Salgın kısıtlaması günlerinin “eğlencesi” SP videolarını izlemek, dinlemek ve konuşmak oldu... Devletin üst düzeyindeki ilişkileri, hatta cinayet ve tecavüz iddialarını mafyatik bir tetikçinin hezeyanları üzerinden çözümlemeye çalışıyor herkes.

Demokraside çağ atlayan Türkiye’ye de böylesi yakışır!

Peki biz bunları hak ediyor muyuz?

Peker’in videolarının yarattığı ilgiye bakılırsa, evet.

AKP MV ve Mehmet Ağar oğlu Tolga Ağar’ın karıştığı söylenen Yelda Kaharman’ın şüpheli ölümü, bu sayede gündeme geldi.

Mafyoz arkadaşa şimdi, bu ifşayı yaptıran, bir kadının cinayete kurban gitmesi değil. Malum kişilerle arasının bozulması.

Kaharman’ın 2019’da jandarmaya tecavüz şikayetiyle gidip ertesi gün ölü bulunması iddialarının alevlenmesine karşılık savcılık, “intihar” açıklamasını yeniledi.

Hazır dikkatinizi mafyatik ilişkiler üzerinden yakalamışken hatırlatalım: Bu ülkede kimbilir kaç kadın, intihar veya şüpheli ölüm diye defnedildi?

Malum, “şüpheli ölüm”ler Ailemizin ve İçişlerimizin Bakanlığı’nca “kadın cinayeti” sayılmıyor. Bunların hepsi abartı!

Bu durumda insanın aklına şu geliyor:

İstanbul Sözleşmesi’nin alel usül feshedilmesi, sadece “cemaatlerin baskısı” nedeniyle değil, irili ufaklı “bizim adamımız”ların paçayı sıyırması için de olmasın?

SEDAT PEKER VİDEOSU KADAR ŞOKLANIN

Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin 10. Yılını kutluyoruz. Feshettik, üzerinde tepindik, çatlayın da patlayın diyenlerin bir gramlık ahlakı, utanç ve vicdan duygusu belli ki yok.

Olsaydı, sözleşmenin yürürlüğe girdiği 2014’ten bu yana 2 binden fazla kadının katline göz yumamazlardı.

Ne o, bir Sedat Peker videosu kadar şoklandınız mı?

Evet, basına yansıdığı kadarıyla devletin korumakla yükümlü olduğu, en yakınları tarafından öldürülen kadınların sayısı tam olarak 2.336.

Çoğunun çantasından “koruma kararı” çıktı...

Sadece son üç yıldaki “şüpheli kadın ölümü” sayısıysa 331!

Ama bu rejim, kadını, çocuğu, iddia ettikleri gibi aileyi değil, erkeği korumayı seçti.

İstediği zaman, istediği kişileri yakalamayı, cezalandırmayı, sürüm sürüm süründürmeyi gayet iyi bilen polisi, yargısı, siyasetçisi, sözleşmenin gereklerini yerine getirmediği için kadın kasaplarına, çocuk tecavüzcülerine gün doğdu.

NEDEN EŞİT YURTTAŞLIK BİLİNCİNDEN KORKUYORLAR?

İstanbul Sözleşmesi hakkıyla uygulansaydı, toplumsal cinsiyet eşitliği okullarda okutulacak, müfredata girecekti.

O kadar ki YÖK ve MEB belgelerinden “toplumsal cinsiyet eşitliğini” çıkardılar.

Ama yok, kadın bilinçlenirse boşanacak, çalışacak, canını kurtaracak, kuluçka makinesi olmayacak korkusuyla hepsini teptiler. 

Kız çocukları giderek daha çok okuldan ayrılır, zorla evlendirilir, köle gibi çalıştırılır oldu.

2020 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre Türkiye, 156 ülke arasında 133’unculuğa kadar geriledi.

Ne söz verildiği gibi şiddete uğrayan kadınlar için birimler oluşturuldu, ne mahallelerde kreşler açıldı.

Eşit yurttaşlık bilincinin gelişmesini zinhar istemiyorlar...

Yoksa yurttaşlarının siyasi görüşü, inancı, anadili, mülkiyet durumu, doğum yeri, yaşı, medeni hali, engelliliği, cinsiyeti, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, sağlık durumu gibi nedenlerle ayrımcılığa uğramasını engelleyecek politikalar geliştirirlerdi.

Eşit bir toplumun inşası için en büyük şans olan İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmayı ağızlarına dahi alamazlardı...

 “Eşitlik İçin Kadın Platformu EŞİK”, 10. Yıl vesilesiyle ısrarla hatırlatıyor:

İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz, İstanbul Sözleşmesi Bizim!

Bu sözleşmenin feshi, hukuka, insan haklarına, akıl, mantık ve vicdana aykırı! 

Muhalefete de bu vesileyle seslenelim: İttifak hesapları yaparken toplumun bütün dezavantajlı gruplarını yok sayan bu totaliter anlayışa karşı sesiniz gür çıksın!

Yoksa hepimiz kaybedeceğiz.