İnsan bazen dibe vurur, hiçbir şey yapmak istemez ya, öyle bir durumdayım. Okuduğum kitaplar bir kenarda, okuyacaklarım diğer kenarda. Ancak okuyacaklarım adeta dağ olmuş bana bakıyor. Yaz değil bunun nedeni. Ülkenin gidişatı, ne olacağız kaygıları, nereye gidiyoruz dertlenişi bu ortamı sağlayan koşullar. Neredeyiz biz? Galaksinin hangi noktasına düştük? Bizden önce bu durumu yaşayan ülkeler şimdi neye ağlıyorlar? Gelip bize de anlatsalar, bundan sonraki halimize oturup ağlasak…

Biliyorum, isyan bayrağı elinizde ve bu nasıl kaderci bir yazı diye homurdanışınızı da duyuyorum. Oturup birlikte direnmeye devam edelim elbet. Orada sıkıntı yok. Edelim de geldiğimiz yer burası. Kimse gördüğüne değil, görmediğine inanıyor. Görmüyor işte. Geçici körlük diye adlandırdığımız bu körlük geçicilikten çıkıp kalıcı hale geldi. Ne yana dönsek sadece benzerlerimizi görüyoruz. Derdimizi anlattığımız insanlar aynı. Derdini dinlediğimiz insanlar da aynı. Bir yerden sonra da kimse kimsenin derdini kaldıramıyor.

Kadınlar ne zaman sesini yükseltse ülkede umut artıyor. Ne yalan söyleyeyim, onların yaptığı her şeyin anlamı büyük. İtirazları da haklı, direnişleri de coşkuları da. Eskiden katıldığım seminerlerde “kadınsız devrim olmaz” konuları da olurdu. Konuşan erkekler tabi ki. Kadınlar adına sabah, akşam konuştular da ne oldu. Daha çok kadın şiddet gördü, daha çok kadın öldürüldü. O nedenle kadınların yaptığı en küçük bir etkinlik, bir itiraz bana çok anlamlı geliyor. Onların bu itiraz dili yazıya başladığım ruh halini dağıtıyor.

Konudan konuya atlıyorum. Dedim ya içimden bir şeyler gelmiyor kadınların haykırışları dışında. Son zamanlarda her yerdeler. Sonsuz saygıyla selamlıyorum sevgilerimi göndererek. Bir ara Sedat Peker’in açıklamalarıyla ilgili bir şeyler okumuştum. Bu kadınların cesaretiyle alakalı değil. Sedat Peker’in ifşalarına dalıyorlardı. Sen şunu yaptın, sen bunu yaptın gibisinden. Doğrudur. Zaten kendisi de kabul ediyor yaptıklarını. Ancak benim şaşırdığım yer şurası. İnsanlar işkencecisiyle karşılaşıyor, bir şey olmamış gibi yemek yiyorlar, günah çıkarıyorlar ve gülerek, özür dileyerek ayrılıyorlar. Kimse bir şey demiyor, iki laf etmiyor. Sedat Peker’in söylediklerini ise yalanlayan yok. Adama çemkiriyorlar. İşkenceci yaptıklarıyla hayata devam etmiş, zerre pişmanlık duymamış, duysa çıkıp ben şunları şunları yaptım diye konuşur, ifşa eder. Kıymetli olan her zaman neden işkenceciler oluyor sorusu da burada dursun.

Ben yazılarımda mutlaka edebiyatı, sanatı, kültürü öne çıkararak yazarım. Benim yazılarımda politik ayrıntı, günlük eleştiri çok bulunmaz. Hatta hiç bulunmaz. Elimden geldiğince sanat ve edebiyatın içinde durmaya çalışırım. Bazen bir kitap olur yazımın konusu, bazen şiir, bazen bir şair, bazen bir film, bazen tiyatroya dair iki kelime ederim. Geçmişin sanat edebiyat olaylarına, onların içinde bulunanlara değinirim. Hatta bu köşede birkaç belge de yayımladım. Normalde edebiyatçıların şapka çıkarması gerekirdi. Ancak edebiyatçılar kendileri hakkında çıkan yazılarla meşguller çoğunlukla. 

Son zamanlarda şiir ve devrim ilişkisini anlatan, devrimin şiirle olan yoldaşlığına değinen küçük konuşmalarımı Başak Canda’nın Youtube kanalında yapıyorum. Yazıyı sevenler konuşma işine çok girmezler. Ben de onlardan biriyim. Ancak arkadaşımın özendirmesi ve beni ikna etmesi ile Marx, Engels, Stalin, Mao, Ho Şİ Mİnh’ten başlayarak Afrika’lı devrimci liderlere kadar taşıdık. Sırada Latin Amerika ve Türkiyeli devrimci önderlerin şiirleri var. Daha önce de bu konuyla ilgili çok yazılar yazdım. Artı Gerçek’te de yazdım. Ancak iş konuşmaya gelince yeni şeyler ortaya çıktı, yeni isimler öğrendim. En önemlisi de telefona karşı konuşmayı öğrenmeye başladım.

Zaman zaman da eski gazeteleri, dergileri tararım. İlginç yazılar, ilginç isimlerle karşılaştım. Örneğin Mehmet Altan’ın 15 yaşında yazdığı şiirler gördüm. Necmiye Alpay’in şiirlerini okudum. Fatih Çekirge şiir yazarmış dönemin sol dergilerinde. Ergin Günçe’nin şiir ve yazılarını okudum. Kitabına daha farklı almış şiirleri. Notlarım çoğaldı da ben düzenli bir araştırmacı değilim. İşte önümüzdeki hafta Başak Canda’nın Youtube kanalında Türkiye’den devrimci liderlerin şiirlerine değinirken Cihan Alptekin’in şiirini de okuyacağım. Onun şiirini görünce çok heyecanlandığımı itiraf ediyorum. Umuyorum ki daha sonra Hüseyin Cevahir’inkini de bulmuş olacağım. 

Ömür dizelere benziyor. Şiirin ta kendisi ömür. Cesur şiirleri yazanların dizeleri kısa olmuş. Bu biraz da benim öngörüm. Değil elbette. Şair işin içine biraz hüzün katacak. Ben de o nedenle böyle yazdım. Cihan Alptekin’in şiiri diyordum oysa. 

KIYDILAR

Baharındaydın, fidandın özgürlük

Bir gece kimse yokken kıydılar.

Soğuk, istenmeyen.

Buğuntulu

Gözlerle götürdüler

Kurbanların hazırdı, oldular.

Ve onlar getirdiler,

Siyasal özgürlük diye

Yaramadı aç ellere

Toklukla istenildi.

Özgürlük yolunda hepsi

Dimdik, kaskatı durdu insanlar

Düşündüler,

Anladılar.

Özgürlük dokudular.

Çözdüler yine dokudular.

(Gerçekler Postası, Nisan 1967, Sayı:7)