Demir Özlü’nün üç romanı üzerine (Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları, Derinlik, 1979; Bir Uzun Sonbahar, Koza, 1976; Bir Yaz Mevsimi Romansı, Ada, 1990; bu üç roman topluca YKY tarafından 2013 ve 2019 yıllarında iki kez basıldı) bir edebiyat sosyolojisi çalışması yapıyorum.

Üç romanın ortak temalarından biri de Selim’in (Demir Özlü) partiden (TİP) ihraç edilmesi ya da istifa etmek zorunda bırakılması.

Demir Özlü, o gençlik yıllarında bunun acısını nasıl çektiğini çok güzel anlatır romanlarında.

TİP’in tarihinde (1961 yılındaki kuruluşundan yalnızca üç yıl sonra,1964 yılında) gerçekten de, Fethi Naci, Doğan Özgüden, İsmet Sungurbey, Demir Özlü, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu, Ali Yaşar gibi eleştirmen, yazar, şair ve gazetecilerin, sırf parti tüzüğünün, entelektüelleri, gençleri ve doğrudan işçi olmayan tüm üyeleri öteleyen 53. Maddesine karşı çıkan bir dilekçe verdikleri için partiden topluca atılma olayı vardır (ayrıntılı bilgi için bkz: Doğan Özgüden, Vatansız Gazeteci-I, İnfo-Türk, 2010 kitabının 327-334 sayfaları).

O sırada, ihraç edilen bu üyelerin iyi niyetiyle fazla dillendirilmeyen bu olay, aslında parti yönetiminde ve çevresinde daha o zamandan çöreklenmiş bir grubun, parti içindeki her türlü eleştiri ve öneriyi idari tedbirlerle bastırarak geniş ve kucaklayıcı bir sol parti olan TİP’i, “işçilerin egemenliğini sağlama” gerekçesine sığınarak, sol entelijansiya üzerinde katı bir hegemonya kuran monolitik, bürokratik bir partiye dönüştürme çabası içinde olduğunu ortaya koyuyor.

Tarihe bakmadan, batıdaki sözünü ettiğimiz partilerde bu monolitik-bürokratik tarzın nasıl oluştuğunu anlamak mümkün değildir.

Aslında Lenin’in parti teorisi de, devrim için merkeziyetçi bir partiyi öngörüyordu başından itibaren. Fakat spontane, aşağıdan bir devrim olan Şubat 1917 Devrimi, her şeyi altüst ettiği gibi, Lenin’in Bolşevik fraksiyonunun (o sırada Bolşevikler henüz RSDİP içinde bağımsız çalışan bir fraksiyondular) merkeziyetçi yapısını da tamamen altüst etmese de oldukça sarsmıştı. Şubat’ın kendiliğinden, radikal ve aşağıdancı tarzından etkilenen, St. Petersburg’un Viborg bölgesi Bolşevik Komitesi (ki fabrikalardaki radikal işçilerden oluşuyordu), Bolşevik merkezi soldan eleştirerek, St. Petersburg anarşistlerine benzer bir tarzda ayaklanmacı bir yönelimi dayatmaya başladı.

Nisan’da Rusya’ya dönen Lenin, Bolşevik merkeze karşı bu eğilimin temsilcisi olarak ortaya çıktı ve Viborg rüzgârını arkasına alarak, Merkez’i işçi-asker yığınlarının istekleri doğrultusunda ayaklanmacı çizgiye “ikna etti”.

Bundan sonra olanlar, sürecin ayrıca tahlil edilmesini gerektirir, fakat Lenin, 1917 Ekim’inde Bolşevikler iktidarı alır almaz, yeniden merkeziyetçi çizgiye dönüp (Bkz: Gün Zileli, 1917-1918, Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne, Bilim ve Sanat, 2019; N. N. Sukhanov, 1917 Rus Devrimi, Çev: Gün Zileli, Edebi Şeyler, 2020), diğer muhalif unsurlarla birlikte Viborg bölgesindeki Obukhov ve Putilov fabrikalarının işçilerini bastırarak tek parti diktatörlüğüne yöneldi.

1921 yılının Mart ayında, Troçki’nin deyişiyle “devrimin onuru” Kronstadt Bahriyelilerinin isyanının bastırıldığı günlerde yapılan 10. Parti Kongresi’nde Lenin, hizip yasağı getirerek o zamana kadar parti içinde var olan görece özgür tartışmayı da ortadan kaldırdı ve bu karar, 1917 Ekim’inden sonra kurulan tek parti diktatörlüğü rejiminin Stalin’in tek hizip ve tek kişi diktatörlüğüne evrilmesinin yolunu açtı (Bkz: Gün Zileli, Sovyetler Birliği’nde Devlet Terörü ve Gulaglar, Kaos, 2021).

Hizip yasağı, komünist ve sol harekette bu tarihten sonra bir amentü ve geleneğe dönüştü ve dünyadaki bütün komünist partiler başından itibaren monolitik-bürokrat partiler olarak şekillendiler.

Bu yönelimin, Sovyetler Birliği’ndeki ve dünyadaki komünist partilerle ülkelerin entelijansiyası arasındaki ilişkilere etkisi yıkıcı oldu. Sovyetler Birliği rejiminin monolitik ortamında entelijansiya, Sovyet gizli polisi NKVD aracılığıyla sindirilip korkutuldu ve bu da sanat ve edebiyatta korkunç bir çoraklaşmaya yol açtı. Avrupa’daki komünist partiler ise, ellerinde elbette gizli polis gücü olmadığından, entelijansiyayı bastırma işlevini ideolojik aygıtları yoluyla yerine getirdiler ve bir hayli de başarılı oldular. Öyle ki, bırakın parti içindeki entelektüelleri bastırmayı, parti dışındaki J. P. Sartre gibi entelektüelleri bile kısmen susturmanın ve partiye karşı uzlaşmacı bir tavır almalarını sağlamanın üstesinden geldiler (Bkz: Gün Zileli, Sartre İkilemi-Entelektüel Neden Susar? Fol Kitap, 2021).

Türkiye İşçi Partisi (TİP), bu tür monolitik ve hegemonyacı partilerden bir hayli farklı, bütün sol eğilimleri bağrında toplayan, entelektüelleri bütün farklılıklarıyla kucaklayan, bir anlamda bir “havuz” partisiydi ve bu, TİP’in en özgün ve olumlu özelliğiydi. Ne yazık ki, TİP yönetiminde de, partiyi, “işçi sınıfı” adına, örneğin Fransız Komünist Partisi (PCF) gibi entelijansiyayı baskı altına alan monolitik bir partiye dönüştürmek isteyenler harekete geçmiş ve ihraçlara girişmişlerdir. Hem de 1964 gibi erken bir tarihte. Kucaklayıcı bir parti olarak 1960’larda gelişme istidadı gösteren TİP, hem yönetiminin bu tür monolitik uygulamalarıyla hem de TİP’e karşı esas olarak dışardan yıkıcı bir çizgi izleyen MDD’cilerin saldırgan tutumlarıyla 1970’lerde çöküşe gitmiştir.

www.gunzileli.net

[email protected]