Evsizlik dünyanın kaderi olmaya devam ediyor



Artı Gerçek

Adorno’nun deyişiyle yerleşik ev geçmişte kalmıştır. 'Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır.'


Yoksulluğun pençesinden kurtulmak için yerini yurdunu terk edip sınır tellerini aşarak gittikleri ülkede kaçak yaşayan insanlar. Savaşta evleri başlarına yıkılmış, birkaç parça eşya ile komşu ülkelere sığınanlar. Dünyanın birçok bölgesinde göçün ve başka yerlere yerleşme çabasının oluşturduğu çaresizlik sahneleri yaşanmakta. Heidegger’in deyişiyle “evsizlik dünyanın kaderi olmaya devam ediyor.” 

Göçerlik ve sürgün moderniteyi temellerinden sarsmakta ve bu kavramın sorgulanmasına yol açmakta. Dünya üzerindeki insan göçleri kenti dönüşüme uğrattığı gibi ulus-devlet sınırlarını yapaylaştırmakta ve modernliğin açıklama kalıplarını da geçersiz kılmakta.

Tek kimlik kurgularının parçalandığı, dilin melezleştiği, farklı tarihlerin birbirine girdiği bu hareketli dünyayı modernitenin gözlüğünden anlamak olanaksız hale gelmiş durumda. Göç, sürgün hali, marjinallik, melezlik ve evsizlik aslında Batı’nın rasyonel düşünme inancını bozguna uğratmakta.

Kuşkusuz 20. yüzyıl, dünya savaşları ve çatışmalar sonucu ölümler ve acılarla tahakküm ve sömürü altında geçti. Savaşlarda yaşanan göçler, mülteci durumuna düşen insanlar, yitirilen yaşamlar… 

20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başında yaşadıklarımız bunlardan farklı değil. Bir işgal gücü ile başka bir işgal gücü arasında el değiştiren Afganistan... Savaşın, şiddetin evsiz, yoksul bıraktığı insanlar. Mayınlarda bacaklarını yitirenlerin uçaklardan atılan yapay bacakların peşinde koşmaları...

Irak’ın hile ve yalanla, enerji kaynaklarına el koyma amacıyla işgali... Ölen binlerce insan... Yaşanan insanlık trajedileri... Tarihsel birikimin yok edilmesi... Sağlanamayan iç barış...

Beyrut’un bombalanması ve evleri başlarına yıkılan insanların göçü... Filistinlilerin kamplarda bombalar altında süren yaşamları... 

Türkiye’de köyleri, evleri yakılıp yıkılan ve zorunlu göçe tabi tutulan ya da zorunluluklarla kentlere göç eden yersiz, yurtsuz, işsiz Kürt kökenli insanlar... Türkiye’den göçmek zorunda bırakılan Ezidiler...

Ve daha dünyanın birçok yerinde yaşanan ve gündemimize dahi girmeyen çatışmalar, ölümler, göçler... Güzel bir gezegende yaşanan cehennem... 

Son insanlık dramını Suriye’den göç etmek zorunda kalan insanlar yaşamakta. 2011 yılı Mart ayında başlayan meşru hak talepleri Esad rejimince kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldı, barışçıl protestolara silahlı ve ölümcül müdahaleler yapıldı. Rejimin göstericilere doğrudan ateşli silahlar kullanması, Suriye’de bir iç savaşın başlamasına sebep oldu.

İç savaşın ortaya çıkardığı istikrarsızlık Suriyelilerin güvenli bölgelere zorunlu göç etmelerine neden oldu. 3.5 milyon civarında Suriyeli Türkiye’ye göç etti. Bu durum, göç edenleri ve göçü kabul eden ülkenin insanlarını her bakımdan etkiledi. İdlib’e yönelik harekâtlarla birlikte göç edenlerin sayısı artmakta.

27 Şubat’ta 34 askerin hayatını kaybetmesi üzerine iktidar, Batı'nın İdlib'de Rusya ve Suriye rejimi karşısında yeterli destek vermediği iddiasına dayanarak, Batıyı cezalandırıp zor durumda bırakmak amacıyla sınır kapılarını açtı ve bir anda on binlerce çeşitli milliyetlerden göçmen Edirne’deki Pazarkule sınır kapısına yığıldı. 

İktidar, İdlib'deki saldırıyı, göçmen politikası nedeniyle kaybedilen seçmeni yeniden kazanmanın bir yolu olarak gördü. Rejimden koruduğunu iddia ettiği kadınları, çocukları kışın ortasında mekânsız, aç ve perişan bıraktı. Bir kısım göçmen derme çatma botlarla denizde yaşam savaşı vermekte. 

Avrupa’nın şantaj kokan bu hamleye boyun eğmeyeceği açıktı. Yunanistan sınırdaki önlemlerini arttırarak göçe teşebbüs edenleri şiddetle Türkiye’ye itti. Nitekim AB sınır polisi Frontex, Türkiye'nin sınırlarını açmasının ardından Yunanistan sınırına yığılan ve Yunan adalarına geçmeye çalışan göçmen akınını durdurmak için harekete geçti. 

Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'nun alt komisyonu olan Göç ve Uyum Komisyonu üyesi HDP'li Ömer Faruk Gergerlioğlu, gözlemlerini şöyle anlatıyor : “Pazarkule sınır kapısına gittik ve gerçekten çok üzücü trajik görüntüler vardı. Binlerce insan ortalıktaydı. Gece gündüz 6 gündür buradalarmış. Gece hava çok soğuyormuş. Anneler, çocuklar, yaşlı insanlar da vardı. Gençlerin çoğu Pazarkule Sınır Kapısı'nda Yunanistan kapısına dayanmış durumdaydı. Çoğu Afgan olduğunu söylüyordu. Tahmin edildiği gibi Suriyeliden ziyade Afgan ve Afrikalı göçmenler gördük. Onlar kapıya yükleniyorlardı. Muhtemelen Yunanistan polisine taş atıp taciz ediyorlardı karşı tarafa geçmek için. Gözlerimizin önünde Yunanistan polisi de karşılık olarak gaz bombaları ve fişekler atıyordu. Tam biz oraya vardığımızda yaralanan insanlar gördük. Yaralılar acilen götürülmeye çalışılıyordu. Kafaları yarılan, göğsünden vurulan, bacaklarından kan akan insanlar gördük. Bir can pazarı yaşanıyordu.”

İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Mülteci Hakları Alt Çalışma Grubu heyeti de söz konusu bölgedeki duruma ilişkin gözlemlerini bir rapor haline getirdi. Heyetin gözlemlerine göre iki bin civarında göçmen sınırda bekliyor. 

Raporda bekleyenlerin çoğunluğunun Afganistan, İran ve Pakistan vatandaşı olduğu ama grupta Suriye, Nijerya, Kamerun'dan gelen kişilerin de bulunduğu ve bu kişilerin Türkiye'nin her yerinden gelen kayıtlı ve kayıtsız sığınmacılardan oluştuğu belirtiliyor. 

Yunanistan polisinin sınırı geçmek isteyenlere müdahalesine ilişkin gözlemlerden "Yunanistan tarafından yapılan saldırılarda özellikle çocukların ezilme tehlikesi geçirdiği ve birçok kişinin gaz fişekleri ile yaralandığı aktarılmıştır. Ayrıca kara sınırından geçiş yapmayı başaran ve Yunan polisi tarafından yakalanan 200-250 civarında kişinin sopalarla dövülerek, paraları, telefonları ve ayakkabı bağcıklarını alınarak araçlarla Türkiye tarafına geri itildiği kaydedilmiştir” şeklinde söz edilmekte.

Raporda mültecilerin şartlarına ilişkin olarak “Aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu insanların üzerlerini kapatacak bir şey olmadan nemli ve soğuk zeminde oturdukları, uyudukları ve ısınmak için etraftan topladıkları odunlar ile ateş yaktıkları gözlemlenmiştir. Sivil toplum kuruluşları yiyecek dağıtımı yapmaktadır fakat alanda yeterli gıdanın olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca alan hijyen açısından kötü durumdadır ve güvenlik riskleri taşımaktadır” denilmekte.

Bu gözlemler karşısında Türkiye'nin öncelikle, yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı çerçevesinde, sığınmacıların güvenli geçişlerinin sağlanması ve genel olarak düzensiz göçün teşvik edilmemesi noktasındaki sorumluluğu bulunmakta.

Savaşlarda kentlerin ve evlerin bombalanmasıyla, insanların toplama kamplarında işkenceler ve kıyımlarla son bulan bir yaşama mecbur edilmeleriyle ev güven içinde yaşanır bir yer olmaktan çıkmış, kullanılıp atılacak bir nesneye dönüşmüştür. Adorno’nun deyişiyle yerleşik ev geçmişte kalmıştır. “Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır.”