kadar yürümüştük. Ölümün her gün arkadaşlarımızı bizden aldığı zamanlarda Memo’yu hayatımızdan hiç eksilmeyecek, hep kalacak biri sanıyorduk. Bıçaklanarak öldürüldüğünde onu sevenler olarak topluca yanıldık...

Memo o gün yine alışkanlıkla evden çıkıp TÖB-DER’e varmıştı. Evden şehre gelirken dolmuş şoförü yavaşlayarak onu dolmuşa almıştı; Uzatılan ücretin para üstünü alıp cebine koymadan para eksildiğini fark edince üzülmüştü; Her sabah önünden geçtiği, içine kapanık İmam Hatip Okulu onu görünce daha da sessizliğe bürünmüştü. İmam Hatip Okulu perdelemeseydi eğer, bir sokak yukarıdaki Devrim Ortaokulu da onun ardından baka kalacaktı; Hep kapalı duran demir kapısıyla Halı Okulu, az yukarıdaki Beyaz Çeşme, bir ada gibi orta yerde duran şehitlik içindeki mezar taşları onun dolmuştan inip 2. Harput Caddesine saptığına tanık oldu; Caddeden şehrin merkezine inerken vitrin camları onun oradan geçip gitmesine alışkanlıkla baktılar, bilmediler o gün bir canın bir cam gibi kırılıp döküleceğini. Vitrin camlarını Memo’nun o gün bıçaklanarak öldürüleceğini bilseydi eğer peş peşe parçalanarak camdan kuma dönerlerdi, Memo akşam buradan geçip yine evine döner yanılgılarının kurbanı oldular. Her adım atışında ayaklarının altındaki kaldırımlar onun bir daha eve dönmeyeceğinin haberini verdi toprağa. Hozat Garajından bolca selam alıp selam verdiğini ve bunun onun son vedalaşması olduğunu bilmeden geçip gitmişti. Hayatın hep böyle devam edeceğinin gönül rahatlığıyla Gazi Caddesi'nde yürümeye devam etmişti. İncelemek için önünde durduğu, çok sevdiği film afişleri onun üstüne örtülmeyecekti bıçaklandığında. O filmde oynayan oyuncuların hepsini sinema perdesinden tanısa da, onlar sonsuza kadar onu tanımayacaklardı. Son günü olduğunu bilmeden geçip gitti. Yaz kış atletle dolaşan Hozatlı lokantacının verdiği selam almış, selamını vermiş olmanın rahatlığıyla apartmandan içeri girmişti. Basamak basamak çıktığı merdivenler, TOB-DER’in kapısını açmak için cebinden çıkardığı anahtarlar anlamıştı onun son kapı açışı olduğunu. Gıcırtıyla açılan dernek kapısı, dünden kalmış masa ve sandalyeler, içeri sinen sigara kokusu ve dolu kül tablaları onu o gün hüzünle karşılamışlardı.

Çay demledi, ortalığı toparladı, gelenlere çay servis etti, boşları topladı Memo. Gün öğlen oldu, öğlen onu görünce içinde bir kıyamet koparak lal oldu, Memo’nun ellerini tutup ‘Çıkma dışarı’ diyemedi. Acıkmak ona dışarı çıkıp her zaman yaptığı gibi karşıdaki fırından taze ekmek almayı hatırlattı, o da midesinin çağrısına uyarak dört kat aşağı inip fırına yöneldi. Parayı fırıncıya uzatıp taze ekmeği aldı, ekmek gördü onu. Döndü, geldiği binaya yöneldi, dönüp yönelmek gördü onu. Onu bekleyen üç faşisti beklemiyordu Memo. Beklemediğini gördü karşısında. Üç faşist Memo’nun cılız bedenini birer elleriyle kavrarken, diğer elleriyle sayısız defa bıçakladılar. Olduğu yere yığılan Memo ölmeden önce kendi kanının bedenini nasıl terk ettiğini gördü. Ölüsünün üstüne örtülen gazeteler gördü onu son kez. Elâzığ’ın üstüne kül yağdı ve kapattı o cinayetin üstünü. Diller kökünden kesilmiş lal, gözler dibinden oyulmuş kör gibi, bu cinayet hiç işlenmemiş gibi yaşam devam etti...


*Elâzığ Devrimci Kültür Derneği