Her birimiz evde pişen yemeğe kaşık sallayıp bir günü diğerine bağlarken, dakika dakika yoksullaştıkça, hayallerimiz de o oranda küçülerek ‘Bunlar gitsin de, ne olursa olsun.’ gibi tek maddeye indi. Geleceğimize durmadan kaşık sallayanlara, iktidara yardım ve yataklık eden partilere elbette kalmaz bu dünya. Tarihsel ilerlemeler insan ömrünü tüketerek ilerleseler de, gün ay ve yıllarla kendini dışa vurmazlar. Yoksa taş devrinden cilalı taş devrine geçemez orada kalırdık sonsuza kadar. Bir başkaldırıya, bir halk hareketine belki pusu atılıp önleri on yıllarca kesilebilir ama onları sonsuza kadar yok edemezler. Sonuçta, taht bir yana şah bir yana düşer...

Dünya yapanın yanına kâr kalmaz. Onların halka yaşattığı yoksulluk, zulüm, sürgün ve soykırımlar yaşandığı zamanda kalmayıp her gece yaşlılarımızın dudaklarından kahır ve kıyamet öyküleri olarak önümüze dökülürler, her sabahla rüzgârın bile uğramadığı mezarlıklar gibi dudaklara gömülerek gelirler bizimle. Dünyayı bir yap boz tahtasına dönüştüren diktatörler iktidardan düşmeleriyle temize çıkamazlar. Onların zulmüne maruz kalanların adalet arayışları kuşaktan kuşağa devam eder. Diyarbakır’ın orta yerinde, üstü çıplak bir halde polis kurşunuyla öldürülen Kemal Kurkut’un ‘Öldürüldüğüne dair yeterli delil bulunamadı’ diyenler günü geldiğinde delilleri kararmaktan yargılanacaklar. Ölümleri bile temize çekemeyecek onları. Günü gelince, taht bir yana şah bir yana devrilir.

Halkın gönlünde taht kurarak iktidarını sürdürmek varken taş taş üstünde, baş baş üstünde bırakmadan 18 yılda halkın kendilerine olan güvenini yerle bir ettiler. Bu güven boşluğunu jandarma, polis, bekçi ve özel korumalarıyla toplam 500 bine varan silahlı güçle halka rağmen iktidarlarını güvencede tutma yoluna girdiler. Korku ne zaman kimin dalına yuva kuracağını o korkuyu yaratanlara sormaz. Güven yitiminden beslenir korku. Saltanat sürdürmek için yaratılan korku onu sürdüremez hale gelince ezilenlerin başını koyduğu yastıktan, iktidarlarını korku yayarak sürdürenlerin yastığına geçerek zalimleri uykusuz bırakır. Taş taşımaktan daha çok yorar, ölmekten beter eder korku.  O güne kadar edindiği mala mülke bakmaz, iktidarda kalmak için ardında bırakılan ölü ve yaralı sayısına bakar korku. İstanbul’da işkence edilerek öldürüldüğünde 28 yaşında olan Metin Göktepe bugün yaşasaydı eğer 55 yaşında, elinde silah değil fotoğraf makinası olan bir gazeteci olacaktı. Deklanşöre basanlar oldukça bir gün mutlaka taht bir yana şah bir yana savrulur...

Su ile insanın kaynama derecesi aynı değildir. Su atmosfer basıncında 100 derecede kaynayarak kabından taşar, etrafa sıçrar. İnsanlar ise sudan farklı olarak baskılar çekilmez hal alınca evinden taşar. Birinin altındaki ateş söndürülerek soğutulması mümkünken, diğerinin hakları verilmedikçe soğuması, evine dönmesi mümkün olmaz. Sönümlenmiş görünse de tecrübe edildiği için hep akılda tutularak yeri ve zamanı beklenir. Eylem zamanını direnenlerden çok, baskıların çekilmez bir hal alması belirler. Bir anda patlak veren ve o oranda suyun kendine yol bulup akması gibi akar. Gezi Direnişinde olduğu gibi Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerinin başlattığı direnişte bendini çiğneyip aştığı baskılara boyun eğmeme halidir. Bir diğer anlamda kendinden önceki direnişlere benzeme, kendini ona uydurma derdi taşımaz bu tür eylemler. Kalplerinde kuşların kimseye sormadan gökyüzünde sınırsız uçması gibi yeryüzünde özgürce yaşamak vardır. İnsan belki zincire vurularak bir noktada tutulabilir ama hiç kimse kalbe kadar gidip orayı kendine mekân tutan özgürlük arzusuna sınır çizemez. Berkin Elvan 15 yaşında polisin attığı gaz fişeğiyle ölmeseydi bugün kaşlarında kırlangıçların konup kalktığı 22 yaşında bir gencimiz olacaktı, kalbini yaşıtı bir kıza veren biri olarak kurşun acısı değil aşk acısı çekerek hayatına devam edecekti. Havada bir ‘Ah!..’ tır dolaşıp duruyor o günden beri. İçimizden kopup gelen bu ‘Ah!..’ düştüğü yerde sonsuza kadar kalmayacak elbet. Havalanmış bütün kırlangıçlar kaşlarımıza kondukları gün; taht bir yana şah bir yana devrilir mutlaka...

Öldürülmüşlerimiz, hayatları zulümle elinden alınmışlarımızı sadece bu satırlarda, gönderilip alınmış mektuplarımızda, gözyaşlarımızla kendini dışarı vuran duygularımızda taşımadık. Üzülmenin, kahrolmanın yetmediği yerde dağlara çıktık, dağlardan indik, suların aman tanımayan haline bıraktık kendimizi. Yine de yer yarılıp bizi içine alarak kurtarmadı, o acıyı evine bir evlat gibi alıp onunla yaşamayı reva gördü bize. 

Cemile Çağırga, Cizre’de öldürüldüğünde 10 yaşındaydı. Yaşasaydı bugün 16 yaşında, hayalleri olan, devletin haritada suç mahalli olarak işaretlediği, bizim hiç tanışmayacağımız, yaşadıkça büyüyüp serpilecek bir kızımız olacaktı. Nerede okuyacağını, hangi mesleği seçeceğini, kiminle evlenip çocuklarına ne isim vereceğini bilmeden yaşayıp gidecektik. Bıçak vursan kan akmaz denir ya, tam o haldir Cemile’nin başına gelen. Öldürülmekle kalmadı Cemile, cesedi annesinin elinde acısı gibi bozulmasın diye günlerce buzlukta bekletildi. Cemile devlet kuşatmasında evinin önünde vurulduğunda 10 yaşındaydı, yaşasaydı bugün 16 yaşında olacaktı. 16 yaşın beraberinde getirdiği ne varsa kendince yaşayacaktı. Gün gün büyümeyi aldılar ondan, annesinin saçlarını taramasını, kardeşlerini sevmesini alıp devlet tarafından öldürülmeyi verdiler ona. Alınmış hayatların tahsili olmuyor. Salt bu yüzden gün gelecek, taht bir yana şah bir yana devrilecek...

Kim anasının bırakın ölüsünü, yaşarken güneşin altında birkaç dakika beklemesini göze alır?

Ölülerini güneş altında bekleterek, ona uzaktan bakmayı hangi devlet resmi arşivlere taşır. Ar, edep, haya, arsızlık, haddini aşmak var mıdır devlet arşivlerinde. Devlet tarafından insan olmanın kıymetinin bilinmediğini göre, yaşaya geldik bugüne. Yaşadım deyip içimize basamak basamak indikçe insanlığa isyan ettiğimiz hallerimiz de, insan halinden utandıklarımız da olmuştur. Bundan da kötü. Pazara çıkarılsa cinayeti işleyenin bile sahip çıkmayarak insanlığın kendi içine çökmesine neden olan kocaman bir utanç. Taybet Ana, Silopi’de 19 Aralık günü komşusundan eve dönerken devletin keskin nişancıları tarafından hedef alınarak öldürüldü. Cesedi 7 gün boyunca sokak ortasında kaldı. Bırakın diğer bütün ayrıntıları. Bana kalsa dünya dönmekten vazgeçmeliydi bu cinayetten sonra. Olmadı, yine cinayetler işlendi yine ‘Devletin bölünmez bütünlüğü’ neden gösterilerek kadın, erkek, genç, çocuk demeden Kürtler bir bir hayattan çıkarıldı. Bu topraklarda eşit ve özgür yaşamak ortak amacımız olduğu gün, taht bir yana şah bir yana devrilecek...

İran’da bir su kıyısında ölüsü bulunmuş, yazıma başlık yaptığım Behrengi’ye yazılmış Zülfü Livaneli dizeleriyle bitireyim yazımı: Doğu dalga dalga vurdu / Taht bir yana şah bir yana / Behrengi' nin soluğunda / Taht bir yana şah bir yana...