“Bu tasavvufi zenginliği ne ile elde ettin?
“Aç karın ve çıplak bedenle.”
Kişi ne zaman alçakgönüllü olur?
“Makam ve hal sahibi olmadığına kani olur
ve halk içinde daha kötü kimse bulunmadığı görüşüne ulaşınca…” 
                                                                                Beyazıd-i Bestami

Sufilerin yaşam biçimleri ve çalışmalarına bakıldığında, Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki misyoner rahipleri görmek mümkün. Misyoner rahipler, dağların zirvelerinde kurdukları kilise ve manastırlarda ya da çeşitli mağara ve oyuklarda çile çektikten sonra aşağılara inerek Hristiyanlığı vaaz şeklinde yayarlardı. Daha çok paylaşma ve ortaklaşma şeklindeydi bu çalışmalar. Herkes birbirinin ekmeğini, suyunu, aşını paylaşabilmeliydi. Bunlar tanrınındı çünkü. Tanrının olanı ise insanlar birbirlerinden esirgememeliydiler.

Sufiler de çoğunlukla yaşam alanlarından uzak bir mağara, oyuk ya da dergâhta yaşamayı seçen insanlardı. Düşüncelerindeki yöntem vaaz şeklinde olmasa da etkin bir propaganda ve ikna ile yaparlardı bunu. İlk Sufiler içerisinde hatırı sayılır kadın da vardı. Sufileri Hristiyan misyonerlerden ayıran en önemli fark bana göre buydu. Kadın tasavvufçulardan en bilineni de Rabia Hatun’du. Basralı Rabiatü’l Adeviyye… “Rabbim, eğer cehennemden korktuğum için sana tapıyorsam beni oraya at! Yok eğer cennete girmek için ibadet ediyorsam bana onu da haram kıl. Fakat sadece ve sadece senin için kulluk yapıyorsam, ebedi güzelliğini temaşa etmeyi bana nasip et.” diyen.

Bugünlere geldiğimizde artık böyle insanlar görmek mümkün değil. Bırakın kadınların böyle düşünmesini, evden dışarı çıkmayan ve sadece anneliğin yüklendiği bir tanımın içerisine dahil edildiler. Çünkü din artık siyasi bir refleks haline geldi ne yazık ki. Siyasileşti. İş dünyasına dahil oldu. Kadınların bu dünyadaki yeri ise çok sınırlı. Cemaatler ticari faaliyetler içerisinde yeni dünya düzeninde. Eğitimden, sağlığa, yayıncılığa, yurtlara kadar çok alanda faaliyet yürütüyorlar. İslam estetiği, İslam sanatı konuşulmuyor. İki sözünüz, iki hak talebiniz olsa, kim olursanız olun anında ciddiye alınarak ihbar edilirsiniz. Sonra gazeteler devreye girer, sonra üniversitedeki ilahiyatçılar, sonra diyanet, sonra yargı. Sistem bu şekilde çalışır. Günlük hayatta karşılığı olmayacak şeyler üstünden yürünür, değerler denir, yaşam biçimimize aykırı denir, kutsal kitabımızda yazmaz denir. Denir de denir… Hatırı sayılır ekonomik büyüklüklere ulaşan cemaatler her konuda konuşur, sadece ekonomik göstergeler hakkında konuşmazlar. Çünkü işler yolundadır. İşsizlik rakamları, enflasyon, döviz artışı, et, peynir, benzin, otoyollar onlara uzak kavramlardır.

Kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, ülkenin gündemi hakkında konuşan İslamcı, sağcı bir entelektüel göremezsiniz. İşin aslını değil de hak budamayı konuşurlar. Kitaplığım, İslam estetiği, sanatı, kadın sorunu hakkında kitapları olan, şiire dair cümleler kurmuş bir dönem mangalda kül bırakmamış İslamcı yazarlarla dolu. Solun kucak açtığı dergilerde yazılar yazmışlar, sahiplenilmişler. Şu an kafalarını kuma gömen deve kuşları gibiler. Siyaset insanları bu denli korkuya mahkûm ediyor ne yazık ki. Dünün mağdurlarının o dönem yazı yazacak heyecan ve enerjileri ne yazık ki bugün yok. İslam estetiği, İslam sanatının ülkemizdeki hali için kitaplar yazmış insanların, günümüz şehirleri için, kaybolan doğa için, asfalt için, beton için, olmayan çeşmeler için söyleyecek iki cümleleri bile yok artık. Onların dışında herkesin bir cümlesi, iki lafı var. Demek ki estetik de sanat da bir yere kadarmış. Buradan belediyelere önerim olsun. Meydan tasarlarken, park düşünürken mutlaka çeşmeyi de dahil etsinler bu çalışmalarına ve suyu da aksın.

Oturup başörtüsüyle ilgili bir film çekmek isterseniz yarın başınıza ne geleceği belli olmaz. Ya da şu kadar büyük binaların, oyulan tepelerin, villaların İslam sanatındaki yerine dair bir yazı yazsanız ve ‘aşk estetiğine’ ne olduğunu sorsanız, yine başınıza ne geleceğini bilemezsiniz. Bunlara karşın “İslam, modern ve hoşgörü dinidir” demeniz de bir anlam ifade etmez. Kılıçlarla duaya çıkılınca işin siyasi boyutunun resmini de görmüş olursunuz. Belki de Vatikan gibi siyasal bir yerin hayalidir murat edilen.

Araştırmazsanız göremezseniz. Kendi sınırlarınızın ötesine geçmezseniz yine göremezsiniz. Geçmişe takılırsanız hiç göremezsiniz. Sizin için omuz vermiş insanlara omuz atarsanız, değerlerinize atmış olursunuz. Gerçi değer kavramı da çürümüş ve binaların temelinde kaybolmuştur ya…

Bu son zamanlarda ülke gündemi gibiyim. Yazmak istediğim yazıya kafamda biçim veriyorum. Klavyenin tuşlarına elim gittiğinde ise yazı farklılaşıyor. İnsan her zaman aynı ayarı tutturamıyor. Biraz daha devam etsem engizisyon çağına kadar yolu olacak yazının. Sahi engizisyon nasıl bir çağdı?