Watiya üssünün Türkiye için anlamı bir Libya zafer mi, yeni küresel çatışmaların başlangıcı mı?



Artı Gerçek

Yakında Suriye’deki ÖSO gibi Libya’nın da bir ÖLO’sunu (Özgür Libya Ordusu) konuşuyor olabiliriz.


Libya’da uzun zamandır devam eden doğudaki Tobruk meclisi ile batıdaki Trablus meclisi arasındaki çatışmalarda, Türkiye’nin doğrudan müdahalesiyle önemli bir evrilme yaşandı. Tobruk meclisine bağlı Libya Ulusal Ordusunun Trablus’u kontrol etmeye yönelik operasyonlar aralıksız devam ederken, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti-UMH’nin alanı oldukça daralmıştı. Trablus merkezinde sıkışıp kalan UMH, Türkiye’nin askeri desteğiyle bu kez atağa geçti ve 25 Mart 2020’de karşı operasyon başlattı, adı da “Öfke Volkanı Operasyonu”… Nisan ayında Türkiye’nin yoğun desteğiyle UMH güçleri büyük bir atak yaparak Tunus sınırına doğru ilerledi ve Haftar güçlerinin kontrolü altındaki altı merkezi ele geçirdi. Trablus'u Tunus sınırına bağlayan batı sahil şeridi boyunca yer alan Sorman, Sabrata, el-Uceyla, Rakdalin, el-Camel ve Zeltan’ın UMH güçlerinin kontrolüne geçmesiyle, yaklaşık 150 km’lik alan Trablus güçlerine geçmiş oldu.

Gözlemcilere göre bu ilerleyiş Hafter güçlerinin ilk yenilgisi oldu. Çünkü batı tarafından Trablus'a doğru hareket etmesinin önü kesilmiş oldu. Daha da önemlisi, Trablus’u Tunus’a bağlayan batı sahil şeridinin kontrolü demek, UMH’nin Tunus ile ticaretin önündeki tüm engellerin ortadan kalkması demektir. Özellikle ihracattaki düşüşün ardından, UMH’nin karşı karşıya kaldığı ekonomik baskıları azaltan ticari ilişkilerin normal seviyelerine geri getirilmesine bu şeridin katkıda bulunacağı düşünülüyor. Gerçi bunun hayallerini kuran UMH, bu konuda Tunus Meclis Başkanı Gannüşi’nin ihvan kardeşliğine güveniyor, ama ileride görülecektir ki, bu konu Gannüşi’yi de aşıyor. Buna gelmeden önce UMH’nin ve dolayısıyla Türkiye’nin “büyük zafer” diye tarif ettikleri önemli bir gelişme daha oldu; Hafter'e bağlı güçlerin Trablus operasyonlarında kilit rol oynayan Watiya hava üssü, 18 Mayıs’ta UMH güçlerinin kontrolüne geçti.

Açıkçası bunun tamamen Türkiye sayesinde olduğunu ve bu savaşın Hafter ile Serrac arasında değil, Libya Ulusal Ordusu ile Türkiye arasındaki bir savaş olduğunu dile getiren çok sayıda gözlemci var. Aslında dayanakları da var. Birçok verinin yanı sıra temel alınan dayanak, UMH meclis üyesi bir el Kaidecinin “bu operasyonu bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiğini” söylemesidir. Libya el Kaidesi olan Ensar el-Şeria’nın UMH Meclisindeki üyesi Ali Sınai, 18 Mayıs Pazartesi günü Facebook sayfasında yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Erdoğan günler önce mutlu olacağımızı söyledi! Kendisi Libya'daki askeri operasyonları bizzat takip ediyor! Adam oynamıyor! Tabii ki Rus Wagner'in önderliğindeki çok uluslu bir orduyu yenmekten bahsediyoruz, Libya ulusal ordusundan söz etmiyoruz…”

Bu el Kaideci vekil hakkında Ahbariye24 adlı site, “bir hainin hikâyesi” başlığıyla yayımladığı raporda Erdoğan’la ilgili bu paylaşımını verdi ve “bu adam, Libya’ya silah taşıdığı ve Libyalıları öldürmek üzere Suriyeli paralı askerler getirdiği için Türkiye’ye teşekkür ediyor” yorumunu yaptı. Bu el Kaideci vekilin Erdoğan için; “adam oyun oynamıyor… Tabii ki Rus Wagner'in önderliğindeki çok uluslu bir orduyu yenmekten bahsediyoruz” sözleriyle ne demek istediği şöyle yorumlandı: “UMH’ye yasadışı silah tedarik etmekle suçlanan Türkiye, bu kez Rusya’nın Libya’daki varlığını teşhir etmeye odaklandı. Yani bir nevi Rusya’yı Libya sahasında karşısına aldı!... 

Nitekim Türkiye medyası UMH’nin, Watiya hava üssünde Rus yapımı üç adet Pantsir-S1 hava savunma sistemini imha ettiklerini duyurdu. Sonra mütemadiyen Rusya merkezli bir özel askeri şirket olan Wagner grubunun ve Rus menşeli hava savunma sistemlerinin Libya’daki varlığı teşhir edildi. Bundan birkaç gün sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov telefonla Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu’nu telefonla aradı ve Libya’yı konuştu. Moskova’dan yapılan açıklamaya göre iki bakan, Libya’da askeri faaliyetlerin derhal durdurulması ve BM himayesindeki siyasi sürecin yeniden başlatılması konusunda hemfikir olduklarını beyan ettiler. Ayrıca Çavuşoğlu ve Lavrov’un Suriye’deki durumu da ele aldıkları belirtildi. Buna göre iki bakan, BM Güvenlik Konseyi’nin kararı doğrultusunda uluslararası toplumun desteğiyle Suriye krizine kapsayıcı bir çözüm bulunması amacıyla işbirliğini pekiştirme niyetlerini bir kez daha dile getirdiler!.. Bu telefon görüşmesinin, Hafter güçlerinin Watiya’yı kaybetmesinden ve Türkiye’nin “Rus silahları” diye ele geçirilen hava savunma sistemlerini teşhir etmesinden sonra gelmesi dikkat çekti. Gerçi Lavrov’un telefonundan bir gün önce Türkiye medyasında bu Rus yapımı savunma sistemlerinin Libya Ulusal Ordusu'na Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tedarik edildiği bilgisi yer almaya başlamıştı. Bu bilginin kaynağı da Anadolu Ajansı’dır.

Hatırlanacağı üzere Türkiye desteğiyle UMH’nin Watiya üssünü kontrol altına aldığı ilk hafta boyunca Türkiye’nin “bütün Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmaya çalışan BAE bize saldırıp duruyor” diyerek Emirlikleri “birinci düşman” ilan etmişti. Sebebi de BAE’nin Suriye dosyasında yer alma girişimi ve Türkiye’yi, koruması altındaki militanlarla birlikte Suriye denkleminden tasfiye etme niyetini açık etmesidir. Hatta İdlib’deki Türkiye yanlısı cihatçılara karşı savaş için Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a üç milyar dolar teklif ettiği de konuşuluyordu. BAE’nin Suriye sahasındaki artan etkisinin Rusya’ya rağmen olamayacağı, aslında doğrudan bir Rus planı çerçevesinde BAE’nin atağa geçtiği biliniyor. Hal böyleyken, AKP önce Libya Watiya üssünde ele geçirilen Rus menşeli silahları ve hava savunma sistemlerini teşhir etti, ama ardından kendi medyasına “bunları BAE tedarik etti” dedirtti.

WATİYA ÜSSÜNÜN STRATEJİK ÖNEMİ VE TÜRKİYE’NİN ‘LİBYA, SURİYE OLMASIN’ KARTI

Trablus’un 140 km güney batısında yer alan ve 1940’da ABD tarafında inşa edilmiş olan Watiya üssü, 50 kilometrekarelik bir alan kaplıyor. Libya’nın en geniş silah depoları, yakıt istasyonu ve 7 binden fazla personeli barındırma kapasitesine sahiptir. Aynı zamanda bölgedeki en korunaklı üs olarak biliniyor. Bu üssün UMH’ye geçmesi demek, aslında Türkiye’nin kontrolüne geçmesi demektir. Zira BM’nin “uluslararası meşruiyet” vurgusuna dayanarak kendini “Libya’nın tek ve güçlü iktidarı” olduğunu söyleyen UMH de biliyor ki Watiya üssü, “askeri kuvvet” diye öne sürdüğü İslamcı milislerin bilek gücüyle alınmadı. Tümüyle Türkiye’nin doğrudan operasyonuyla ele geçirildi. Arap medyasında bunun “Türkiye’nin zaferi” olduğu yönündeki yorumlar genişçe yer aldı. Örneğin Railyoum editörü Filistinli yazar Abdülbari Atwan da “Watiya’nın UMH’nin eline geçmesi Hafter ve destekçilerine büyük bir darbe, Erdoğan için ise büyük bir zaferdir” yorumunu yaptı.

Neden büyük zafer ve her şeyden önemlisi neden Erdoğan için? Birincisi, Türkiye’nin müdahalesine açık çağrılar yapan Libya’daki İhvancılar da Watiya üssüne Libyalılardan çok Türkiye için önem atfedemiyorlar. Bu bağlamda açık beyanlar da görülmeye başladı. Örneğin Libya Kongresi eski Başkanı Nuri Ebusehmen, Watiya Üssü’nün kontrolünün tamamen Türkiye’ye bırakılması gerektiğini söyledi. Ve zaten Katar da Watiya üssünü Türkiye için hazırlamaya başladı bile… 

İkinci olarak, Atvan’a göre şu ara herkesin zihninde şu soru var: Watiya üssü, Türkiye’nin kuzey Afrika’daki ilk büyük üssü olabilir mi? Bu soru şu açıdan önemli. Türkiye’nin Libya müdahalesinin bu denli açıktan olmasından çok, asıl olarak Suriye’deki cihatçı birikimin Türkiye tarafından taşınmasıyla birlikte “Libya kuzey Afrika ülkelerine tehdit oluşturabilecek bir cihatçı militan kampına dönüşür mü?” kaygısı, bölge ülkelerinin esas gündemini oluşturuyor. Yani Türkiye’nin bütün kuzey Afrika üzerinde, “el altındaki cihatçı yığınak üzerinden söz sahibi olma arzusu” tartışılıyor ve deniliyor ki, şimdi Türkiye bunun için Libya’daki varlığını güçlendirmenin pazarlığını yapmaya hazırlanıyor. Hatta Watiya zaferinden sonraki moralle, AKP medyasının Watiya üssünde ele geçirilen Rus yapımı hava savunma sistemlerini manşetlere taşıması da bu kurgunun bir parçası olarak görülüyor. Genel kanıya göre AKP, Rusya ile hem Libya’nın hem de Suriye’nin pazarlığını birlikte yürütmek istiyor. Çünkü hatırlanacağı üzere Erdoğan, "Hafter konusu aslında istiyorum ki Rusya ile münasebetlerde yeni bir Suriye doğurmasın ve ben inanıyorum ki Rusya da Hafter konusunda mevcut tezi gözden geçirecektir" demişti. Şimdi bir yandan Libya yeni bir Suriye olma yolunda ilerliyor. Çünkü uzun zamandır Suriye’deki cihatçılar Libya’ya taşınıyorlar ve Türkiye de tıpkı Suriye’de olduğu gibi elinin altındaki bu militan güçle fiili olarak Libya sahasında yer alıyor. Şimdi de bir “zafere imza atmış” durumda. Bu bağlamda Libya’daki taşıma militan gücüyle ve Türkiye’nin yoğun hava desteğiyle ele geçirilen Watiya üssünün önemi, Türkiye’nin “Libya Suriye olmasın” pazarlığını yapmasına ve daha da ötesi, Rusya’ya karşı ABD’yi tekrar arakasına almasına yetecek kadar büyüktür. 

TÜRKİYE’NİN LİBYA’DA DA YENİ BİR ‘MİLLİ ORDUSU’ MU DOĞUYOR?

Watiya üssünün alınmasından sonra Serrac’a adeta bir güven geldi ve aniden “düzenli ordu” kurma kararı aldı. UMH, 3 piyade taburu, Tank taburu, topçu taburu, güvenlik ve kontrol birimlerini içeren 51. piyadenin oluşturduğunu resmi olarak duyurdu. Bu adımla neyin hedeflenmiş olabileceğiyle ilgili Arap medyasında yer alan kimi görüşler şu yönde: Serrac, BM kararıyla uhdesindeki radikal İslamcı milisleri tasfiye etmesi ya da Libya Ulusal Ordusu’na entegre etmesi istendiği için bu formüle baş vurdu. Milislerini tasfiye etmek ya da Hafter’in ordusuna entegre etmek yerine, bu milislerden bir “milli ordu” var etmek ve böylece UMH’nin de “kurumsal ordusu olan bir devlet” olarak görülmesini sağlama adımını attı. 

Ancak genel görüşe göre, bu tamamen bir aldatmacadır ve özellikle Türkiye’nin yoğun transferiyle Libya’ya taşınan bu radikal İslamcı militanlara bir “meşru elbise giydirme” planıdır. Acaba bu “meşru elbise” ile Libya’da Türkiye’nin yeni bir “Milli Ordusu” mu doğuyor? Evet, bu pekâlâ mümkün. Zira Türkiye’nin Suriye’den taşıdığı cihatçılara bir kılıf hazırlamadığını kim söyleyebilir? Ne de olsa Türkiye’nin, Suriye’ye akın eden cihatçılardan bir “milli ordu” çıkarma deneyimi var… Yani yakında Suriye’deki ÖSO gibi Libya’nın da bir ÖLO’sunu (Özgür Libya Ordusu) konuşuyor olabiliriz.

Hazır konu Suriye’ye taşınan cihatçılara gelmişken, 2011’de Libya’dan Suriye’ye doğru bir cihatçı akışı yaşandığını hatırlayalım. Şimdi Libyalılar tersine dönen bir akıştan muzdaripler… İlk defa yetkili bir Libyalı, bu görmezden gelinen gerçeğe bir itirafla dokundu. Geçiş Konseyi Sağlık Bakanı Fatma el Hamruş, facebook sayfasında şu paylaşımı yaptı:

“2011 yılından bu yana Libya ile Suriye arasındaki militan ve ekipman transfer kapısı Türkiye’dir… 2011’de Libyalı paralı askerlerin Suriye rejimine karşı savaştıklarını ve o sırada Türkiye’nin bu akışı kolaylaştırmada baş rolü oynadığını unutmamamız gerekirdi. Bugün bizim sattıklarımız bize geri dönüyor; göze göz, dişe diş ve daha karanlık bir şekilde… 2011’de Libyalı militanların Suriye’ye müdahale etmesine izin verenler ve bu operasyonları destekleyenler şu anda Libya topraklarındaki bu yıkımdan sorumludurlar. Bu yüzden bunlar herkesten önce hesap vermekle yükümlüdürler… Şimdi neredeler?"

Hatırlatmakta fayda var, Fatma Hamruş’un kendisi de bu hesabı vermekle yükümlülerdendir. Çünkü Libya’dan Suriye’ye cihatçı ve silah akışının en yoğun olduğu 2011-2012 yıllarında kendisi Libya’nın Sağlık Bakanıydı… 

Şimdi gelelim Serrac hükümetinin “yeni” bir ordu kurma planına ya da Türkiye’nin bunun üzerinden olası kurgusuna… Bunun bölgede kabul görmesi mümkün mü? Kimi analistlerin görüşü, bu hamlenin bölgede kabul göremeyeceği yönündedir. Ne ki, Serrac Hükümeti, yönetimindeki milislerin Libya Ulusal Ordusuna entegrasyonunu kabul etmediği için mutabakat sağlanamamıştı zaten. Şimdi “resmi ordu kurma” girişimi ile sadece kendisinin değil, bu kez Türkiye’nin de militanlarının bölgede kalıcılaşmasını sağlayacak bir elbise biçiyor. 

Bölge ülkeleri şunun farkındalar: Türkiye’nin varlığı, aşırılık yanlısı gruplara Libya topraklarında kalıcı olarak korunma sağlayabilir ve Suriye’de yaşanan tehlikeli senaryonun bu bölgede tekrarlanması olası hale gelebilir… Bu da, Libya’ya komşu olan ülkeler için “ulusal güvenlik tehdidi” meselesine dönüşmüş durumda… Ancak sadece bölge ülkeleri değil, aynı zamanda Avrupa ülkeleri de Türkiye aracılığıyla yapılan bu cihatçı akışından tedirginler. Alman dergisi Der Spiegel, “Libya'daki Türk işgalinin sadece Libya egemenliğini ihlal etmekle kalmayıp Avrupa'yı önemli ölçüde tehdit ettiğini” yazdı. Bu kaygının sebebi belli. Çünkü Libya’ya taşınan Suriyeli cihatçılara, Libya kıyılarından karşıdaki Avrupa kıyılarına “sığınma fırsatı” sunulduğu biliniyor. Bundan dolayı bu cihatçı akışının Avrupa’yı da tehdit etmeye başladığı görülüyor.

Ama daha erken bir tehditle yüzleşme kaygısı yaşayan ülkeler, Libya’nın komşu ülkeleridir. Örneğin Mısır’ın Hafter güçlerini desteklemesinin altından yatan “görünür” sebep şudur: Kendi İhvancılarıyla sürekli çatışma halinde olan bir ülke olarak Mısır, dışarıdan ve özellikle AKP yönetimindeki bir İhvancı/radikal militan tehdidini sınır komşusu olarak görmek istememektedir. Libya’nın batı komşusu Tunus ise Türkiye’nin İhvancılık üzerinden ülkelerine erişimi konusunda hem kaygılı hem de ihtiyatlı davranıyor. Tunus’taki Müslüman Kardeşler lideri Raşid Gannuşi’nin, şu anda Tunus Parlamento Başkanı olması sebebiyle bütün gözler üzerinde. Örneğin Türkiye destekli UMH’nin Watiya üssünü kontrol altına almasından sonra Gannüşi, UMH lideri Fayez Serrac’ı arayarak tebrik etmişti. Ondan sonra olanlar oldu… Tunus parlamentosundan yedi partinin ortak kararıyla Gannuşi kınandı ve ayrıca halka açık bir özel oturumla mecliste sorgulandı… Tunuslular şunu söylüyor: “Gannuşi, İhvancıların çıkarlarını Tunus halkının çıkarlarından önce tutuyor, Tunus'un ulusal güvenliğini tehdit eden İhvancılık hatırına ülkeyi Libya savaşına çekmeye çalışıyor!..” Yani Tunus sınırına kadar sahil şeridi kontrol altına alındığında, “Tunus’la ticaretin kapısı açılmış olacak” beklentisine giren UMH’nin (ve Türkiye’nin) Tunus Meclis Başkanı Gannuşi’nin İhvan kardeşliğine güvendikleri açıktır, ama Tunus parlamentosu Gannuşi’ye nefes aldırmıyor!... O halde esas soru şu: Bölge ülkelerinin tehdit olarak algıladıkları cihat potansiyel üzerinden Fetihçi emeller güderek bölgede barınmanın kolay olmadığını gayet iyi bilen AKP’nin planı nedir, ne gibi kozları vardır? Ya da bu planının içinde ABD, Rusya gibi küresel güçler var mı?

LİBYA HAVA SAHASINDA RUSYA TÜRKİYE İLE KARŞI KARŞIYA MI GELİYOR?

Watiya üssünün UMH (aslında Türkiye) tarafından ele geçirilip, oradaki Rus yapımı envanterin teşhir edilmesinden sonra şöyle bir gelişme oldu: Geçtiğimiz Cuma günü Libya Ulusal Ordusu sözcüsü Ahmed Mismari yaptığı açıklamada, atıl durumdaki 4 Libya savaş uçağının tamir edildiklerini ve savaşa hazır hale getirildiklerini söyledi. Mismari’nin açıklaması şöyle: “Libyalı mühendisler, teknisyenler ve uzmanlar küçük bir onarım gerçekleştirebildiler ve pilotlar da bu uçakların kullanılma kriterlerine göre başarılı deneysel uçuşlar yaptılar. Bu uçaklar için etkileyici sonuçlar bekleyin! Bu yüzden şimdi onları tüm ateş güçleriyle kullanma zamanı!" Mesaj açıktır; Watiya üssünü geri almaya hazır olduklarını söyledi. “Bundan sonra zafer sadece bir saatlik bir sabırdır”…

Peki, bu “atıl” durumdaki uçakların aniden tamir edilmesi nereden çıktı? Bu arada UMH’den gelen bir açıklama, dikkatleri farklı bir yöne çekti. Trablus hükümetinin İçişleri Bakanı Fethi Paşaga, en az sekiz Rus savaş uçağının doğu Libya’ya geldiğini söyledi. Bakana göre “Suriye’deki Hmeymim hava üssünden kalkış yapan altı MİG-29 ve iki Su-24 savaş uçağı, Hafter güçlerinin kontrolündeki üslere iniş yaptı.” Oysa Libya Ulusal Ordusu sözcüsü, Libya savaş uçaklarının “aniden tamir edildikleri duyurusunu yapmıştı. Geçtiğimiz Cuma günkü yazısında Abdülbari Atwan, Libya Ulusal Ordusunun bu açıklamasının bir şaşırtmacadan ibaret olduğunu, çünkü tamir edildi denilen uçakların, aslında Suriye’deki Hmeymim üssünden Libya’ya gelen Rus savaş uçakları olduğunu yazdı.

Bu durumda Rusya, Türkiye’ye karşı Libya sahasına mı iniyor? Atwva’a göre, “Türkiye tarafından doğrudan desteklenen ve Suriye’den 20 bine yakın paralı askerle gücünü arttıran UMH güçlerinin sahada elde ettikleri bu zafer, Halife Hafter’den çok, onu destekleyen ülkelere karşı kazanılmış bir zafer sayıldı. Bunların arasında Rusya da var. Çünkü Wagner oradaydı...” Dolayısıyla yazara göre “Rusya, Türkiye’den bunun intikamını alır!”... Çünkü UMH güçleri Watiya üssünü Türk İHA/SİHA’lar yardımıyla aldılar. Bu Bayraktar İHA’ları, üssü koruyan Rus savunma sistemini delmiş, böylece Rus savunma sisteminin zayıflığını da açığa çıkarmış oldu! Bu da Rus liderliğini “şoke” etti!.. Şimdi Rusya, Libya hava sahasında Türkiye ile dolaylı olarak karşı karşıya gelmeye hazırlanıyor. Türkiye’nin UMH’ye verdiği hava desteğine karşılık Rusya da Libya Ulusal Ordusuna hava desteği sunarak, ‘Türkiye’nin kalıcı üssü haline gelmeden’ Watiya’nın yeniden Hafter güçlerine geçmesini sağlamak istiyor. 

UMH’nin (dolayısıyla Türkiye’nin) sahadaki kazanımı, Hafter’i destekleyen Rusya ile birlikte Arabistan, BAE, Mısır ve Fransa’nın da yenilgisi olarak görüldüğü, bundan dolayı güvenirliğini yitiren Hafter’den bu ülkelerin vazgeçebilecekleri yorumları yapıldı. Atwan bu yorumları da “algı oluşturma” hamlesi olarak tarif ediyor ve “kasıtlı bir sızıntı” diyor... Hatta askeri uzmanların Hafter’in Watiya’dan çekilmesini “taktiksel bir geri çekilme” olarak değerlendirdiklerini, bunun önümüzdeki büyük savaşın bir ön hazırlığı olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yakında Libya hava sahasında Rusya ile Türkiye arasında kıran kırana bir hava savaşı görebiliriz!”…

Eğer yazarın dediği gibi olursa da bu “kıran kırana” savaş, yine “kısmi” bir vekâlet savaşından ibaret olur. Zaten Libya’da, bir tarafta Doğu Libya’yı destekleyen Mısır-Suudi Arabistan-BAE-Fransa, diğer tarafta UMH’yi destekleyen Katar-Türkiye var ve iki blok arasında vekâlet savaşına dönüşen bir süreç söz konusuydu. Sonra Türkiye fiili olarak bu savaşın içinde yer aldı. İddia edildiği gibi şimdi Rusya’nın savaş uçakları da sahada etkin olarak yer alırsa, bu durumda İdlib’deki Türk-Rus geriliminin benzeri, yakında Libya’da da sahnelenecek denilebilir. Bundan önce iki olasılık üzerinde duruluyor; eğer Hafter'i destekleyen ülkeler geri çekilirse, bu durum Türk-Katar eksenli cihatçı siyasal İslamın zaferi olur. Bu halde bölge ülkelerinin dile getirdikleri kaygılar nedeniyle bu gerilim Libya ile sınırlı da kalmaz, bütün kuzey Afrika’ya yayılır. Yok, eğer “kıran kırana savaş” diye tariflenen olası Libya savaşında (dolaylı da olsa) Rusya ile Türkiye bir hava savaşında karşı karşıya gelirse, yine bu iş Libya ile sınırla kalmaz, Suriye sahasına da yanır ve AKP’nin alanını sıkı bir şekilde daraltır. O denli gözünü karartırsa, hızlı kaybeden taraf olur. Çünkü Atwan’nın deyimiyle, “Erdoğan bütün askeri yatırımlarını UMH’nin yumurta sepetine tıkıştırmış durumda ve bu kırılgan yatırımı kaybetmesi çok kolaydır. Bu da yeni Osmanlıcı İslam projesinin bitmesi anlamına gelir. Bununla da sınırlı değil, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki petrol ve doğal gaz stoklarından “büyük” pay alma konusundaki ekonomik planlarının da çöküşü demek olur”... Buna Suriye çıkmazını de eklemek gerekebilir. Çünkü Hafter’i destekleyen Rusya’nın Libya sahasında etkin olmaya hazırlandığını gören ABD, Libya’ya dair saklı tuttuğu planını şimdi açık etmeye başladı ve Serrac hükümetinin yanında olduğunu ilan etti. Bu da yine Türkiye’nin Rusya karşısındaki pozisyonuna göre bir tutum alışı ifade ediyor. Yani öyle görünüyor ki, tıpkı İdlib sürecindeki gibi ABD Türkiye’ye yine “ha gayret” gazını verebilir. Bu tür gaz vermelerin İdlib’deki acı reçetesi ortada dururken, aynısının Libya’da tekrarlanması, hem Libya hem de yeniden İdlib belasının kapıyı çalma ihtimali yüksektir. O zaman hayaller üzerine inşa edilen bu dış politikadaki çöküşün acı tadı daha fazla hissedilebilir. 
 

YAZARIN TÜM YAZILARI