Sapiens, tarım devrimiyle birlikte toprağın sınırlarını çitlerken özel mülkiyet hırsının neden olacağı kötülüğün temellerini de atıyordu. Üretimin artması ve üretilen üzerinden alışverişin hızlanması süreç içerisinde şehirleri, feodalleri, devletleri, hükümdarları, orduları, bürokrasiyi yaratırken insan; ordu, okul, aile kurumları üzerinden itaat altına alındı.

Devlet, yarattığı kurumların gücüyle “düzen” kavramı üzerinden insanlara hükümran olurken doğanın kendi kaosunu yani yabanı bozarak insanın var olduğu doğal ortamın sonunu hazırlamakta.

Ömer Faruk “Bir Yaratıcılık İmkanı Olarak: KAOS” isimli son kitabında bizi “düzen”in yarattığı krizler sonucu oluşan “kaos” ile “düzen” tarafından tasalluta uğrayan “kaos=yaban” karşıtlığı, “düzen”in kendi dışındaki “kaos”a yaklaşımı, ele geçirilemez ve öngörülemez olanın bir yaratıcılık imkânı olarak ortaya çıkma potansiyeli üzerinde düşünmeye davet etmekte.

Faruk, deneme türünün özgün bir örneği olan kitabında Batı dünyasının ufuklarında gezinmekte, sinema, edebiyat ve anılara yaslanarak tespitlerini somutlaştırmakta, kelimelerin gücünü kullanarak kulağımıza fısıldarken işitmenin ve dinlemenin üstünlüğüne güvenmekte.

Konuya Giorgio Agamben’in önemli bir kavramsallaştırmasını aktararak, bizi bir kapıdan geçirip kendimizle yüzleşeceğimiz tekinsiz bir alana sokuyor.

“Başka canlılar ancak kendi özgül potansiyellerini gerçekleştirebilirler. Oysa insanlar, kendi empotanslarına (Ö.F. bu sözcüğü yapabilme potansiyeline sahip olma olarak anlamakta) muktedir olan hayvanlardır. İnsan potansiyelinin büyüklüğü, kendi empotansının uçurumuyla ölçülür. Özgürlüğün kökü de [bu] potansiyelin uçurumunda yatar…. Özgür olmak kendi empotansına muktedir olmaktır, kendi eksikliğiyle ilişkide olmaktır.”

Faruk bu aktarımdan sonra ağaç ya da hayvanın “uçurum korkusu” yerine geçirdiği “öteki korkusu” bulunmaması üzerinden insanın “uçurum korkusu”nun kaynağı, nedeni ve sonucu hatta uçurumun bizatihi kendisi olduğu ve bu korku yüzünden “sürekli kriz üreten” bir varlık olarak yaşamını sürdürdüğü vurgusuyla kendimize yöneltmemiz gereken soruya açıklık getiriyor. “Uçurum korkusunun kökeni nedir?”

İnsan, “uçurum korkusu”ndan kaçarken “öteki korkusu”yla yaşamını yıkıma götürmekte. “Öteki korkusu”yla “bahçenin evi” “evin bahçesine” dönüşmüş, ardından büyük şehirler, tapınaklar, siyasete ve bürokrasiye ait binalar, kışlalar, cezaevleri, toplu konutlar, gökdelenler gelmiş durumda.

Albert Einstein, insanın Evren olarak adlandırılan Bütün’ün uzay ve zamanda sınırlanmış bir parçası olmasına rağmen kendisini ayrı varlık olarak kabul etmesinin onu zindana kapatan bir tür optik yanılsama olduğunu belirtirken, bu zindandan çıkarak kalbimizi bütün canlı varlıklara ve muhteşem doğaya açma çabasının kendimizi özgürleştirmemize ve içsel bir güven duymamıza katkıda bulunacağını belirtmekte.

Einstein’in sözlerini kulağımıza fısıldayan Faruk, Ranier Maria Rilke’nin sözlerini de bize aktarmakta. “Var oluşumuzu mümkün olduğunca bütünlüklü (Ö.F “Bütün”den hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin yanı sıra hava, su, toprağın dahil olduğu bir toplamı anlamakta) biçimde kabul etmeliyiz… Bizden beklenen tek cesaret tuhaf, olağanüstü, açıklanamaz olanla yüzleşmektir. Açıklamaya gelmez olan karşısında duyulan korku, sadece bireyin varoluşunu değil aynı zamanda insanın insanla olan ilişkilerini de yoksullaştırdı, onları, kıyıda, güvenli bir yerde korumak için, sonsuz olanaklar ırmağından çıkardı.”

Öteki korkusu” üzerine inşa edilen “düzen”, “kaos=yaban”ın anlamını olumsuzlayarak belirlemekte. Böylece “kaos” bir korku faktörüne dönüşürken “düzen”e itiraz edenleri de mahkûm etmekte.

Faruk, bu noktada bir ayrıma giderek “düzen”in “razı olma” (gönüllülük) ve “maruz kalma” (zorlama) üzerinden şekillendiği tespitini yapıyor. Bunun sonucu her yeni “düzen” isteği “maruz kalan” ile “razı olmak isteyen” arasındaki gerilimi arttırıyor.

Düzen”in tüm kurumlarıyla militaristleşerek “düzenli ordu”ya dönüşmesi (son zamanlarda buna yaygın şekilde paramiliter örgütlerin de eklenmesi) savaşın “organize kaos”a dönüşmesine yol açarken, toplu katliamların, toplama kamplarının, işkence merkezlerinin meşru kabul edildiği “kitlesel bir kötülük örgütlenmesi” ortaya çıkmakta.

Faruk, “düzen”in yarattığı kaosun kitle ile ilişkisini kurarken şunları söylemekte: “Savaş sonrasında ise aile, ümmet, millet, halk ve sınıf mensupları ders kitaplarında, meydanlarda, sinema salonlarında, medya ve parlamentoda ya zaferi alkışlayarak kutlar ya da “acı”sını diri tutarak , intikam planları tasarlayarak sonraki savaşa hazırlanır… Hal böyleyken “düzen”in “yaban”daki öngörülemez ve ele geçirilemezliği “kaos” diye yaftalaması evcilliğin haysiyetsizlik = (özsaygı yoksunluğu) itirafından başka bir şey değildir.”

Düzen”, kendi dışındakini yani öngörülemeyeni ve ele geçirilemeyeni bize tehlike olarak gösterip korku yaratarak kendi yarattığı krizlere rıza göstermemizi isterken, rıza göstermediğimiz takdirde bizi zor ve şiddetle teslim alacak kurumları ve araçları kullanmakta. Maruz kalınarak oluşturulan her toplum “acı” biriktirir derken Emma Goldman’dan aktarır. “Her toplum hak ettiği suçlulara sahiptir.”

Kaos”un sır’dan (= imgeden, meçhulden, tesadüften, riskten, kaybolmaktan, haritasızlıktan), “düzen”in ise her şeyi bilmek ve kontrol etmekten yana olduğunu belirtirken Sigmund Freud’un “düzen”i bir tekrarlama takıntısı olarak ele almasına referans vermekte.

“Düzen, bir kez kurulduktan sonra insanın bir şeyi ne zaman, nerede, nasıl yapması gerektiğini belirleyen ve böylece benzer durumlarda tereddüt ve kararsızlığı engelleyen bir tekrarlama takıntısıdır.”

Bu anlamda “düzen”, insanları tüketen, medyatik olmayı önceleyen, itaatkâr kişiler olmaya özendirerek açgözlü kitleler yaratmakta. Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, tüketicilerin artık sistemin içerisini sorgulayabilecek bir dışarısı oluşturmadıklarını belirtirken bu durumu “aynının cehennemi” olarak adlandırır ve ekler: “Aynının cehenneminde hakikat yoktur.”

Faruk’un vurgusuyla “ev” süreç içerisinde gökdelenlere, toplu konutlara ve büyük şehirlere dönüşerek insanı biçimlendirmiştir. “Aynının cehennemi”nde “ artık esin verip esin almanın imkanı olan başkasının zihnini ziyaret eden yoktur, çünkü başkası kalmamıştır.

Faruk, bu kavramdan hareketle insanın uzun yürüyüşünde “farkın fark olarak” kabul edildiği yaratıcı boyutlar olduğunu, kimi insanların aynının cehenneminde yaşamaktansa farkın öngörülemez uçsuz bucaklığında kulaç atmaktan çekinmediklerini belirterek kendi “çünkü”lerini sıralar:

“Çünkü aynılık, doğal olanın yok edilmesi, farkın fark olarak yaşanmasına izin verilmeyerek düzen tarafından kontrol edilebilir ve öngörülebilir hale getirilmesidir.

Çünkü aynılık, tüm hareketli ve hareketsiz canlı türlerini evcilleştirerek tesviyeden geçirme operasyonudur.

Çünkü aynılık, “maruz kalma”nın… “kaderini sev”e dönüşerek ölümün… yaşamayı… teslim almasıdır.

Çünkü aynılık, siyasal alanı yok ederek seçilmiş tek adam rejimlerinin toplumsal dayanağını hazırlar.”

Düzen”, “yaban”a tekinsiz bir anlam yüklerken insan öteki korkusuyla zihninde canavarlar üretmekte. Kitapta referans verilen Richard Kearney, “Biz de öteki için yabancıyız, o da bizi canavar olarak görüyor.” derken, ötekini canavarlaştırdığımız sürece kendiliğimizi yaşayamadığımızı, benin tekrar ben olabilmesi için ötekinin öteki olmasına izin vermekten başka bir yol olmadığını, benin içindeki yabancıyı ve yabancının içindeki beni kabullenmenin bir imkân olduğunu belirtiyor.

Uçurum korkusu”nun yerine “öteki korkusu”nun geçmesi bizi tüm kötülüklerin kökeni olan bir ırka ya da türe hükmetmeye götürmekte. Faruk’a göre bu durum insanlığın “omnicidi”ye [= “tüm kırım”a =”yok oluş”a] kayıtlı olduğunun göstergesi.

Peki, kendi uçurumumuza atlamayı, yaralanmayı, acı çekmeyi, yuvarlanmayı, kaybolmayı, sonunda bir “özyıkım”ı göze alabilecek miyiz?

Bu gerilimden çıkmanın başka seçeneği var mı sorusuna Faruk şu cevabı veriyor: “Uçurumun sonunda ne olduğunu bilmiyoruz, ama başlangıç’a {=yaban’a {=kaos’a] kayıtlı olduğunu biliyoruz,- özyıkım mutlak değil, haysiyet (=özsaygı) edinme ihtimali de var! Yeterli değil mi bu?”