Son zamanlarda AKP’nin havuz medyasının gündeminde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed El Nahyan'ın “Türkiye’ye düşmanlığı” yer aldı. Sebepsiz değil elbette. Çünkü dünyanın korona virüsü ile meşgul olduğu ve kamuoyunda Ortadoğu gündeminin adeta donduğu bir dönemde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) öyle bir çıkış yaptı ki, Suriye gündemi üzerindeki buzları kırdı ve önemli tartışmalara sebep oldu. Üstelik tartışmalar sadece Suriye ile sınırlı değil. AKP’nin Libya’daki çatışma alanından uzaklaştırılmasından, Suriye’de ayağının altındaki halının çekilmesine kadar varan bir ajandayla Suriye sahasında aktif olma arzusunu yansıtıyor. Bu yüzden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 12 Mayıs günü, Birleşik Arap Emirlikleri'ni (BAE) “Türkiye’ye saldıran yeni bir düşman” olarak ilan etti. Bakan, BAE’nin Libya ve Yemen'deki faaliyetlerine yönelik şunları söyledi: "BAE, Mısır ve Fransa, Hafter'e en güçlü desteği veren ülkeler. Abu Dabi yönetimiyle bazı ülkeler, tüm bölgeyi istikrarsızlaştırmak için çalışıyorlar. Abu Dabi, Yemen'i de bölmeye çalışıyor. Bize açık açık saldırmaya çalışıyorlar.”

Peki, ne oldu da BAE, AKP medyasının gündemine “yeni-birinci sınıf düşman” olarak girdi? Çavuşoğlu’nun bu demecinden iki gün önce Fransa, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de katılımıyla bir telekonferans görüşmesi gerçekleşmiş ve Türkiye aleyhinde kararlar açıklanmıştı. Beş ülke, Türkiye'nin Libya'daki faaliyetlerinin "Libya'nın komşuları, Afrika ve Avrupa'nın istikrarına bir tehdit oluşturduğunu" söylediler ve Türkiye'nin Libya'daki varlığını kınadıklarını paylaştılar. Beş ülke, Türkiye'nin Akdeniz'deki petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin, Kıbrıs’ın ilan ettiği münhasır ekonomik bölgesinde gerçekleştiği gerekçesiyle uluslararası kanunlara aykırı olduğunu öne sürdüler. Keza Türkiye ve Libya arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair mutabakat ile güvenlik ve askeri işbirliği alanlarını kapsayan anlaşmalarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu dile getiren söz konusu ülkeler, mutabakat muhtırasının "üçüncü ülkelerin egemenlik haklarına müdahale edemeyeceğini, bu anlaşmaların deniz hukukuna uygun olmadığını ve üçüncü ülkeler için yasal bir yükümlülük doğuramayacağını" ileri sürdüler. Bunun üzerine Çavuşoğlu, "Abu Dabi yönetimiyle bazı ülkeler, tüm bölgeyi istikrarsızlaştırmak için çalışıyorlar" ifadesini kullandı. Peki, BAE’ye yönelik bu öfkenin sebebi, Libya’da Türkiye hamlesinin karşısında yer almasıyla mı sınırlı, yoksa son zamanlardaki ataklarıyla Suriye’de de AKP’nin önüne taş koyması mıdır? Öyle görünüyor ki BAE, son günlerde sadece Libya’da değil, artık Suriye’de de görünür hâle gelen Türkiye karşıtı bir yol izliyor. 

ŞAM’LA BOZULAN İLİŞKİLERİ ONARMANIN ARDINDAN BAE’NİN ARTAN ROLÜ

Türkiye’nin Suriye ve Libya politikalarına karşı cephe alan Suudi Arabistan, BAE ve Mısır, artık Suriye'nin Arap Ligindeki yerini almasının zamanının geldiği yönünde bir eğilim içine girmişlerdi. Yani Suriye'yi izole edenler, artık Arap dünyasının yeniden Suriye ile ilişkilerini normalleştirmesi gerektiğini dile getiriyorlardı. Ama esas hamle Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra geldi. AKP'nin Libya politikası karşısında tutum alan bu üçlü, Fransa ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ortak hareket ediyor, ama özellikle BAE Türkiye'nin Suriye'deki varlığını ve idaresi altındaki cihatçı grupları da masaya yatırmaya başladı. Bu doğrultuda BAE Emiri bin Zayed'in İdlib'deki Türkiye yanlısı militanlara karşı Esad'a destek verdiği ve bunun için 3 milyar dolar teklif ettiği iddia edildi. Hatta Suriye ordusunun özgürleştirdiği bölgelerin yeniden imarı için de söz vermiş… 

Belli ki BAE, Türkiye’nin Suriye’deki varlığını sonlandırmak ve Türkiye yanlısı cihatçı grupları tasfiye etmek istiyor. Oysa çok değil, 2 sene önce Suriye’de ABD’nin yerini almaya heveslenen BAE, Trump’ın Arap NATO’su projesini desteklemişti. Peki, ne oldu da BAE (ve dolayısıyla müttefiki olarak Suudi Arabistan), Türkiye ile birlikte yıkmak için uğraştıkları Şam yönetimine bu kez “Türkiye karşıtı” bir teklif getirdi? 

Hatırlanacağı üzere Trump, "ılımlı" Arap liderlerle Riyad'da bir araya gelerek "stratejik bir Orta Doğu ittifakı" kurdu. Bu ittifakı bir Arap NATO’suna dönüştürmekti hedefi. Gerçi isminin Arap NATO’su olması, bunun salt bir Arap ittifakı olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü temel hedef, “Şii-İran tehdidine karşı güçlü bir bölge ittifakı” olarak belirlenince, bu oluşumun merkezinde İsrail de yer aldı. Ancak yine “ismi Arap NATO’su olduğu halde, İsrail gibi Arap olmayanları kapsamasına rağmen”, Türkiye’yi ve bir Arap ülkesi olan Katar’ı kapsamadığını hatırlayalım. Bu proje, Trump’ın “taze başkanlığının bir hevesi” olarak başladı ve sonra sürüncemede kaldı. 2019’da Arap NATO’su kurma girişiminin ciddiyetine dair kanıtlar oluşmaya başladı. Beş ya da altı Arap ülkesinin bu oluşuma katılma maliyetini üstlenmeye istekli oldukları görüldü. Daha önemlisi, ilk maliyet ödemesini Trump tahsil etti, geriye kalan ödemelere de vade konuldu. Fakat yine de bir bakımdan Arap NATO’su ölü doğdu denilebilir. Çünkü Mısır çekildi. Gözlemcilere göre Mısır’ın bu oluşum içinde yer almak istememesinin temel sebebi, Suudi Arabistan liderliğindeki bir mezhep savaşından Trump’ın zafer vaat eden beklentilerine güvenmemesidir. Görünüşe göre Mısır ordusunun yer almadığı bir “Arap ordusu” mümkün olamazdı, ama buna rağmen Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri bu projenin en heveslileri olmaya devam ettiler. İsrail’in güvenliğini garanti altına almak için kendisinin yerine Suriye’de Arap NATO’sunu konuşlandırmayı planlayan Trump da bu heveslilere güvenmeye devam etti. 

O zamanlar Arap basınında yer alan iddialara göre Suudili ve BAE’li askeri ekipler, Menbic’e kadar Suriye-Türkiye sınırlarını teftiş ederek, ihtiyaç duyulan kuvvetlerin türünü ve sayısını belirleme keşifleri yaptılar. ABD’nin bu oluşumdaki amacı gayet açıktı; İran’ın Suriye’deki etkisini azaltma ve kendisinin yerine uzun vadede bu amaca hizmet edecek bir “garantör kuvvet” bırakma… Ama teori aşamasında olduğu halde Trump bunu “başarı” olarak sunmuştu. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’a “Suudi Arabistan’ın Suriye’nin kuzeydoğusundaki acil istikrar ihtiyacına desteği için” teşekkür bile etmişti!.. Çünkü Veliaht Prens, ABD’ye bu taşeronluk rolü için peşin ödeme yapmıştı… Ancak boşuna bir ödeme oldu ve işler ters döndü. Çünkü Trump beklenmedik bir zamanda ve ücret ödeyen bu müttefiklerinden habersiz olarak Suriye’den çekilme kararını açıkladıktan sonra, Fırat’ın doğusunda ABD’nin yerini Arap NATO’sunun alması beklenirken, sınır hattında da olsa, o yer Türkiye’ye devredildi. Bundan sonra Suud ve BAE’nin Türkiye karşısındaki radikal projeleri beklenir hale geldi, ama keskin çıkışlar, Türkiye’nin açıktan ve tezkereli Libya müdahalesinden sonra görülmeye başladı.

BAE’NİN SURİYE DOSYASINDAKİ ETKİNLİĞİNİN SIRRI: TÜRKİYE’Yİ TASFİYE ETMEYE Mİ ÇALIŞIYOR?

Korona virüsün siyasi gündemin üzerini örttüğü bir dönemde Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed, Yemen’den Libya'ya kadar ve en son Suriye gündeminde görülmemiş bir aktiflik sergiledi. Bu hareketlilik akla şu soruyu getirdi; BAE, Türkiye’yi Suriye dosyasından tasfiye etmeye mi çalışıyor? BM’de görevli BAE’li bir diplomata dayandırılan bu yöndeki iddialara göre Şam elçiliğinin tekrar açılmasından bu yana Suriye’de kabul görülme durumundan yararlanan bin Zayed’in bu yönde bir Suriye dosyası var ve 2011’den bu yana ilk kez Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la telefon görüşmesi yaptı, özellikle Türkiye destekli muhalifler konusunda yardım teklif etti. 

Bilindiği gibi Türkiye-BAE çatışmasının açığa çıkmasının ardından, Türkiye yanlısı muhaliflerin BAE ile ilişkileri kötüleşmişti. Esad ile Bin Zayed arasındaki telefon görüşmesinden sonra ise özellikle Suriye müzakere heyeti bütün oklarını BAE’ye yöneltti. Çünkü iddiaya göre muhalif heyet, BAE’nin Anayasa komisyonu çalışmalarına da Şam lehine müdahil olmak istediğini biliyor…

MUHALEFETİ YENİDEN YAPILANDIRMA VE TÜRKİYE YANLISI MİLİTANLARI TASFİYE ETME PLANI

BAE, Suriye muhalefetini eskisinden tamamen farklı bir şekilde yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bunu, eski muhalif figürleri yeniden öne çıkararak ve Suudi Arabistan tarafından dolaylı olarak onaylanan geçmişteki yüksek müzakere kurulunun benzerini yeniden canlandırarak yapmak istiyor. Hatırlanacağı üzere Riyad Heyeti olarak bilinen ve Cenevre görüşmelerine Suriye muhalefeti adına katılan Suriyeli Muhalif Yüksek Müzakere Komitesi, o zamanlar Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından destekleniyordu. Şimdi bu grup Suudi Arabistan’ın desteği ile varlığını sürdürüyor ve geçtiğimiz Aralık ayında Riyad’da toplanarak yeni müzakere heyeti seçti. İşte bu yeni heyet seçiminin BAE’nin (ve Suudi Arabistan’ın) “yeniden Şam’a yakınlaşmak” istemesiyle doğrudan bir ilgisi olduğu iddia ediliyor.

Şu anda BAE'nin istediği, Şam’ın da kabul edebileceği ‘yeni muhalefet figürleri’ni öne çıkarmaktır. Bunların bazıları eskiden muhalifler içinde yer almış, bazıları ise önceki yıllarda göz ardı edilen ve bir şekilde sürecin dışına itilen isimlerdir. Yıllardır Dubai'de yaşayanlar var ve BAE, bir sonraki aşamada bunların rol almasını istiyor. Ve iddialara göre, son Riyad toplantısındaki yeni heyet seçimi, “müzakere heyetinin yeniden şekillenmesi” planına göre yapıldı. Bundan sonra BAE, özellikle Cenevre’de başlayan Anayasa görüşmelerindeki tıkanıklığın Şam lehine çözülmesi konusunda aktif bir tutum alma isteğini Şam’a iletmiş. Şöyle ki; Şam’ın önceliğinin terörle mücadele olduğu biliniyor. Muhalifler ise Şam’ın terörle mücadele şartını geri çekmesini istiyorlar. Tam da bu noktada BAE, Suriye’nin terörle mücadelesine hem maddi hem de manevi destek sunuyor, sonraki adımda da “yeniden yapılandırılan muhalefet” ile müzakere sürecinde etkin olmak istiyor. Bu adımın tümüyle Türkiye’ye karşı olduğu açıktır, çünkü Türkiye yanlısı muhalefeti tasfiye ederek, aslında Ankara’yı Suriye dosyasının dışında tutmak istiyor.

BAE şimdilik böyle bir ajandayla etkinliğini arttırmış durumda, ancak bu çabaların önündeki engellerin de farkındadır. BAE’li diplomata göre bu engeller, hem Suriye sahasındaki diğer muhalifler hem de Şam’ın kendisi... Ama BAE, Suriye krizinden çıkmak için Şam’ın bu formüle onay vereceğine güveniyor!..

Peki ya Rusya ve ABD gibi faktörler bunun neresinde? ABD’nin Suud-BAE ikilisini Arap NATO’su projesiyle Suriye’ye konuşlandırma fikrinin geçmişte kaldığını söyledik. Bunun yerine son zamanlarda ABD’nin “Kürtleri birleştirme” girişimi konuşulmaya ve buna dayanarak “Suudi Arabistan sponsorluğunda bir ‘Kürt ordusu’ kurma” iddiası dolaşmaya başladı. Fakat siyasi analist İbrahim Mustafa Kaban’a göre bu iddia ile ilgili resmi bir şey yok. Ama “Türkiye ve Katar'ın Suudi eksenine yakın silahlı muhalefeti tasfiye etme girişimlerini engellemek amacıyla bazı Körfez ülkelerinin SDG'ye yakınlaşmaları” söz konusudur. 

Rusya’nın tutumuna gelince, adı geçen kaynak, Rusların BAE girişimine itiraz etmediğini, çünkü doğrudan kendisinin teşvik ettiğini söylüyor.

RUSYA’NIN KÜRLERLE İLGİLİ YOL HARİTASINDA KÖRFEZ ÜLKELERİNİN YERİ

Geçtiğimiz aylarda Rusya’nın, Suriye'yi çatışma aşamasından istikrar aşamasına taşıma konusunda “uluslararası kabul edilebilir bir çözümü” Körfez ülkeleriyle görüşmeye başladığını gördük. Ortadoğu uzmanı Rus analist Anton Mardasov’a göre Rusya, bu yılın başından beri BAE ve Suudi Arabistan'ı Suriye politikalarına çekmenin yollarını araştırıyordu. 23 Ocak’ta Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la Suriye krizini görüştü. 4 Şubat’ta Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov BAE ve Umman’ı ziyaret etti. O zaman Lavrov, Suriye konusunda BAE’yle aynı fikirde olduklarını söylemişti. Sonra yine 11 Şubat'ta Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Narışkin, Umman ve BAE’yi ziyaret etti. Bu ziyarette özelde İdlib, genelde Ortadoğu'da güvenlik krizi görüşüldü. Ve hatırlayalım ki Şubat ayında, İdlib'deki savaş gerilimi en üst seviyeye ulaşmıştı. Tam da bu zamanda Rusya’nın Suudi Arabistan ve BAE’ne yönelen diplomasi trafiği fazlasıyla dikkat çekti. 

Bu trafiğin ardındaki hedefler nelerdi? Rus uzmana göre birinci hedef, İdlib gerilimini tasfiye etmek ve bundan sonra Şam’ın kontrolü dışındaki iki alana odaklanmaktır!.. Bu iki alan ise Türkiye kontrolünde İdlib dışındaki bölge ile ABD kontrolündeki Fırat’ın doğusudur. Ama esas olarak Rusya, Suriye’de Kürt sorununa dair Türkiyesiz bir adım atmaya hazırlanıyor. Çünkü uzmana göre Astana formatındaki Türkiye ile ortaklık epeyce bir kazanım sağladıysa da Rusya’nın üzerinde çalıştığı “Kürtler ve Şam arasındaki yol haritası” bu Astana elbisesine sığmadı. (Rusya’nın Astana elbisesine sığamadığı söylenen Kürt dosyası için bkz.) Rusya, şimdi Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve Kürtler için “yeni bir yol haritası” hazırlamakla meşgul ve en önemlisi, Kahire Platformu aracılığıyla Kürtlerin Anayasa Komitesinde yer almalarını sağlamaya çalışıyor… 

Yine Anton Mardasov’a göre Rusya, bu adımın hem ABD hem de onun bölgedeki müttefikleri tarafından kabul göreceğini hesaplıyor. Çünkü Kürtlerle ilgili yol haritası, eğer her iki tarafça (Kürtler ve Şam yönetimi) onaylanırsa, dosyaya Suudiler, Arap Emirlikleri ve ardından Mısır da eklenir, böylece dosyadaki Ankara’nın etkinliği sınırlandırılmış olur!... Uzman’a göre Rusya, elbette ki Abu Dabi ve Riyad ile ilgili beklentilerde ihtiyatı elden bırakmayacak. Ama ABD’nin güçlü mevcudiyeti varken, Türkiye’nin operasyonundan önce BAE ve Suudi temsilcileri Fırat’ın doğusuna gittiler. Suriye Demokratik Güçleri tarafından kontrol edilen toprakları defalarca ziyaret ettiler. Rusya, BAE ve Suudilerin buralarda bazı Suriyeli aşiretlerle bağlantı kurmalarına güveniyor. Keza Fırat'ın doğusunda BAE ve Suudi Arabistan’ın içinde yer alacağı bu plana ABD’nin de itiraz edemeyeceğini düşünüyor. 

Bütün bunlar yorumcuların iddialarından ibarettir, ancak bu kurguyla hareket eden Rusya’nın Suud ve BAE’ye yönelik diplomasi trafiğinin aslında karşılık bulduğunu söylemek gerekir. 12 Şubat'ta Rusya Dış İstihbarat Servisi müdürü Sergey Naryshkin'in BAE'ye yaptığı ziyaretin hemen sonrasında BAE’nin Suriye'deki diplomatik heyeti ile Şam bölge valisi Alaa İbrahim’in görüşmeleri basına yansıdı. 

Uzun zamandır çatışma halindeki bu iki devletin ilişkisi, o andan itibaren her türlü işbirliğine onay veren ve ABD’nin Suriye’ye yönelik ambargosunu bypass edecek formüller geliştiren bir ilişkiye dönüştü. Görüşmede, Suriye'deki yabancı yatırımlara ve her düzeyde ikili işbirliğini artırmanın yollarına odaklanıldı. Burada Rusya'nın beklentisi, ABD tarafından kabul edilen Sezar Yasası'nın bazı hükümlerine karşı koymaya BAE’nin bir dereceye kadar yardımcı olmasıdır. Ki bu mümkündür, çünkü ABD Senatosu'nun 18 Aralık'ta onayladığı "Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası", Suriye'ye mal ve hizmet ihracatına yaptırım uyguladığı gibi, Şam ve temsilcileriyle ticari temaslarda bulunanları da yaptırım kapsamına alıyor. Ama bu konuda Rusya'nın bir formulü var; BAE ile birlikte Lazkiye ve Tartus limanlarını kullanmak için belli kurallar gevşetilebilir ve ayrıca Suriye-Ürdün sınırı da kullanışlı hale getirilebilir... İddialara göre bunlar Rusya’nın hem Suudi Arabistan’a hem de BAE’ne sunduğu dosyalar. Öyle anlaşılıyor ki BAE, Rusya ile bu müttefikliği kabul etmiş ve işe koyulmuş bile… 

Fırat’ın doğusu ve Şam ile Kürtler arasında bir yol haritasının belirlenmesiyle ilgili, eğer gerçekten bu yönde bir Rus planı varsa, BAE buna sıcak bakıyor demektir. Çünkü Şam’a götürdüğü tekliften anlaşıldığı üzere -yine Rus planının bir parçası olarak- Türkiye’nin Fırat’ın batısındaki varlığı ve özellikle İdlib krizi konusunda harekete geçmeye hazır olduğunu göstermiş oldu.

İşte son zamanlarda AKP’lilerin BAE’ne öfkelerini yükseltmeleri bundandır. Deniliyor ki, bin Zayed Esad’a Türkiye’yi çıkarması için 3 milyar dolarlık yardım teklif ederek, Türkiye’yi Libya çatışmasından uzak tutmayı amaçlıyor. Ancak son hamlelerle birlikte BAE, Türkiye’nin yayılmacı hayallerini sadece Libya’da değil, Suriye’de de bitirmek istediğini belli etti. O yüzden son zamanlarda AKP medyasının gündemini “yeni düşman” BAE işgal ediyor. 

ESKİ DOST, ŞİMDİ ‘YENİ’ DÜŞMAN BAE…

BAE için neden “yeni” düşman deniliyor? Çünkü eskiden hepsi dosttular, “Suriye’nin dostları” idiler. Ama sonra her ortağın farklı bir Suriye dosyası oluşmaya, tıpkı bütün projeler gibi ilişkiler de yön değiştirmeye başladı. Bu inişli-çıkışlı siyasetin özeti şöyle: 2014 yılına kadar Suriye muhaliflerini destekleyen BAE’nin Türkiye ile kilitlendikleri ortak hedef, Esad’ı devirmekti. Ama bir süre sonra BAE, Suriye’deki militan gruplar üzerinde kendi kontrolünü güçlendirmeye yöneldi ve özellikle Dera merkezli güney cephesindeki muhalif güçlerin kontrolüne ağırlık verdi. Bu şekilde Ürdün’deki askeri operasyon odası üzerinden 30 binden fazla militana ulaşmıştı. Ancak 2015’te fiili olarak Suriye sahasında yer alan Rusya’nın rolünü memnuniyetle karşıladığını açıkladı ve ondan sonra güney cephesindeki militanlardan desteğini çekti. Oysa birkaç ay öncesine kadar BM’nin Suriye kararlarını veto ettiği için Rusya’yı şiddetle eleştiriyordu!.. Bu tutum değişikliğinin temelinde, Rusya’nın Suriye’deki etkisini azaltması için İran’a baskı yapacağı beklentisiydi. Ama bu da olmadı. O yüzden BAE, hem Rusya’yı sınırlandırmak hem de İran’ın önünü kesmek için ABD’nin Arap NATO’su projesinde yer aldı. O da olamayınca, Rusya ile “uyumlu diplomasi” yürütme seçeneğine yöneldi. Muhalif kaynaklara göre BAE'nin Rusya ve Suriye'yi büyük müttefikleri olarak görüp "dost eli" uzatmasının altında yatan sebep, Ocak 2019'da Trump'ın Suriye'den çekileceğini açıkladıktan sonra, Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'de ilerlemesine izin vermesidir. Ve şimdi BAE, Türkiye’yi hem Libya hem de Suriye denkleminden çıkarmaya ağırlık vermiş durumda… 

Görüldüğü gibi eski dost iken, şimdi “Türkiye’nin yükselişini engellemek isteyen” bir Birleşik Arap Emirlikleri mevcut. Gerçi “dost ve kardeş ülke” diyebildiğimiz bir Katar var, onun dışında elde ne dost kaldı ne kardeş ülke… Ama esas mesele, ta Basra’dan kalkıp yanı başımızdaki İdlib’e el atan ve buradaki “kardeş militanları” kovmaya niyetlenen bir körfez ülkesinin olması. Ola ki Şam kabul eder ve Rusya yeşil ışık yakarsa, işte o zaman bu “kardeş militanların” hangi eve sığınacakları meselesi yine kapımıza dayanacak demektir.