Ne muhalefet farkında, ne sendikalar



Artı Gerçek

Bu yılki talepler de diğer yıllardan pek farklı değil. Taleplerin yerine gelmesi için seçilen mücadele yöntemleri de.


“Korona salgını kontrol altına alındı, artık ‘yeni normal’e dönmeyi planlıyoruz” diyorlar, inanmıyoruz. Koca Sağlık Bakanı “siyaset yapmayın” diyor, biz siyaset yapıyoruz.

Türkiye’de iktidarın “siyaset”e yüklediği anlam şu: Sorma, sorgulama, bağımsız bilim insanlarına ve kurumlara inanma, resmi verilere inan... 

İnanmayı çok istiyoruz ama bunun için belediyelerin ve Türk Toraks Derneği, Türk Tabipleri Birliği gibi saygın kurumların açıkladığı rakamlarla, iktidarın açıkladığı rakamlar ve bilgiler arasındaki çelişkilere makul ve mantıklı açıklamalar getirilmesi lazım.

Örneğin hâlâ İstanbul ve Trabzon’daki ölüm oranlarının önceki yıllara göre neden yüzde 30-40 oranlarında arttığını bilmiyoruz. 

Neden nüfusu Almanya ile yaklaşık aynı olan Türkiye’de test sayıları sınırlı tutulmuşken ve giderek azaltılırken, salgında en başarılı ülkelerden olan Almanya test sayılarını artırdı? 

Prof. Dr. Ahmet Saltık başta olmak üzere pek çok bilim insanı yapılmayanları ve yapılması gerekenleri tek tek sayarken, Saltık’ın açıklamalarına ikna edici tek bir açıklama getirilmemişken, “siyaset yapmayın” diyorlar.

Depremde, yoksulluk intiharlarında, maden facialarında hep aynı yanıtı verdiler. 

Oysa tam da siyasetin yapılması gerektiği zaman olduğunu en iyi onlar bilir. İktidara gelmelerini bu türden fırsatları kullanmalarına borçludurlar. Bir de muhalefetin “evet ya, siyaset yapmayalım” diyeceğini bilmelerine… 

Örneğin iktidarın değerlendirdiği korona fırsatlarından biri 1Mayıs’ı karantina günlerine dahil etmek oldu. 

Buna karşın muhalefet de koronanın büyüttüğü ekonomik krize, yoksulluğa, açlığa rağmen, 1 Mayıs’ta bile işçilerin, emekçilerin, kadınların, işsizlerin, açların taleplerini yükseltmek, öncülük etmek için etkin bir güç olamayıp, basbayağı iktidarın talebine uyarak “siyaset” yapmıyor. 

Muhalefet siyaseti belediyelerin yapacağı yardıma bırakmış gibi. Salgın, iktidar siyasetinin en fazla deşifre olduğu ve deşifre edileceği bir zamanken… 

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, salgının neredeyse hiç dillendirilmeyen çok önemli bir boyutuna vurgu yaparak aslında muhalefete de uyarı yapıyor:

“Türkiye’de nüfusun yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında. Son verilere göre 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı aylık 7 bin TL’yi geçti. Asgari ücretin 3 katı! Türkiye’de gelir dağılımı dünyanın en adaletsizlerinden. 36 OECD ülkesi arasında en diplerde. Nüfusumuzun %1’i, 800 bin elit insan, ulusal gelirimizin %54’üne el koyuyor. Resmi işsizlik 4,5 milyonu, geniş kapsamlı işsizlik 7 milyonu aşıyor.”

Prof. Dr. Saltık bu tabloyu önümüze koyduktan sonra siyaset-sağlık ilişkisini çarpıcı biçimde görünür kılıyor: “Toplumun en az yüzde 40’ı yeterli ve dengeli beslenme sağlayamazken, bağışıklık sisteminden yeterli direnç, hastalıkla savaş gücü beklenemez. Dolayısıyla hastalığı geçirenlerin yeterince bağışık olması da. Bu çok önemli bir handikap, yaşadığımız salgın ile başetme bakımından.”

Prof. Saltık, Ortak Akıl Platformu’ndan Enis Tütüncü’ye verdiği röportajda şunu da ekliyor: “Bu dönemde toplum beslenmesini iyileştirecek programlara ihtiyaç var.” 

Muhalefetten, günübirlik yardımlar dışında böyle bir program duymadık, peki sendikaların böyle bir programı ya da talebi var mı? 

DİSK-AR’ın 24 Nisan tarihli verilere dayanarak hazırladığı 'Covid-19 DİSK Raporu-3'te, DİSK üyesi işçilerin en az 535'inin Covid-19 testinin pozitif çıktığı, salgının başlangıcından bugüne kadar dört üyesinin yaşamını yitirdiği, en az 628 kişinin de karantina altında olduğu belirtiliyor.

Üye sayısı 185 bine yakın olan DİSK'in 60 binden fazla üyesinin salgından doğrudan etkilendiği tespit edildi.

Yani işçiler genele göre 3,2 kat daha fazla salgından etkilenmişler. Sendikasız ya da kayıt dışı çalışanların etkilenme oranı daha yüksek olabilir, çünkü DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu fabrikaların 11’inde İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yasası'nın 13'üncü maddesi gereğince, işçiler sağlıkları tehlikede olduğu için çalışmadan kaçınma hakkını kullanabildi.

Yine DİSK-AR'ın açıkladığı rapora göre Türkiye’de 15 milyon 799 bin işçinin 14 milyon 104 bini sendikal korumaya sahip değil.

Bu ağır koşullarda gelen 1 Mayıs dolayısıyla DİSK, KESK, TMMOB, TTB’nin yaptığı ortak açıklamada özetle “Sermaye değil halk egemenliğini esas alan, sömürüye karşı emeğin haklarını koruyan, toplumsal zenginliğe el koyan yüzde 1’in değil toplumun yararını esas alan -İnsan onuruna yaraşır bir iş ve ücret, kamusal sosyal güvenlik ve sendikal hakların eksiksiz güvence altına alındığı - Demokrasinin ve ifade özgürlüğünün tahrip edilmediği - Her türlü ayrımcılığa, cinsiyetçiliğe ve ötekileştirmeye karşı eşit yurttaşlığın, yurtta, bölgede ve dünyada barış politikasının benimsendiği yeni bir toplumsal düzen istiyoruz” deniyor.

Korona salgını nedeniyle yer alan ek talepler dışında, bu yılki talepler de diğer yıllardan pek farklı değil. Taleplerin yerine gelmesi için seçilen mücadele yöntemleri de.

Oysa her yıl daha kuşatılmış, daha ağırlaşmış koşullarda karşılıyoruz 1 Mayıs’ı. 

DW’nin yer verdiği Bertelsmann Vakfı Dönüşüm Endeksi raporunda Türkiye artık 'de facto diktatörlük’ kategorisine terfi etmiş. 

Endekste "yeni bir Türkiye'nin" oluştuğunun gözlemlendiği, iç politikada ve uluslararası ilişkilerdeki radikal dönüşümle birlikte "Türkiye'nin artık bir demokrasi olarak sınıflandırılamayacağı" belirtiliyor.

Yani bundan böyle siyaset muhalefete hep yasak da ne muhalefet partileri farkında, ne sendikalar.
 

YAZARIN TÜM YAZILARI