Merkez Bankası’nın, pardon; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz indirimi iştahı uzun zamanadır bilinen bir gerçek. 

Fakat tüm dünyada artan enflasyon ve 2022’ye damgasını vuracak parasal sıkılaştırma adımları böylesine elle tutulur haldeyken, geçen hafta TCMB’nin 200 baz puan gibi agresif bir faiz indirimi ile Erdoğan’ın neden TL’yi savunmasız bırakmayı tercih ettiği hala tartışma konusu.  

Ekonomik nedenler gerekçe olmayınca faiz indirimine bağlı TL’nin değer kaybına açılan kapı çeşit çeşit komplo teorileri ile açıklanma çabası içinde.

Hafta başında bir kez daha belli oldu ki hiç o kadar uzaklara gitmeye ve devam edeceği anlaşılan faiz indirimlerine o kadar karmaşık açıklamalarla kafa yormaya gerek yok.  

Cumhurbaşkanı, sınırlı ekonomi bilgisi ve sınırsız iktidar isteği çerçevesinde kendisine kaynak sağlayan inşaat şirketlerinin isteklerini gerçekleştirmeye odaklanmış durumda.  Tercih ettiği yolun Türkiye’deki kalabalıkları fakirleştirdiği gerçeğini bir kez daha göz ardı etmeyi tercih ederek. 

Daha önce denenen, bir avuç yandaş inşaat şirketinden öteye kimseye faydası dokunmayan, hızla fakirleşmekte olan kalabalıkların borç seviyesini artıran büyüme modelini bir kez daha devreye sokmak için düğmeye basmış durumda.

Reuters’ın hafta sonu “içeriden bir kaynaktan aldığı bilgiye” dayandırdığı ve Halkbank tarafından yalanlanan haberle birebir uyum içinde, pazartesi sabah saatlerinde kamu bankaları TCMB’nin faiz indirim kararını takiben kredi faizlerinde indirim kararı aldı.

Tek bir yerden komut verildiğini yansıtan şekilde Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank'tan yapılan ortak açıklamada, 22 Ekim 2021 tarihi itibarıyla “kurumsal kredi faiz oranlarında” ürün ve vade yapısına göre 200 baz puana kadar indirim yapıldığı duyuruldu. Açıklamanın içindeki püf nokta “konut kredileri faiz oranlarında” ise 26 Ekim 2021 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 1 milyon TL altı tutarlarda %1,29, 1 milyon TL üzerindeki tutarlarda ise %1,34 faiz oranları uygulanmaya başlanacak oluşu. 

Konut piyasasında mevcut yüksek enflasyon ortamında büyük şehirlerde 1 milyon TL’nin altında kalan konut sayısı sınırlı.  Bu fiyat sınırı daha çok ikinci elde ve daha küçük şehirlerde yoğunlaşmakta.

Bu kredi faiz seviyelerinin konut piyasasında talebi patlatmaya yetmeyeceği daha önceki deneyimlerden biliniyor. Aylık konut kredi faizleri %1 ve biraz altına düştüğünde ancak konut piyasasında tozu dumana katan bir canlanma gerçekleşiyor. Bu canlanmaysa artan konut ve arsa fiyatları ile el ele geliyor elbette. Yani konut fiyatları enflasyonu ile.
Dolayısıyla TCMB’nin yüksek enflasyon ortamında zayıf TL’nin enflasyonist baskıları azdıracağını bilmesine rağmen faiz indirimlerine kasım-aralık aylarında “daha ölçülü” devam edeceği kararını da yine konut piyasası odaklı değerlendirmek gerekli.  

Şimdi basit birkaç matematik hesabı gerekli.

Kamu bankalarının 1 milyon TL altı konutlar için verdiği aylık %1,29 faizli kredinin yıllık seviyesi %15,5’larda.  1 milyon TL üstü konutlar için aylık %1,34 faizli kredinin yıllık seviyesi de %16,1 civarında. 

Kamu bankalarının kredi fonlama kaynakları ise önemli ölçüde mevduatlar kaynaklı.  Bankaların görev zararının sınırlı kalması için mevduat faizlerinin %15,5-16’nın da hızla altına indiğini izleyeceğiz önümüzdeki günlerde.

Yine kamu bankalarının ellerinde tuttukları hazine tahvillerinde; örneğin, 10 yıllık tahvilin faizi %20,5’ta. 
Demek ki kamu bankaları ucuz konut kredisi vermek uğruna bir taraftan mevduat sahibini enflasyona ezdirecek.  Bir yandan da tahvil piyasasından borçlandığında ve tabi bunun neredeyse 500 baz puan altına kredi vermeye zorlandığında kendisi bu işlemden zarar edecek.  Daha net ifadeyle, hem mevduat sahibi hem kamu bankaları bu işten zarar yazacak. 

Bu dengede kazanan tarafın ise müteahhitler olacağı görünüyor. En azından hesabın bu şekilde kurgulandığını anlıyoruz.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etrafında kümelenen bir avuç inşaat şirketi, hani banka bilançolarındaki sorunlu kredilerin önemli kısmının sahibi inşaat şirketleri, genelin zararına bu “faiz operasyonundan” fayda sağlayabilecek.

Bu trene özel bankaların yeni bir aktif rasyosu saçmalığı devreye sokularak zorunlu tutulmamaları halinde binmesi zor.  İşin matematiği özel bankaların bindikleri dalı kesmelerine uygun değil.  Konut piyasasından öteye yavaşlayan küresel büyümeyle beraber şirketlerin atıl kapasitesi artarken faizi düşürerek yatırımları büyütmek sınırlı etki yapacaktır.

İşin bir başka boyutu da elbette bu sefer kamu kredileri ile büyüme pompalanmaya çalışılırken arka planda değersiz TL ve buna bağlı olarak yüksek seyreden enflasyon.  Daha önceki denemelerde olduğu üzere merkez bankasının kamu bankaları üzerinden “gizleyerek” satacağı bir 128 milyar dolar rezervi yok.  

Son dönemde brüt rezervlerdeki artış swaplar hariç net döviz rezervlerini -37 milyar dolar seviyesine daraltmış durumda olsa da halen büyük ölçüde eksi rezervler yaklaşık 10 milyar doların ötesinde bir satışla TL’nin desteklenmesine engel.  
Böylesi bir kamu döviz satışının TL’yi daha da baskı altına alacağı da bir gerçek; 2020 yaz sonu bunu gördük.  Bu da TL’ye suni teneffüs yapılamayacağını, enflasyonun da mevcut %20 platosundan kolay kolay düşmeyeceğini anlatıyor.
Pandemi döneminde zaten borcu artan hane halkının ise yüksek enflasyon-düşük TL eşliğinde soluğu kesilmişken koşarak konut alımına bir 2020 yazı ölçeğinde yönelmesi gerçekçi değil. 

Döviz mevduatı sahiplerinin son bir yılda %22 değer kaybeden TL’nin yarattığı zenginleşme hissiyatı planın bir başka boyutu olabilir.  Bu kesim şimdi konut kredi faizlerinin inmesi eşliğinde döviz mevduatlarını satsa ve konut alımına yönelse bile söz konusu mevduatların sınırlı sayıda kişinin elinde olması bu planın tüm ekonomiyi çalıştırma olasılığını düşürmekte.

Özetle, Erdoğan yine bildiğiniz Erdoğan. 2022 ortalarında; belki daha öncesinde yapacağı erken seçimde para ve maliye politikalarının sınırlarını zorlayarak yeniden seçilme arzusunda belli ki.  

Fakat Cumhurbaşkanı arka planda Türkiye ve dünyadaki ekonomik koşulların değiştiği gerçeğini fena halde ıskalamakta.  Bu sefer kredi faizlerini düşürmekle ekonomik aktiviteyi canlandırması ve büyük ölçüde ekonomik sıkıntılara bağlı oy kaybını bu yöntemle terse döndürerek yeniden seçilme planı işe yarayacak gibi görünmüyor.