Stockholm. Ayrıntı Yayınları İbrahim Karaca’nın “Memleket ve Gül” başlıklı Toplu Şiirleri’ni yayımlamakla çok iyi bir şey yaptı. Şiir bölümü editörüne sonsuz teşekkür…

Arıntı’nın “eski” Alan Yayınlarının kapsayıcılığını sürdürmesinden hoşnutum.

Kitabın sonunda neredeyse tek şiirlerin öyküsüne yer verilmesi çok iyi bir düşünce.

Şiirin ötesinde onların bizim acı tarihimizin adeta kronolojisini tuttuğunu görüyoruz.

Antik dönemden bu yana şiir, sadece sevginin değil bir yandan da acının çetelesi olmamış mıdır?

Homeros’un coğrafyası binlerce yıldır epope/destan üretmeye devam ediyor.

Tiranların soyu tükenmek bilmiyor.

Ama Prometius’ların da…

1980 darbesinden sonra ülkem zindanları adeta Prometius’un zincirlendiği kayalıklara dönüştü.

Latin Amerika’da 70’lerde militer diktalara karşı yükselen Canto Nuevo dalgası şiir ile müziği daha bir iç içe geçirdi, halk müziği geleneğini modernleştirerek daha entelektüel düzeye ulaştırdı.

Bu bir anlamda 1968’in bir yansıması olan Joan Baez/Bob Dylan çizgisini, protest müzik dalgasını da müzikalite bakımından dönüştürdü.

“Kardeş Türküler” 1980 karanlığı içinde bir meydan okuma olarak yükseldi, ülkenin zengin kültür farklılıkları ile bizi buluşturdu. Bir anlamda binlerce yıllık Aşık/Aşug geleneği sıçrama yaptı.

Aşık Veysel, “Kardeş Türküleri” dinlesin isterdim.

Bin yılın nefesini hissederdiniz onda.

İbrahim Karaca, özellikle 78 kuşağının müziğinde şiirleri en çok bestelenen şairlerimiz arasında diyebilirim.

Grup Yorum’dan Mehmet Gümüş’e, İlkay Akkaya’ya ve daha birçok müzik topluluğunca seslendirildi İbrahim Karaca’nın şiirleri.

Onun şiir macerası Akademi Kitabevi ödülü ile başladı. Nevzat Çelik gibi. Burada Emil Galip Sandalcı’yı, 68 ve 78 kuşağına her boyutu ile verdiği destekten dolayı anmadan geçmeyelim. Ve Ayşe Nur’u…

Selam olsun “Yeni Sesler”in genç çocuklarına!

İbrahim Karaca bir Karadeniz uşağı. Karadeniz şiir geleneğinin sürdürücüsü.

İrlanda gibi Karadeniz’de de şiir ve türkü günlük yaşamın bir parçasıdır.

Kürt illeri ve Anadolu coğrafyasının neresi öyle değildir ki diyebilirsiniz.

Ama Karadeniz çok özeldir, Hemşin desen daha da bir özeldir.

Ne iyi yaptı, Hapaçitli İbrahim Karaca, “Bir Avuç Hemşin”i de yayımlayarak yöre kültürünü kitaplaştırdı.

Ama İbrahim Karaca’nın duyargaları, Özgür Gündem’in çocuk dağıtıcılarına, Gazi Mahallesi tragedyasına, 90’lar cehennemindeki direnişlere, Suruç, Ankara Garı kıyımlarına, yargılı/yargısız sayısız infaza karşı da hassastır. Gezi ile yeniden başlatılan yargısız infazlara…

Bir vakanüvis gibi kaydını tutar şiirin dizelerinde. Amnezyayanın kapısını kapatır. “Bir daha asla!” demenin kapısını aralar.

Benim için büyük keyifti Arjantin’de Maraş ağzı ile konuşan 80’likleri.

İstanbul Türkçesinin bile Hayca, Rumca, Safaradca farklı aksanları vardı. Ve bu bir zenginlikti. Aşağılanacak bir kusur değil!

Eski Bakırköy ve Şişli’yi nasıl özlüyorum, bıcır bıcır konuşmaları ve farklı esans kokan madam ve mösyöleri ile.

Ve Maltepe’de Cihan Alptekin’in ziyarete gelen annesi ile Hemşin ağzı ile konuşmasını hatırladım şimdi, “Ama Anacuğum” diye.  

İbrahim Karaca, Hemşin aksanı ile yazdı şiirlerini. Burada, İsveç’te herkes kendi yöresinin ağzı ile konuşmaktan gurur duyar. Kimse de bizdeki gibi aşağılamaz. Oysa ülke ne kadar farklı ağızlara sahip, bu nasıl bir zenginlik… Tekleştirme Türkçeyi bile hedef aldı bu ülkede. Onun “Bulutların Gözyaşı” ile bitirelim:

Sen uyurken suyumu çalar felek / Canımı alır sen uyurken / Uykuna düşer gözyaşlarım / Yağmur sanırsın sen / Sevdalı bir bulutum ben…

Duman yürüdi dağa / Geliyi yağmur, aha / Ben ağlamadum daha

Ama felek o taşi / Ağlatma kurti kuşi / Bu yağan yağmur değil / Bulutlatın gözyaşi

Suyumi çalanlara /Canumi alanlara / Ben nasil inanayim / Kuyrukli yalanlara

Deremi dolandurma / Suyumi bolandurma / Kim aldi kim veriyi /Kimun malini kima

Atma felek o taşi / Ağlatma kurti kuşi / Bu yağan yağmur değil / bulutların gözyaşi