Arapça kökenli bir kavram olan siyaset; halkı ‘okşayarak’ idare etme sanatıdır. Atları okşayarak ‘terbiye’ eden bakıcılara da ‘seyis’ denilir. Antik Yunan’da bunun yerine ‘şehir-devlet’lerin idaresi anlamında politika kelimesi kullanılırdı. ‘Polis’ şehir demektir. Kentin yönetilmesinden kasıt, kentte yaşayanların idaresi demektir.

Platon; “Siyaset, devlette adaleti egemen kılmaktır.” Derken talebesi Aristo ise; “Siyaset, pratik ahlâktır.” Der.

İki kapağı arasında siyaset kelimesine yer vermeyen Kur’an; kâinatın ve sosyal yaşamın temel ölçüsü-dengesi ve aynı zamanda siyasetin de amacı olan adaleti ayakta tutmayı ihmal edilmeyecek temel bir vazife olarak insanlara sık sık emreder:

“Ey iman edenler, adil tanıklar olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adaletli olun. O, takvaya daha yakındır.” (Maide: 8)

“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel ders veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa: 58)

Anlaşıldı ki siyaset bizatihi kötü bir şey değildir. Ama aracı olması gerektiği adalet ve ahlâk prensiplerini, ‘Din’ gibi kutsalları istismar edip bayağı ve kirli maksatlara alet ederse kötüleşir ve artık böyle bir siyasetle mücadele etmek olmuyorsa bundan uzak durmak gerektir.

Bediüzzaman’ın;

“Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım!” “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır!” Aforizmalarını da bu minvalde ele almak gerekir.

Yani; insanın neredeyse tüm yaşam alanlarına müdahale edip bilimi, tarihi, edebiyatı, sanatı, aile hayatını, kent yaşamını ve nihayet ‘Din’ gibi kutsallarını araçsallaştırıp hizmetine alan bir siyasetten Şeytandan uzak durmak gibi uzak durulmalıdır. Yine; menfaat dediğimiz gerek ulusal gerekse uluslar arası çıkara dayalı siyaset, aktüel politik dilde ‘reel-politik’ kavramı ile ifadesini bulur.

Bu cazibeli kavrama uluslararası sistem tarafından o kadar çok bahşiş ve rüşvet verilmiş ki artık adalet, sahada yarar sağladığı oranda makbul olan bir kavramdır. Pratik yarar sağlamadığı zamanlar ise siyasetin ideal maksadı olan ‘adalet’ sanırsın ki bir ütopyadır. Esasen post-modern dönemde reel-politik rüzgar adına ahlâk ve adalet merkezli siyaset sanatı terk edilmiştir.

Güç ve konfor serhoşu politikacılar; bencil, ikiyüzlü, eyyamcı, sömüren, başkasının hatasını kollayan, rekabetçi ve çıkar endeksli bir satranç oyununa oturmuşlardır. Artık iyi hamle yapan kazanıyordur. “İyi” yalan söylemek, medya aracılığıyla algı operasyonları çekmek, manipulasyon, demagoji, yersiz şatafat, popülist söylem ve icraatlar siyasi hamlelerinin alamet-i farikaları arasında yerini almış durumda.

Uluslararası güç dengelerini dikkate alarak reel politik siyaset gütme iddiasında olanların gerçekçilikle sıkı bir alakalarının olduğu vehmine sakın kapılmayın. Sanıldığının aksine etik ve adil olma erdemini ıskalayanların bir süre sonra hakikatla ve gerçekçilikle olan bağlarının zayıflayıp koptuğu söylenebilir. Şimdiki Türkiye’nin içler acısı, iflas etmiş iç ve dış politikası bunu göstermeye yeterlidir. Afrin operasyonu dahil yüz binlerce insanımızın yaşamına, milyonların da yerinden yurdundan olmasına mal olan Suriye Savaşı’nın ağır yıkım bilançosuna baktıkça kazanan bir devlet veya kesimin olmadığı görülecektir. Harcanan milyar dolarları da hesaba kattığımızda birer ego ve güç savaşına dönen bu deliliklerin sadece etik ve adaletle değil gerçeklikle de bağlarının iyice koptuğu anlaşılacaktır.

Ortadoğu’da dindaş, yoldaş, komşu ve vatandaş 40 milyon Kürd’le barışmamak adına sabah ABD, akşam Rusya’nın dizinde izzet arayan; 70 bin öğrenciyi, 700 civarında bebeği, yüzlerce hasta tutuklu ve siyasetçiyi içerde tutup; katilleri, psikopat ve hırsızları dışarı salıverecek bir af yasasını yerel seçimlerin arefesine yetiştirmekle meşgul Türk iç ve dış siyasetine bakalım. Ya da Suudilerin Yemen politikasına, dip yapmış ekonomisiyle beraber muhaliflerini darağaçlarında sallamakla meşhur İran’a bakalım. Adil ve etik siyaseti terk ettikten sonra akîlliğini de yitirip çürümüşlükle maluldur reel politik stratejileri!

Koca adaleti, reel politik canavara feda eden siyasiyyunların kulakları çınlasın! Yine; bu canavara yakalanmama adına bu defa da adaleti diri tutmak vazifesinden olan ana akım Nurcuların kulakları çınlasın!

Bir mesele daha kaldı ki o da ‘iyi becerdiğimiz mesleklerden olan siyaset’e çok az yer ayırdığı için; “Şeriat’ın yüzde 99’u ahlâk ve fazilettir. Yüzde 1’i siyasete mütealliktır.” Sözü üzerinden Bediüzzaman’ın eleştirilmesidir. Tabii ki sorun O’nun eleştiriliyor olması değil mesele Nursi’nin vermek istediği mesajın yeterince doğru yorumlanmadığı ile ilgilidir. Halbuki bu tespitten; adalet ve denetim mekanizmaları oturmuş, sivil toplumu güçlü bir ‘Şeriat’ ülkesinde siyasilerin yapacağı fazlaca bir şeylerin kalmadığını okuyoruz. Seçimlerin ertelenmesi, uzun süre bir hükümetin kurulamayışı hatta aniden devlet başkanının ölmesi gibi doğrudan siyaseti ilgilendiren işler o ülkenin yargısını, eğitimini, ekonomisini dahası vatandaşlarının ahlâkla ibadetini çok değil hiç etkilemeyecektir. Böyle bir şeriat veya demokrat ülkede bir siyasetçiye olan rağbet bir edebiyatçıya veya bir bilim insanına olan rağbetten de çok aşağıdır.

Adalete vesile olamayan siyasete, onu kendisine kıble edinmeyen yargıya, onu pervasızca harcayan devlete iyi değer biçilmez. Adil olmayan yönetici ise itaat ve saygı hakkını kaybeder. Günümüz sağ-sol siyasetçiler de artık farkındalar; ‘adalet’ gibi halkları mobilize edecek daha cazibeli bir kavram yok. Tüm yozlaşmış sisteme rağmen gelişmekte olan ülkelerde halkın siyaset kurumundan adalet beklentisi ise hala diridir.

Adaleti; şeytan siyasetine, reel-politik canavara yedirmeyen ve kutsal çabası adalet olanlara selam olsun!