İsa’nın hayatına ilişkin belirsizlikler, eksiklikler, çelişkiler içeren yazı bazı tepkilere neden oldu. Din adamları, İsa’nın hayatı konusunda bilgi sahibi olan okurlar, nazik mesajlarla yazıda belirtilen bazı olgu ve görüşleri eleştirdi, kendilerince doğruları yazdı. Bazı mesajlar sosyal medyaya da yansıdı. Katkıda bulunan herkese çok teşekkürler.

Gazetecilik, sadece olup biteni aktarmakla sınırlı değildir. Matbuat-basın-medya, eskiden beri toplumda yeni, ilginç, farklı fikirler için bir tartışma platformu oluşturmakla da sorumludur. Evde, sokakta, okulda, işyerinde, akademide…kamu alanında tartışılan herhangi bir konu, gazetecilerin de katkısıyla daha anlaşılır hale getirilir. Hele bugün İnternet sayesinde bu tartışma daha hızlı ve daha çok kişinin katılımıyla örgütlenebilir. Gazeteci böyle bir ortamda, savcı ya da yargıç konumunda olmamalı, özgür tartışmayı teşvik eden, zıt görüşlerin sergilenmesine, meseleyi açıklığa kavuşturmaya katkıda bulunan bir moderatör rolünü benimsemesi gerekir.

İsa yazısı aslında Le Monde gazetesinden bir çeviri idi. Bunu yayınlarken benim iki amacım vardı:

- Fransa’nın köklü ve ciddi bir gazetesinin, ‘’Dinlerin Dünyası’’ başlığı altında özel bir bölümde dinler, ilahiyat, inançlar ve laiklik konularına farklı perspektiflere sahip uzman ve yazarların kaleminden yer vermesi önemli bir tutum. Bu bölümde, dindarlar da Tanrıtanımazlar da Müslümanlar da Katolikler de Budistler de uzmanlık alanlarında bilgi ve fikirlerini sergiliyor. Böylelikle din, tabu olmaktan, dokunulmazlık imtiyazına sahip olan bir konu olmaktan çıkıyor. Her şey sorgulanabilir, her şey eleştirilebilir hale geldiğinde, o toplum daha özgür oluyor. Mahremiyeti ya da kutsallığı öne sürerek, dinin, başka amaçlar doğrultusunda kullanılmasını engelleyen bir şeffaflık aslında Le Monde’un yaptığı. Ayrıca, bir gazetenin bir toplumu olduğu gibi izleyip aktarmak gibi bir görevi, bir sorumluluğu varsa, o toplumda dini tartışmalar yaşanıyorsa, bunları yazıp çizmek kadar meşru bir faaliyet olamaz. Gerçek hayatta olup biten herhangi bir olgu veya faaliyeti, şu ya da bu nedenle, kasıtlı olarak medyaya yansıtmamak sansür anlamına gelir. Dinlerin Dünyası’nda yayınlanan kimi makaleler, Türkiye’de yayınlanamaz, yayınlanırsa da adliyenin soruşturma ve kovuşturma konusu olduğu gibi ‘’mahalle baskısı’’ tabir edilen toplumun bir kesiminin tepki hatta nefretini çekebilir. Çünkü Türkiye’de ‘’Devletin milletin bölünmez bütünlüğü’’, ‘’Milli Güvenlik’’, ‘Atatürk İlke ve İnkılapları’’, ‘’Terörizme karşı mücadele’’, ‘’Dini inanç ve duyguların istismar edilmesi’’, ‘’Emine hanıma yönelik pek şık olmayan sözler sarf etmek’’ gibi engeller nedeniyle düşünce, ifade ve basın özgürlüğü mevcudiyetini/sesini duyuramıyor.

Kanunlarımız ve yasaklarımız yerli ve millidir abiler, ablalar! İthalatta ihracaatta gavurun dolarını, eurosunu kullanırsınız, yedi düvelin teknolocisini benimsersiniz, kapitalizmin ceplerinizi dolduran her bir haltını yersiniz, laiklik ya da blasfem deyince, hop bir dakka, bu bizi bozar! İkiyüzlülüğünüz de son derece yerli ve millidir.

Le Monde’un ‘’Dinlerin Dünyası’’ sayfası, ilahiyat, maneviyat, din, mezhep, kilise, cami konularını işlerken, Libération’un ‘’Les 400 Culs’’ sütunu da bizde belden aşağı tabir edilen meseleleri ele alır. Öyle seksoloji uzmanı bir doktor filan değil bu sütunun yazarı. Türkiyemiz ve Türkçemiz o kadar özgür ve ahlaklıdır ki, bu ‘’400 Culs’’ sözcüğünü bile istediğim gibi tercüme edip ifade edemiyorum. Bu ibare bir yandan François Truffaut’nun ‘’400 Darbe’’ filmine işaret ediyor, bir yandan da insan anatomisinin orta alt bölümünün arka cephesini gösteriyor. Bizde olsa muzır neşriyattan hemen ceza yer. Devletimiz ve kanunlarımız halkımızı ve toplumumuzu ahlaklı ve terbiyeli hale getirmek için yıllardır fevkalade çalışıyor ama ne yazık ki rüşvet, yolsuzluk, nepotizm, taciz, tecavüz, gasp, yaralama, cinayet gibi suçlar yıldan yıla artıyor da artıyor.

ABD ve İngiltere’de de ciddi gazetelerde bazen haftalık sabit köşe, bazen de feature yazıları şeklinde, bizde aile içinde bile fısıltı halince konuşulan, ayıp, günah, terbiyesiz, uygunsuz addedilen konular yazılır, çizilir, yayınlanır, tartışma konusu olur. Özgürlük ve demokrasinin gerçekleşebilmesi için şiddet ve ayrımcılık hariç, her şeyin serbestçe ifade edilebilmesi, yazılıp çizilmesi ve tartışılması şart.

- İkinci amacım, dinin, dinbazlarca nasıl tahrif edilip, bir iktidar aracı haline getirilme sürecine örnek vermekti. Althusser, devletin ideolojik aygıtlarını sayarken, ordu, okul, mahkemenin yanı sıra din ve medyayı da belirtir. Dolayısıyla, din ile medyanın ortak olduğu bir alan devlet ve iktidarı ya da devlet iktidarı oluyor.

Musa, İsa ya da Muhammed ile, havra, kilise, cami…ayrıca Tanrı, Allah, Manitu gibi kavram ve ibarelerle hiçbir maddi manevi ilişkisi olmayan bir kalem emekçisi, hakiki laiklikten yana olduğu için, kimsenin dinine, inancına, ibadetine bireysel olarak müdahale etmez.

* Sen neden başörtüsü takıyorsun bakiim?

* Ne diye Hac’ca gittin ki?

* Pazar günü Kilise’de ne işin vardı senin?

gibi sorular sorulmaz. Burada ince bir ayrımı fark etmek lazım: Kimsenin kişisel inancına, ibadetine müdahale edilmez ama başörtüsüne, Hac’ca gitmeye ya da Kilise’deki ayinlere, herhangi bir açıdan, farklı gerekçelerle karşı çıkmanız, muhalefet etmeniz son derece doğal karşılanmalı. Çünkü bu karşı çıkış her bireyin temel haklarından biri. Burada karşı çıkılan, muhalefet edilen bir uygulamayı gerçekleştiren kişi/şahıs değil, o uygulamanın bizatihi kendisi. İbadet engellenmemeli ama eleştirilebilmeli.

İsa yazısında, bilinmeyen, tahrif edilen, farklı gösterilen, Hristiyanların kesin yargı olarak benimsemeleri talep edilen özelliklerin neredeyse hepsi, doğrudan iktidarla ilgili. Büyük ölçüde 6. yüzyıldan itibaren Hazreti İsa’nın kimliği, kişiliği, efsanesi adım adım tuğla tuğla örülmüş/kurulmuş. Kimi uzmanlara göre varlığı/yaşadığı bile tartışmalı olan bir şahsiyet bugün dünya nüfusunun önemli bir kesiminde büyük saygı ve takdir gören bir ilah görünümünde. Musa, İsa, Muhammed’in çağdaşlarına kıyasla birer dahi oldukları tartışılmaz bir saptama. Zaten böyle olmasaydı her üçü de bunca uzun zamandır insanları bu kadar etkileyemezdi. Bu üç dinin bugünkü konumu, kurucularının ne kadar güçlü ve yaygın bir manevi zihniyet dünyası yaratmış olduklarının kanıtı. Bugün dünyada hala en fazla basılıp satılan ve büyük bir ihtimalle bir şekilde okunan üç kitabın Tevrat, İncil ve Kuran olması da bir tesadüf olmasa gerek. Üç peygamberin yarattığı dinlerin değerine değer katan önemli bir başka unsur/boyut da bu dinlerin liderleri öldükten sonra da kendilerini topluma nasıl kabul ettirebildikleri.

Ogilvy, Bernbach ve Séguéla gibi reklam ve halkla ilişkiler ustalarının kendi mesleklerini anlatırken, sürekli olarak bu üç büyük iletişimciyi örnek göstermesi de anlamlıdır.

Bir iktidarın inşa sürecinde, özellikle ilk başlarda iktidar imajının inşası çok önemli.

Sonuç olarak, İsa’nın tam olarak hangi tarihte, hangi kentte doğduğu, kaç yaşında çarmıha gerildiği, babası, annesi, kardeşleri hakkındaki bilgiler çok da tayin edici değil. Zaten iki bin yıl önce cereyan etmiş bu olaylar hakkında somut bilgi belge olmadığı için tarihi ya da dini perspektifli tartışmaların çok da anlamı, işlevi, yararı yok. İsteyen istediği versiyona inanmakta özgür. Benim ön plana çıkmasını istediğim konu, işin iktidar boyutu. Yani yurttaşların büyük ölçüde sonradan üretilmiş efsanelere inanarak, zihinsel düzlemde boyun eğip, bir dizi dogmanın esiri haline getirilmesi.

Nazım Hikmet’in Büyük İnsanlık şiirini okumuş muydunuz ?