İnsanların ‘gözlerinin kapalı’ olma hallerini düşündüm. Hani bakar görmez hallerini. Ya da gözlerini kapatarak bakılmaya değer olanları, hissetmeyi, kötülükleri süzüp, güzelliklerle buluşma hallerini. Bu kadar şey yaşanıyor, bu denli büyük yaralar, acılar, yoksulluk, işsizlik, ekonomik sıkıntı, talan edilen doğa, şiddet… Her şey gözümüzün önünde oluyor ve biz bunları görmeden hayatımıza devam ediyoruz. Bunu ‘korku’ ile ‘korkmak’ ile açıklamak mümkün mü? “Aman başımıza bir şey gelmesin de ne olursa olsun” gibi bir düşünce bu sessizliğin nedeni olabilir mi tek başına? Dünya yanıyor. Haydi dünyayı görmemenin anlaşılır bir yanı olabilir de ülkede olup bitenin görülmemesini açıklayacak bir cümle yok.

Garip olan, insanlar kendi alanlarına dair konulan bir yasağı kolayca ihlal edebiliyorlar. Ancak bu bütün bir hayata değdiğinde, devlet işin içinde olduğunda görmemeyi seçiyorlar. Gürültüyü duymamayı, ateşin düştüğü yerden kaçmayı tercih ediyorlar. Askeri bir bölgenin yanından geçerken, tel örgülerle ya da duvarla çevrilmiş bölgelerde hep şöyle bir uyarıyla karşılaşırız. “Fotoğraf çekmek yasaktır.” İn cin top oynasa da kimse o bölgenin fotoğrafını çekmez, hatta başını ters tarafa çevirerek yoluna devam eder. Oysa her şeyin uydulardan izlendiği bir zamanda yurdum insanı bunu düşünmez ve yasağa kayıtsız şartsız uyar.

Olan bitenler bizi bir kuyuya doğru itiyor. Bizden o kuyunun ağzı kadar düşünmemizi ve görmemizi ve dünyanın da o kadarla sınırlı olduğumuza inanmamızı istiyorlar. Çaresiz insan, korkuları çok olan insan sessizleşir, gözleri açık bir şekilde bakar. Ona anlatılanı görür sadece. Kuyunun üstünden geçen bir kuş, kuyuya düşen bir yağmur damlası, gökyüzündeki haraketlilik onun için önemli değildir. Bir de kuyudan çıkmanın yollarını arayanlar vardır. Bir kuşun kanat çırpmasını gören, gökyüzündeki maviyi özleyen, bulut olduğunda, gözlerini kapatarak güneşi hissedenler vardır. Dünyanın akışının, güzelliğinin o kuyudan çıkmak olduğunu ve onun için çare üretenlerin bitmeyen direnişidir kendini yok etmek isteyenlerin ayağa kalkmalarını sağlayan.

Neler neler oluyor! Herkesin bildiği ne çok şeyler dönmüş. Kötülük kötülükle sıvanmış ve kontrolden çıkmış. Kaçak yapılan evler gibi biçimsizce büyümüş. Bir kat, onun üstüne daha genişi, onun üstüne daha daha genişi örülerek katlar çıkılmış. Binanın da bir dayanma gücü var. Küçük küçük depremlerden etkilenmemesi doğal. Oysa beklenen deprem büyük ve o binaya dayanmış.

Edebiyat hayattan çıkınca kaçınılmaz olarak önümüze başka şeyler gelmiş. Edebiyat tadımlık bir şarap tadında saklanıyor. Önümüze getirilen, ekranlarda sunulan günlük sofra şarabı tadı. Sanatı kimse anlamıyor ve mafya dizileri ile yol adım adım ilerleniyor. Herkesin önüne Kurtlar Vadisi’nden bir sofra kuruldu. Zengin oğlan fakir kız, fakir oğlan zengin kızın o sofrada yeri kalmadı. Payitahtlar kuruldu dizlerde. Benim dizi dediğime bakmayın. Hayatın normal akışı da bu hale geldi. Kötülükten eğlence çıkaran insanlarla doldu ülke. Kötülük eğlendiriyor ne yazık ki.

Kendini bu kokuşmuşluktan, bu yozlaşmadan ayıran insanların adımları, yol göstermeleri ile ayakta duruyor çok şey. İnsanlığı yok etme, değerleri alt üst etme uğraşıları sonuçsuz kalıyor böylece. Pişkinliğin ve kontrolsüzlüğün de elbet bir sınırı var. Yokuş aşağı inişlerin bir yerinde “kaçış rampası” var. Freni patlayan araçlar o rampaya direksiyonu kırdığında hasarlı da olsa araç duruyor. Sürücü aracı rampaya döndüremediğindeyse önünde ne varsa çarpa çarpa, ölümlere yol açarak durabiliyor. Durum kaçış rampası öncesindeki yokuşun başlangıç yeri. İş sürücünün yeteneğinde.

Not: Yazıyı yazdığım an bir son dakika haberi gördüm. HDP’ye bir kez daha kapatılma davası açılmış. Şaşırdık mı? Kaçış rampasını boşuna koymamışım yazının ismini. Kürtler üzerinden gündem değiştirilmiyor ne yazık ki. Fren kontrolden çıkmış ve kaçış rampası tam karşıda.