Türkiye’de uzunca bir süredir, adına layık, umut kaynağı, kitleleri heyecanlandırıp çoşkuyla peşinden koşturacak bir muhalefetin eksikliğini gündeme getiren çok sayıda arkadaş var. Muhalefet lideri, muhalefet partisi ve muhalefet anlayışı konusunda çok fakir ve aç bu toplum.

Ankara siyasetini yani resmi dünyayı izlediğimizde, medyada muhalefet partisi diye tanıtılan oluşumların açıklama ve eylemlerine baktığımızda, umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmak için her türlü neden var. Ana ya da yavru muhalefet, kendisini Kemalist, liberal ya da muhafazakar olarak niteleyen muhalefet odakları, Türkiye’nin ve aktüalitenin temel/tayin edici konularında neredeyse birebir iktidar partisi gibi düşünüyor, Erdoğan gibi davranıyor: Kürt meselesi, Ermeni sorunu, Pontos konusu, Washington ve/veya Moskova ya da Brüksel ile ilişkiler, Kıbrıs,Suriye, Libya,Irak, İran…ordu, laiklik, devlet vs…gibi konularda Meclis’te temsil edilen dört Parti bir araya gelip ortak bildiriler yayınlıyor. İçeriğine baktığımızda bu ‘ortak görüş/ortak tutum/ortak politika’ aslında Türk devletinin resmi politikası bir başka deyişle ebedi ve derin iktidarın görüş ve politikaları.

Kısacası Türkiye’de çok uzun zamandan bu yana iktidar ile resmi, tescil edilmiş muhalefet arasında öyle sanıldığı kadar çok büyük farklar yok. Çünkü iktidarıyla muhalefetiyle aşırı yerli ve milli bir toplum, resmi bir toplum, askeri bir toplum, milliyetçi ve devletçi bir toplum var burada. Üstelik Gramsci’nin deyimiyle, devlet şimdiye kadar sözkonusu ideolojik egemenliği toplumun büyük bir kısmına kâh zorla kâh ikna ederek kabul ettirmiş durumda.

Beni rahatsız eden bir başka tutum da, kendisini muhalif olarak tanıtan kimi zevatın, geçmişle siyasi-ideolojik ilişkilerindeki tüyler ürpertici çarpıklık. Mesela kendisini muhalefetten sayan bir belediye başkanının kalkıp Topal Osman’ı ve Alparslan Türkeş’i saygıyla anması. Bu iki şahıs, yüzlerce insanın kanına girmiş. Kurbanların ailelerinin halini düşünebiliyor musunuz? Yine, solcu bildiğimiz bir il başkanının üstelik bir alevi katliamının yıldönümünde yine gidip Türkeş’in eşine protokol ziyareti yapması. Seçim konuşmalarında ‘’AKPli kardeşlerim’’ ya da ‘’Ülkücü kardeşlerim’’ hitapları. Bunlar hep ideolojik egemenliğin sonuçları. Bir de milli birlik ve beraberlik adı verilen saçma tutkunun yansımaları. Yok öyle bir birlik hiç bir toplumda. Katille kurban hep zıt saflarda. Uğraşmayın boş yere birleştiremezsiniz onları. Katilleri hoşgörmekse niyetiniz onu bilemem artık!

Böyle bir ortamda, ciddi ve sıkı muhalefet yapabilmek için bir dizi zor koşulu yerine getirmek lazım: Öncelikle bağımsız olacaksınız. Başka bir muhalefet anlayışına bağlı olarak parlak bir muhalefet geliştiremezsiniz. Başka muhalefeti güçlendirirsiniz. Yeni, yaratıcı ve orijinal olacaksınız. Bu da zaten bağımsızlığın, özgürlüğün bir koşulu. Sizin söylediğinizi, sizin önerdiğinizi sadece siz söylemiş, siz önermiş olacaksınız.

Fikriyatınızın, taktik ve stratejilerinizin doğru olduğundan eminseniz, tabi ki ilk başta bir avuç insanla yola çıkacaksınız. İlk başta azınlık olmak bütün iyi, doğru öykülerin kaçınılmaz kaderi oldu bugüne kadar. Azınlıkta kalmayayım, kitlemi genişleteyim onun için de biraz taviz vereyim, toplumun çoğunluğuna uyum sağlayayım diyorsanız, Hello Goodbye ve Welcome Populism durumları başlamış demektir ki muhalefetten vazgeçmek anlamına gelir.

Radikal olmak zorundasınız. Radikal olmak bağırıp, çağırmak, sert olmak demek değildir. Radikallik sadece tutumla ilgili bir kavram değil. Siyasi ve felsefi bir kavram. Marie José Mondzain’in ‘’Kelimelerin, Görüntülerin ve Zamanın GASP’ı’’ kitabının altbaşlığı ‘’Bir Başka Radikallik İçin’’. Mondzain, LLL yayınevinden  (Özgürleştiren Bağlantılar) çıkan bu çalışmasında, radikal kavramının Antik Yunan’dan günümüze kadar gelen felsefi ve siyasi içeriğini, anlamını ve işlevini açıklıyor. Terörizmin radikalliği ile neo-liberalizmin radikalliğine karşı, kelimeleri, görüntüleri ve zamanı özgürleştiren, yaratıcılığı körükleyen ‘’Yaşayan bir Radikallik’’ öneriyor.

Radikallik, idare-i maslahatçılık yerine sorunu kökten çözmeyi öneriyor. Doğru bildiği yolda, taviz vermeden, boyun eğmeden, kendi gücüne dayanarak ilerlemeyi salık veriyor. Pasifçe beklemeyi değil mücadele etmeyi talep ediyor.

Herhalde tahmin ettiniz, tüm bu girizgah HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın Erbakan’ı anma toplantısındaki tutumuyla ilgili.

HDP, mevcut partilerden çok farklı bir parti. Hakiki muhalefet partisi olmak için neredeyse bütün koşullara sahip. Çünkü HDP, barış ve demokrasi isteyen Kürtlerin ve farklı solcu kesimlerin bir araya gelerek kurduğu bir parti, bir koalisyon. HDP, ötekilerin, başkalarının partisi. Bugünkü yerleşik düzenin değil yarının farklı sisteminin partisi.’’Başka bir şey benim istediğim’’.

Demirtaş, bu kimliği oluşturmaya başlamıştı. Üstelik olağanüstü bir şekilde rahatsız ediyordu Tek Adam rejimini. Bu nedenle gönderildi haksız ve hukuksuz bir şekilde Edirne’ye.

HDP farklı bir muhalefet , bence hakiki muhalefet partisi olduğu için sadece iktidarın değil toplumun bir kesiminin de hedef tahtasında. Onu susturmak, boğmak için çeşitli güçler ellerinden geleni yapıyor. Bu açıdan bakıldığında HDP’nin bugün sadece varlığını koruyabilmiş olması bile başlı başına bir başarıdır. HDP’ye yönelik baskıların dörtte biri AKP’ye uygulansaydı, AKP dükkanı çoktan kapatmıştı.

Diğer tüm partileri olduğu gibi, hemfikir olmadıkları vakit, gazetecilerin, yazar ve akademisyenlerin, siyasal bilimcilerin HDP’yi eleştirmesi yararlı olur.

HDP’ye gönül verenler bu son Erbakan operasyonundan gayrı memnun. Tecridi kırmak içindi, güçlendirilmiş  parlementer sistemi oluşturacak cephenin ilk adımı idi gibi gerekçeler  gayrı memnuniyeti yeterince gideremedi. Çünkü Erbakan siyasi olarak da imaj olarak da ciddi ve sıkı bir muhalefetin ideal ikonu olmadı hiçbir zaman. Aksine…

Benim olumlu örneğim çok basit: Orhan Doğan’ın ölüm yıldönümünde bütün siyasi parti liderlerini biraraya getirip, Kürt Meselesinin Orhan’ın öngördüğü üzere barışçı bir şekilde çözülmesi konusunda kamu önünde bir görüş birliği sağlayabiliyorsanız işte o zaman ciddi ve sıkı bir muhalefet eylemi gerçekleştirmiş olursunuz.

Evet, siyasette ittifaklar, cephe politikaları önemlidir. Ama bu mecrada tayin edici bir başka gerçek var ki, o da ittifakların, cephenin kimin önderliğinde, hangi temelde kurulacağı.

Ben Orhan Doğan’ın siyasi ve ideolojik önderliğinden yanayım.