Dünyaya ömrümüzle sınırlayarak bakıyoruz. Oysa bizden öncesi vardı, bizden sonrası da olacak. Biz geçmişten gelip geleceğe yürüyen birer faniyiz. Günah ve sevap, iyilik ve kötülük bize mahsustur. Bağışlayan ve esirgeyen tanrı değiliz ki asamızı vurduğumuz yerden hayat yeşersin. Nerede aklımıza, nerede kalbimize yaslanmamız gerektiğini bilmek bize bahşedilmiş. Yıldızlar ailesindeki dünyada canlıların efendisi, doğmakla ölmek arasındaki zaman diliminde kendi çıkarlarımızın kölesiyiz. Kaçan çobanın kovasındaki süt nerelere döküldüyse oralardan bembeyaz, süt gibi su fışkırdı. Gözelerden fışkıran sular birleşip bir ırmağın doğmasına neden oldu ve o ırmağa o çobanın adını verdiler, yeryüzüydü...

Ömrüme bakar gibi suya bakıyorum. Suda görünen bir ak sakallı “insanı insandan ayırmakla kalmadınız, suyu da sudan ayırdınız. İnsanlığın gittiği yerde ne olur söylemeyeyim bende kalsın ama sular gittiği her yere hayat verir” dediği için geçmiş ve gelecek arasında hiçbir yere bakmadan suya bakıyorum...

İnsan olarak, insanı insandan ayırmakla ve bunlara kırk kılıf geçirmekle kalmadık, suyu da sudan ayırdık. Peri suyu üzerindeki barajlar yapılırken kimsenin sesi çıkmadı. Hakeza Mercan suyu üzerinde yapılan baraj herkesin gözü önünde yapıldı. Oysa Munzur’u, Peri suyu ve Mercan suyunu kurtarmaya çalışmakla başlamalıydık. Neticede ‘Zararın neresinden dönersen kardır’ mantığına geldik. Yol ortadan ikiye ayrıldı ve ak sakallı atıyla uçup uçurumun diğer tarafındaki taşa basarak gözden kayboldu ama gönülden kaybolmadı. Ona inananlar her sonbahar atın nal izini taşıyan taşın başında mum yakıp adaklar sunarak kâinatın onlara hayat olarak verdiklerinin borcunu ödediler...

Her devir kendisiyle beraber zalim ve mağdurunu yaratır. Dünya bu halin kâğıt ve kalemden çok önce insanlığın acısını ağıtlar ve masallarla bugüne taşıma halidir. Zulüm geçmişini geleceğe taşıyan bu yazısız halimizi tıpkı insanı gömer gibi gömmeye çalışır. Zulüm gibi mağduriyet de devralınan bir mirastır. Bir kuşağın ödemekle bitireceği bir şey değil bu zulüm...

Devletin bölgeyi barajlarla bölüp parçalamak istediği gerçeğini hepimiz biliyoruz. Munzur Vadisinde binlerce endemik bitki olduğunu ve Gözelerin biz Dersimliler için kutsal bir mekân olduğunu da herkes biliyor. Bunların her biri Gözelere yapılmak istenilen düzenlemeye karşı durmak için yeterli gerekçedir. Unutmamak gerekir ki; bir ırmağı ne onu uzaktan özlemekle, ne kıyısında piknik yapıp çöplüğe çevirmekle, ne de sadece siyaseten öğrendiğimiz dille kurtarabiliriz. Ve dedi ki o ak sakallı “Kitaplar çoğaldıkça tanrılar azalacağına çoğaldı. Kurtarılmak kullara mahsustur, tanrılar kurtarılmaz.” Işığın şavkı suya değince gözden kaybolup gitti...

Soruyorum: O toprakların çocukları olarak bizler Ankara’nın dilini kullanarak ’iyi ve adil’ bir dünya kavgası adına yapılmış ama bir türlü tamamlanmamış asimilasyona aracılık yapmadık mı? Hak inanışlarına saldırarak, esirgemeyen ve bağışlamayan olmadık mı? Suçumuz üstü örtülecek cinsten değil, suçumuz bizden uzun boylu, suçumuz bizden ağır... İşte derdi pişirdiğimiz nokta tam da burasıdır.

Duaları vardı bizden öncekilerin ama çölde üretilip dağda tüketilen dualar değildi. Her dudakta bir başka sesle yeryüzüne çıkardı dualarımız. Bütün bunları yapan biz ‘kurtarıcılar’ neslinin şimdi suya bakıp kendimizi gözden geçirmemiz gerekmez mi? Uzun yoldan gelmişti ak sakallı. Atından indi ve topuğunu vurdu toprağa ve su fışkırdı, çevresi güllük gülistanlık oldu ve “Kar dağlara üç zaman yorgan olur. Üç zamanın bittiği yerde fırtına kopar ve uyanır toprak. Kar erir ve sel olur, koşar ırmaklara. Yıkarak yatağını temizler bütün ırmakların. Yeni bir hayat yeni bir yıkımla başlar. Tufan bunun içindi, bir türlü öğrenmedi insan...” der demez güvercin olup uçtu, gözden kayboldu gökyüzünde. Gözümü sudan ayırmadan bakıyorum...

Bizler değiştirildik, cumhuriyetin kurulmasından bu yana edindiğimiz reflekslerle davranan hale getirildik. Böyle olunca Dersim’i Tunceli’yle, ırmaklarımızı savunmayı da sadece Munzur’a indirgeyerek savunacak hale geldik. Oysa Osmanlıda haritada yerimiz bu kadar dar değildi. Çocuklarımızı imkânımıza göre İstanbul ve Avrupa’da okutabiliyorduk. Büyük şehirlerde derneklerimizi kurup gazetelerimizi kendi dillerimizle yayınlayabiliyorduk. En azından tek dilli, tek dinli hale getirilmemiştik o zaman. Cumhuriyetle birlikte tüm geçmişimizden koparıldık. İkinci sınıf vatandaşlığı ve onun reflekslerini erken kabul ettik. “Toplum bir gecede cahil kılındı” cümlesi haksız bir cümle değil. Alfabenin değişmesiyle toplumun yazılı geçmişiyle ilişkisi de tümden koparılmış oldu. Artık sürgünlerimiz Şam ve Kahire’ye değil, Paris’te ölmeye gidiyorlar.

Kimseye sormadan su gibi akıp geçti zaman ve geldik Munzur Gözelerinin devlet eliyle yeniden düzenlenmesine. Eğer Munzur Gözeleri varoluş tarihinden bu yana olduğu gibi korunsaydı bugün gözeleri savunmaya yerden göğe kadar hakkımız olurdu.

Ama mekânın bugünkü fiziki halinden de anlaşılacağı gibi çeşitli Ovacık Belediye Başkanlarının Munzur Gözelerine duvarlar yaptırıp, beton setler çektirmesi sonraki müdahalelere de hak kazandırmıştır. Devletin Dersim’i Tunceli yapma huyundan vazgeçmesini kimse beklemesin. Tıpkı akan su gibi zaman da geri alınamaz. Ama ‘Rızalık hakkı’ olarak bilinen, kendi mekânlarımız hakkındaki kararların katılımcısı olma hakkımızı daha örgütlü bir biçimde devlete muhalefet etmek en meşru hakkımız olarak önümüzde duruyor. O meşru hakkı hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak biçimde hayata geçirmek hepimizin boyun borcu olmalıdır. Dilerim bugün devletin Munzur Gözelerine müdahale etmesine muhalif olan kurum ve kişiler ileride o mekânı ticari bir işletme olarak işletmek amacıyla alttan dolap çevirmez...

Yıkılmış ve tek dalı yeşil kalmış bir ağacın yaprağından çiğ tanesi sabah güneşiyle eriyip damla olarak toprağa değer değmez yerden doğrulan aksakallı oldu: “İnsan uzun zamandır sadece kendi derdine düşmüş. Unuttu ışıkla karanlık arasındaki farkı. Kendi bedeni neyse de, dünyayı kötü kullanıyor insan. Geldiğim son sönmüş yıldızda gördüm, suların çekilip gittiği yerde hayat da acı çekerek bitti.” dedi ve eliyle gökyüzünde bir yeri gösterip ışık gibi göz kamaştırarak kayboldu. Gözümü Munzur’dan ayırmadım.