Başarı sonsuz, başarısızlık ölümcül değildir: Devam edebilme cesaretidir mühim olan.- Winston Churchill

Gary Oldman’ın Winston Churchill rolünde tek kelimeyle döktürdüğü “Darkest Hour-En Karanlık Saat”, Şubatta Türkiye’de gösterime girecek. Aktöre Altın Küre’yi kazandıran film, BAFTA’da dokuz dalda aday.

Churchill, 1940’ta başbakanlık koltuğuna oturduğunda, önünde sadece ülkesinin kaderini değil, dünya tarihini değiştirecek yakıcılıkta bir soru vardı: Hayatta kalabilmek için Nazi lideri Hitler’e boyun eğmeli mi, yoksa ölümüne savaşmalı mı?

Hikayenin nasıl sonlandığını biliyoruz. Film, o kritik günlere, hayati kararın nasıl verildiğine ve iç siyasetteki mücadeleye odaklanıyor... Bazı sahneler -metrodaki gibi- romantize edilmiş, fark etmez. Hitler faşizmi Avrupa’yı teslim alırken, bütün ümitler tükenmişken ayağa kalkmanın mümkün olduğunu hatırlatması yeter.

Bütün baskılara rağmen kabineden desteği alan Churchill, parlamentodaki meşhur konuşmasında şöyle diyor:

Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız, kıyılarda, tarlalarda, sokaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız.

Filmin bir sahnesinde, Churchill’in savaş planları, güvenirliği sorgulanırken Gelibolu hezimetinin suratına çarpılması ilginç bir ayrıntı.

Churchill’e 1. Dünya Savaşı’ndaki bu ölümcül hatası, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere teslim olmayı düşündürten hadise, bizim tarihimizde de kritik bir eşik: Mustafa Kemal’in liderliğindeki Çanakkale Zaferi...

CUMHURİYET MİRASINI HAK EDEN BİR ANLAYIŞLA YÖNETİLİYOR MUYUZ?

Churchill ve savaş güzellemesi yapmak değil amacım. Bir ölüm kalım anını, tarihte ‘cesaret’in yarattığı büyük farkı vurgulamak istedim.  

Laik Cumhuriyet de büyük mücadelelerle, başkalarının egemenliğine boyun eğmemek, teslim olmamak üzere, birlik ve beraberlik ruhuyla kuruldu.

Kuruluş yıllarındaki sevap ve günahları tartışacak değilim.

Asıl soru, BUGÜN, bu mirası hak edecek bir anlayışla yönetiliyor muyuz?

Laikliğin, hukuk devleti ilkesinin, çoğulculuğun, kadın erkek eşitliğinin yok sayılması, Türkiye Cumhuriyeti’ni 21. yüzyılda herhangi bir alanda güçlendirebilir mi? Ayakta tutabilir mi?

Aydınların sürüldüğü, soruşturulduğu ve hapse atıldığı, hakikati savunanların susturulup geri kalanların detone birer borazana döndüğü bir iklimde, neleri kaybettiğimizin bilincinde miyiz?

Sistemi salt kendi çıkarına değiştirmek, ülkenin tüm kurumlarının içini boşaltmak, beyin göçüne zorlamak, birarada yaşamanın şartlarını ortadan kaldırmak, çoğulcu demokrasiyi ve hukuk devletini lağvetmek, dini siyasi araç haline getirmek, tehlike değil de nedir?

Türkiye, tek adam rejimine koşar adım sürüklenirken en ‘karanlık saat’ini yaşadığının farkında mı?

Sorun sadece iktidar veya darbeye kalkışan kendini bilmezlerden ibaret değil.

Kendini ‘Atatürkçü’ ve ‘demokrat’ hatta ‘sol’ olarak tarifleyen anamuhalefetin ulusalcıları; Kürt düşmanlığı, Ermeni fobisi, AB düşmanlığından çıkamadıkça kendi çocuklarını da yiyor, bitiriyor.

Kendini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayan muhalefet partisinin lideri, şimdiden Başkanlık sistemine tam destek vereceğini açıklayarak, Cumhuriyet’in temellerini bizzat dinamitliyor...

Kendini ‘solcu’ olarak pazarlayan ulusolcu posbıyık, Batı emperyalizmine karşı Rus diktatörlüğüne yanlayarak, askeri faşizmi savunarak ‘tam bağımsızlık’ mavalı okuyor...

Hepsi, Cumhuriyetin parça pinçik edilmesine yardımcı olan aktörler. Hepsi, ‘bölünme’ paranoyasını canlı tutarak siyaset yapıyor ama asıl bölen, kendileri.

LAİK DEMOKRATİK CUMHURİYET SALDIRI ALTINDA

HDP’ye lafın yok mu diyenlere cevabım: Eşbaşkanları dahil, dokuz milletvekili, binlerce üyesi, hapiste tutulan, yerel yönetimleri elinden alınan bir partiye, içinden çıkan abuk sesler olsa da, diyecek hiçbir şeyimiz olamaz. Ancak siyaset yapmanın koşullarına kavuşurlarsa, eleştiri yapma hakkımız olabilir. 

İttire kaktıra parlamenter demokrasiyi terk etmeye zorlanıyoruz. Referandumun nasıl ‘kazanıldığı’ belli.

Adı OHAL olan, tamamen keyfiyet rejimi olarak uygulanan utanç verici kararlarla yönetiliyoruz.

Hukuk devleti liğme liğme. Yüksek mahkemenin kararı, alt mahkemede kabul edilmeyip ‘darbe’ olarak yorumlanabiliyor. Çünkü Anayasa Mahkemesi de bilimde, kültürde, siyasette, basında, ailede olduğu gibi Reis Beyin uygun gördüğü şekilde davranmak zorunda.

Ana muhalefet partisi, yürekli bir kadını, Canan Kaftancıoğlu’nu İstanbul İl Başkanlığına getirince kendi içindeki hainler başta olmak üzere, hedef gösteriliyor...

Sadece belirli bir zümrenin değil, mütedeyyinden Atatürkçüye, sosyalistten milliyetçisine, Kürtten Türke, kadından erkeğe, herkesin birarada, huzur içinde yaşayabilmesinin tek yolu, yöntemi olan laik, demokratik Cumhuriyet büyük saldırı altında.

Kendine hala muhalif diyebilen siyasetçilerin tek çıkış yolu, kişisel çıkarlarını, önyargılarını, oy kaygılarını bir kenara bırakıp, Selahattin Demirtaş’ın önerdiği gibi kolektif bir yapıyla mücadele etmek.

Siyaset yapanlar, yapmaya soyunanlar bunu becerebilecek mi, göreceğiz... Barış ve huzur içinde, adil ve eşit koşullarda yaşayabilmek, Cumhuriyet mirasını hakkıyla geleceğe taşımak için herşeyin feda edilmesi gereken ‘en karanlık’ saatteyiz.

Asla teslim olmayacağız.