Artık daha net olarak söyleyebiliriz: Türkiye’de bir hukuksuzluk siyaseti izleniyor. Bunun anlamı, yalnızca hukuk devleti ile bağdaşmayan idarî ve yargısal kararların niceliği, yâni sayıca çokluğu değil. Nitelik bakımından “hukuk” ile yanyana gelmesi mümkün olmayan çok kritik kararlardan ve uygulamalardan söz ediyorum. 2017’deki Anayasa değişikliğinden sonra iyice yoğunlaştığını gözlemlediğimiz bu karar ve uygulamaların aslında daha önceki yıllara doğru izi sürülebileceği açıkça ortada. En azından, 2016’daki “darbe girişimi”nden sonra ilân edilen ve iki yıl süren OHAL boyunca çıkarılan bir dizi KHK ile yapılanlar yetmiyormuş gibi, bu KHK’ların kanunlaştırılarak, geçici olması gereken OHAL’in olağanlaştırılıp sürekli kılınması, milletvekili dokunulmazlıklarının bir Anayasa değişikliği ile kaldırılması, kayyım uygulamaları, uygulanmayan AİHM kararları ve nihâyet Gezi davasında, herkesin gözü önünde işletilen akıl almaz bir süreç sonunda verilen son derece ağır hapis cezaları. Bunlar ve bunlara eklenebilecek belki çok daha fazla sayıda örnek olay, günümüz Türkiye’sinde hukuksuzluğun, eski dönemlerdeki hukuka aykırılıklardan niteliksel olarak farklılaştığını ve artık bilinçli bir “siyaset” haline gelmiş olduğunu düşündürtüyor.

Bu bağlamda son örnek, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında üç ayrı dosyada verilmiş olan hapis cezalarını onayan Yargıtay kararı. Bu kararın konusunu oluşturan hapis cezalarının biri “kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret”, diğeri “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, sonuncusu ise “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçundan verilmiş. Kesinleşmiş olan bu kararlara karşı, Kaftancıoğlu’nun başvurabileceği en etkili yol, bu kararlarla “hak ihlâli”ne maruz kaldığını Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) tesbit ettirmek. Bu yapılacaktır ve sonuç da alınacaktır. Bunu kesin olarak söyleyebiliriz. Denebilir ki, nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun? Anlatmaya çalışayım.

Önce bir hatırlatma: AYM, kamu oyunun artık yakından bildiği “bireysel başvuru” yoluyla önüne gelen konularda, kişilerin “AİHS’nde korunan haklarından birinin” ihlâl edilip edilmediğini incelemekle görevli. Dolayısıyla, AYM, bu kararları verirken AİHS’ne, yâni o sözleşmenin son karar mercii olan AİHM’nin içtihatlarına göre karar vermek zorunda. Aslında bu zorunluluk, Türkiye’deki diğir yargı organları için de gecerli. Ancak, Kaftancıoğlu örneğinde görüldüğü üzere, Yargıtay düzeyinde dahi AİHM kararlarını gözetmek diye bir uygulama yok.

Sorunun esasına gelirsek: AİHM, defalarca, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 299. ve 301. maddelerinin AİHS’yle uyumlu olmadığını vurgulayan kararlar vermiş ve bu kararlar kesinleşmiş durumda. Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenleyen 299. madde için AİHM, Cumhurbaşkanı veya kral bile olsa, bir kimsenin diğer başka kimselere göre daha fazla korunmasının AİHS ile uyumlu olmadığını vurgulamanın dışında, hakaret suçuna hapis cezası verilmesini de hukuka uygun bir yaklaşım olarak görmemektedir.

Kısaca “Türklüğe hakaret” olarak bilinen 301. madde için, yine AİHM, maddede “kabûl edilemez genişlikte terimler” olduğu, bu genişliğin, hangi fiilerin suç sayılıp sayılmayacağı konusunda büyük bir belirsizlik ve öngörülemezlik yarattığı, bunun sonucunda da bu maddenin yargı organları tarafından keyfî bir biçimde uygulanmasının engellenemediği sonuçlarına varmıştır. AİHM, daha da net olarak, TCK’da yer alan bu hükümlerin “hukuk kuralı” niteliği taşımadığını da eklemektedir. Bunlar, AİHM’in tek tek olaylarla ilgili olarak verdiği bağlayıcı kararların ötesinde, bu kanun maddelerinin uygulanabilirliğini de ortadan kaldıran kararlardır.

Şimdi, Arayasa’nın 90. maddesini hatırlatıp soralım, temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşme ile kanun çatıştığında, sözleşmenin uygulanması gerekmez mi? Gerekir, bu bir Anayasa emridir. Peki, AİHS ile TCK hükümleri arasında bir çatışma var mıdır? Evet, vardır. O halde, neden AİHS, yani o konuyla ilgili AİHM kararları uygulanarak “beraat” hatta öncesinde “takipsizlik” kararı verilmemiş de, mahkûmiyet kararları verilmiştir, hem de üç ayrı mahkeme tarafından? Bir ihtimal, genel kamu oyunun dahi bildiği bu AİHM kararlarından mahkemelerin haberi yoktur. İkinci ihtimal, haberleri vardır ama, “neme lâzım, biz kanunu uygulayalım da, AİHM yolu nasılsa açık, oradan belki farklı bir karar da çıkabilir” diye düşünülmüştür. Son ihtimal, hukuk ne derse desin, mahkûmiyet kararı bir siyasî zorunluluktur.

Bu noktada bir soru daha akla geliyor: Kaftancıoğlu’na verilen cezaların onanması ile ilgili kararların hukukla izah edilemeyeceği açık, Bu kararların dayanağı olan TCK hükümlerinin hukuk kuralı niteliği taşımadığı dahi, yine bir mahkeme kararıyla tesbit edilmiş durumda. Burada bir hukuksuzluk söz konusu. Aynı husus Gezi davası için de geçirli. Bu davada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Osman Kavala ile ilgili olarak AİHM, Kavala hakkında bırakın mahkûmiyeti, tutuklanmasını gerektirecek makûl delillerin dahi olmadığına karar vermiş bulunuyor. Buna rağmen Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alıyor, karara karşı oy yazan yargıcın özlü ifadesiyle, “kanuna aykırı telefon dinlemelerinden başka bir kanıt olmadığı” ve o dinlemelerin dahi böyle bir ceza için yeterli kanıt niteliği taşımadığı açıkken. Devam edelim: 2016’da dokunulmazlıkları kaldıran Anayasa değişikliğinin de bir hukuk kuralı, bir yasa niteliği taşımadığını yine AİHM, bu defa Selâhattin Demirtaş kararında tesbit etmiş bulunuyor. Buna rağmen Demirtaş hapishanede tutulmaya devam ediliyor, üstelik yasama sorumsuzluğu da -yine AİHM’in tesbiti- ihlâl edilerek.

AİHM, bu kararında AYM’yi de hukuka uygun davranmamakla eleştiriyor. Örnekleri çoğaltabiliriz. Soruya geleyim: Türkiye târihinde ilk defa ve bu kadar yoğun bir biçimde, hukuka aykırı Anayasa değişikliği, hukuka aykırı kanun, hukuka aykırı kararname ve idarî karar, hukuka aykırı yargılama ve mahkeme kararı ortalığa dökülmüş durumda. Yine ilk defa bir uluslararası mahkeme, Türkiye’nin Anayasa ve kanunları için “hukuk kuralı niteliğinde değil” tesbiti yapıyor. Bu kadar “nitelikli” hukuksuzluğun bu kadar göstere göstere gerçekleşebilmesini nasıl izah edebiliriz? En kabûl edilebilir açıklama, hukuksuzluğun tepeden aşağıya tüm devlete sirâyet eden bir siyaset tarzı haline gelmiş olduğudur.

Bu anlamda “hukuksuzluk siyaseti”, yakın zamana kadar daha çok Kürt siyasî hareketi ve yakın çevresiyle sınırlı gibi görünüyordu. Şimdi, yaklaşan seçimlere doğru alanını genişletme eğiliminde ve Kaftancıoğlu’na verilen cezaların onanması ve bu sûretle siyasî yasaklı durumuna düşürülmek istenmesi bu “alan genişletme”nin son hamlesi.

Hukuksuzluk siyasetinin hesapladığı başka alan genişletme hamleleri de mutlaka vardır. Seçimler yaklaştıkça, bu toplumun demokratik güçlerine bu hamleleri göğüslemek gibi ağır bir görev düşeceği de açıktır.