Kavramların dönem dönem değiştiği, bir dönem tavanda olanların, diğer dönemlerde bilinmezi yaşadığı, silindiği ve tedavülden kalktığı bilinir bilinmesine de nedenleri üstünde durulmaz. Siyasi atmosfer ya da dünyadaki hızlı değişim denip akışa devam edilir. Oysa siyasi atmosferden, dünyadaki hızlı değişimlerden etkilenmeyen, hatta oralara sızıp, büyüyen ve sömürünün en fazla yaşandığı birkaç kelime ise asla kaybolmaz.

Ece Ayhan’ın 1992 yılında Özgür Gündem gazetesinde ismi Gökkuşağı olan köşesinde yazdığı yazıların bazıları arşivimde duruyor. Bazılarını yitirmişim. Toparlar toparlamaz kafamdaki çalışmayı da bitirmiş olacağım. İşte o yazıların birinde Ece Ayhan; Cemal Süreya, İlhan Berk ve Enis Batur’la “aydınlar” olgusunu konuştuklarından söz eder. Yitirdiği birçok şeyden biri de o günlere ait notları olduğunu belirtiği yazısında, 1992 yılında bulduğu kimi sayfalarında sivil şiirden, aydınlardan söz ederken “yurttaşlık duygusu”na da değinir. “Senin yurttaşlık duygusu dediğin şeyi, önceleri Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, İttihatçılar, Türk Ocakları, Halkevleri v.s yaymaya, benimsetmeye çalışmışlardır. Özellikle şehirdeki küçük memurlara ve öğretmenlere. Hele öğretmenlere “gerçekte cumhuriyeti siz yönetiyorsunuz!” denmiştir.” Yurttaş olma, yurttaşlık duygusu bugünün kavramı mıdır? Sanırım kimse yurttaş olduğunun bile farkında değil. Eskiden Yurttaşlık Bilgisi diye bir dersin olduğunu bile anımsıyorum. Sanırım ablamın kitaplarından biriydi.

Bugün ne öğretmen ne de küçük memur artık cumhuriyetin bir parçası olduğunu düşünüyor. Tam tersine hepsi korku içinde ve başlarına bir şey gelmesin diye sessizler. Bugünün kavramlarına baktığımızda “bayrak ve din” üstünden yaratılmaya çalışılan bir “vatanseverlik” görüyoruz. İşte son günlerde yaşanılanlar, Sedat Peker’in konuşması bu kavramların içinin nasıl boşaltıldığını açık açık gösteriyor. Bir kez daha gördük ki bazı kavramlar sadece kavram olarak varlar ve üstlerine mürekkep damlası düştüğünde kaybolurlar. Kaybolmayanlar ise aktörler. Aktörler her dönemin ‘uyuyan hücreleri’, ‘hayaletleri’.

Hayalet demişken, Hayalet Oğuz’u da unutmamalı. Bizim bildiğimiz hayaletler farklı, yukarıda söz ettiklerimden değil. Hayalet Oğuz gibi olanlar, şair olanlar. Diğerleri hayaletlerin de dünyasını kabusa çevirenler. Yurttaşlar demişken, neden bu insanlar yaptıkları her şeyi yurttaşların oylarıyla aklar ve kötülüklerine devam ederler. Bu insanların yaptıklarını, onlara oy verenler görmezler mi? Çocuklarının yaşamlarını da zehre döndürdüklerinin farkında değiller mi? Bu nasıl bir sis perdesi, nasıl bir uyku? İnsanlar bu kötülüklere ortak olduklarında aynı suçun ortağı olmazlar mı? diye de sormadan edemiyorum.

Ece Ayhan’ın yazılarında Hayalet Oğuz da var. En çok Tezer Özlü’yle bir arada düşünür Hayalet Oğuz’u. Sonra yanlarına Nilgün Marmara’yı da dahil eder. Hayalet Oğuz kimsesiz, tertemiz bir şair. Evi bile olmayan bir adam. Önce Ece Ayhan’ın cümlesine bakalım. “Ben zaten hep Hayalet Oğuz’la Teze Özlü’yü birlikte düşünürüm, düşünüyorum. İç içe. Düşlerde, karabasanlarda bile böyledir bu. Hayalet Oğuz’un gerçek adı Oğuz Alplaçin’dir. Pazar Postası gazetesinde; Seçilmiş Hikayeler dergisinde yayınladığı şiirlerine Oğuz Haluk diye imza atardı. Hayalet Oğuz gerçekten de kimi kimsesi olmayan bir insandı. Ömrünce kiralık miralık dahi bir evi bile olmadı. Ekmeğin boyunca bile de olsa bir barka ilişmedi.” Son cümlesi ne denli yakıcıdır. Ekmeğin boyunca bile mülkü olmayan bir hayalet…

Diğerleri hayalet ötesi. Canavarlaşmış ve gözlerini mülkün kudreti sarmış, mülkün büyüklüğüyle önlerinde ne varsa içlerindeki sınırsız kötülükle silip süpürmüşler. Kötülük demek bile artık edebi bir kavram, masumiyet taşıyor. Kötülüğe bindirilmiş zulüm toplarıyla adım atıyorlar. Yapacaklarını karanlık ve sisli günlerde yapıyorlar. Ülkenin bütün mezarlıklarında izleri var. Ülkenin bütün yeşillikleri yaktıkları ağaç, kuruttukları otlardan geçilmiyor. Gizlendikleri toprağın altı oyuklarla dolu. Zamanı gelince çöküyor ve pislikleriyle görünmeye başlıyorlar.

Ece Ayhan’ın Özgür Gündem gazetesindeki yazılarını epeydir arıyordum. Kutulara doldurduğum gazete kupürleri arasında nihayet bulabildim. Tabi çok az bir kısmını koruyabilmişim. İşte onlardan biri daha. O yazıların birinde de insan belleğinden söz eder Ece Ayhan. Özellikle yakın dönem belleğinin “dipsiz bir kuyuya döndüğünü” belirtir. Hal böyleyken geçmiş zaten kayıptır. 12 Ekim 1992 tarihli Özgür Gündem gazetesindeki yazısında önemli bir ayrıntıdan söz eder Ayhan. Yeni Osmanlılar’dan ve Namık Kemal’den söz ederken İdris Küçükömer’den bir alıntı yapar. Tam da yeridir o alıntının. “Evet kimdir bu okumuşlar? Bunlar yalnız dolaylı olarak devlet işlerine ortak da değillerdir, doğrudan doğruya devlet memurudurlar. (Bir dergide İdris Küçükömer yazmıştı: “Birgün biz dahi bürokrasiyi içimizde, benliğimizde bulabiliriz… Farkında olmasak da yaşantımızda ona uyarız ya da ona uydururlar bizi… Ulema da devletindir, profesör de devletin profesörüdür.”

Bugün kendini devlet sanan, devlet gören ne çok akademisyen, ne çok imam, ne çok müftü, ne çok öğretmen, ne çok muhtar, ne çok ihbarcı, ne çok karanlık insan var değil mi? Ha, az kalsın unutuyordum. Bir de mafya var. Bir tuğlanın çekilmesine bakar her şey.