Gücün hükümranlığının kabul edilmeyeceğinin gösterilmesi ve insan hakları kültürünün devam ettirilebilmesi için insanlığa karşı işlenen suçları vicdanlarda mahkûm ettirecek girişimler Nürnberg mahkemelerinden beri sürmekte.

İstanbul'da 2005 yılında toplanan Irak Dünya Mahkemesi tarihsel bir geleneğin gelişiminde önemli bir evre oldu. Bu mahkeme, ABD ve müttefiklerinin Vietnam'da işlediği savaş suçlarını soruşturan ve yine sivil bir girişim olan Russell Mahkemesi'nden esinlenilerek oluşturuldu..

İngiliz düşünür Bertrand Russell'ın çağrısıyla Vietnam savaşı sonrasında kurulan Russell Mahkemesi, Amerika'yı Vietnam, Kamboçya, Laos saldırıları sırasında işlediği savaş suçları dolayısıyla yargılamıştı.

Russel çağrıyı yaparken şu vurguyu yapmıştı : “Dünyada uzun bir süre yalnızca zararsız varlıklar yaşadı. Ancak evrim süreci öyle bir hal aldı ki Neron'lar, Cengiz Han'lar ve Hitler'ler ortaya çıkardı. Şu anda yaşananlar geçici bir kâbus, zamanı gelince, dünya tekrar hayat denen şeyi kaldıramayacak ve barış yeryüzüne dönecek"

1967'de iki oturumda, ABD ve müttefiklerini yargılayan mahkeme, ABD'yi Vietnam halkına karşı soykırım uygulamaktan oybirliğiyle suçlu buldu. Dünya çapında ilgi görmesine karşın, ABD yaygın medyası tarafından "etkisiz, önyargılı ve gösteri mahkemesi" olarak nitelendirildi.

Mahkemenin üyeleri arasında, Russell'ın yanı sıra, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Peter Weiss gibi aydınlar bulunuyordu. Üyelerden biri de, Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) başkanı Mehmet Ali Aybar'dı,

Russell Mahkemesi'nin hukuki bağlayıcılığı yoktu ancak kamuoyu vicdanını harekete geçirmesi ve tarihe kayıt düşmesi açısından önemliydi.

Irak Dünya Mahkemesi de kıyım ve insan hakları ihlallerin tekrarlanmaması için kayıt tutmayı, Irak'a karşı saldırı ve işgalin arkasında yatan tarihsel, iktisadi, siyasi nedenleri, saldırının yarattığı tahribatı belgelemeyi, muzafferlerin tarihi çarpıtarak yazmalarına karşı önlem almayı hedefledi.

Amaç, ABD başta olmak üzere, siyasetçilere yaşadığımız düzenin sınırlarını hatırlatarak uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde baskı uygulamak, onları hukuka uymaya çağırmak ve insan hakları mirasını geleceğe aktarmayı sağlamaktı.

Son yıllarda Türkiye’de insan hakları ihlallerinin gittikçe artmakta olması ve bu durumun çeşitli uluslararası organ ve mahkemelerde onaylanması nedeniyle Belçika'daki Türk vatandaşları için çeşitli davaları ele alan Belçika merkezli hukuk firması Van Steenbrugge Advocaten kurucularından Johan Vande Lanote tarafından “Turkey Tribunal” ( Türkiye Mahkemesi )   girişimi başlatıldı.

“Turkey Tribunal” Cenevre’de toplanarak 20 Eylül’de başlayan ve dört gün süren celselerin ardından yürütme erkinin temsilcisi olan partili Cumhurbaşkanlığı iktidarının temel insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak insanlığa karşı suç işlediğine karar verdi.

Eski AİHM yargıçları, insan hakları savunucuları ve saygın hukukçulardan oluşan mahkeme, resmi bir mahkeme değil ve uluslararası hukuk bağlamında bağlayıcılığı bulunmuyor. Ancak bu suçları işleyenlerin küresel düzeyde ahlaken de olsa mahkûm edilmesi önemli.

Söz konusu yargılama sürecini Avrupa Parlamentosu’ndan gözlemciler de izlerken, karar ‘İşkence, Zorla Kaybetmeler’, ‘Cezasızlık, Basın ve İfade Özgürlüğü’, ‘Adalete Erişim Hakkı’ ve ‘İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçlar’ başlıklı raporlar açıklanarak ve her başlıkla ilgili tanıklar dinlenerek verildi.

Raporlarda; insan hakları ihlallerinin Türkiye’de 2016 darbe girişimi süreci ve sonrasıyla sınırlı olmadığı, bütün suçlamaların eskiye giden sistematik bir ihlal olduğu tespiti yapılmış.  Bu ihlallerin, 2016’daki rejim değişikliği ile birlikte büyük bir tırmanışa geçtiğine dikkat çekilerek, Türkiye’de işkencenin ve zorla kaybetmelerin bir devlet politikası olduğu ve özellikle Kürtlere karşı işlendiği belirtilmiş durumda.

Mahkeme Başkanı Prof. Em. Dr. Françoise Barones Tulkens kararın etkisini şöyle değerlendirmekte :“Bu karar hukuki açıdan etkili olmayabilir ama ahlaki olarak bağlayıcılığı elbette olacaktır. Mahkeme heyeti saygın hakimlerden oluşmaktadır ve Türkiye’ye karşı tarafsızdırlar. Tribunal, tanıkların katılımlarını ve sessizlik duvarlarını yıkması sebebi ile çok önemlidir. Tanıkların uğradığı fiziki ve psikolojik işkenceler bağımsız raporları da doğrulamaktadır”

Turkey Tribunal’ın karar verdiği konulara ilişkin rapor sonuçları özetle şöyle:

“Tribunal, Türkiye’de sistematik işkence uygulandığına karar vermiştir. 22 Temmuz 2016’da Türkiye hükümeti, işkenceyi yasaklayan anlaşmadan bir süreliğine muaf tutulmak istenmiştir. Böylesi bir muafiyet söz konusu dahi olamaz.”

“Tribunal, tanıkların yanı sıra, eşlerin ve çocukların da tecavüz ve işkenceye tabi tutulacaklarına dair anlatımları ciddiyetle incelemiştir. Tribunal, Türkiye Hükümeti’nin işkence konusunda uluslararası anlaşmalara uymadığını tespit etmiştir.”

“Tribunal, Türkiye Hükümeti’ni ‘Zorla kaçırılmalar’ konusunda suçlu bulmuştur.”

“Tribunal, Türkiye’deki Basın ve ifade özgürlüğü konusunda devlet eliyle yapılan bir baskıyı net olarak görmüştür.”

“Türkiye’de insan hakları ihlalleri soruşturulmamaktadır. Devlet görevlilerinin işledikleri suçlara karşı harekete geçilmemektedir. Türkiye’de cezasızlık, işkence ve zorla kaybetme olaylarını pekiştirmektedir.”

“Türkiye’de darbe girişiminden sonra ihraçlar yoluyla yargı üzerinde sindirme politikası izlenmiştir. Türkiye’de siyasetin yargı üzerinde ciddi etkisi vardır. Türkiye hükümeti basın özgürlüğü konusunda uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.”

“Yurtiçi ve yurtdışında MİT aracılığı ile zorla kaçırma olayları yaşanmaktadır ve Türk hükümeti bu durumu kabul etmektedir. Türkiye’de güpegündüz, kameralar ve tanıklar önünde zorla kaçırmalar yaşanmaktadır.”

“Türkiye’de, devlet görevlileri tarafından işlenen suçlar konusunda isteksiz davranıldığı ve bu suçların cezasız kaldığı,  İnsan Hakları ihlalleri ile ilgili yargı sürecinin sağlıklı yürümediği görülmektedir. Bu da vatandaşların yargının bağımsızlığı ve adalete erişimini engellemektedir.”

“4560 hâkim ve savcı HSYK’nın hazırladığı bir liste ile görevden alınmış, yargı önüne çıkarılmaksızın terör örgütü ile ilişkilendirilerek görevden el çektirilmiş tutuklanmış ve/veya ihraç edilmiştir, bu da yargının korkutulması ve sindirilmesi anlamını taşımaktadır.”

“Türkiye’de 15 Temmuz 2016’dan sonra yaşanan insan hakları ihlalleri, işkence ve zorla kaybetmeler ve insan kaçırmalar münferit (bireysel) olarak görülemez, Tribunal’in görüşü Türkiye’de işlenen bu suçların, yaygın ve sistematik olarak yapıldığı şeklindedir. Tribunal sırasında yapılan tanıklıklar ve sunulan raporlar, uluslararası yargı makamlarına ulaştırılırsa, tüm bu suçlar ‘İnsanlığa karşı işlenen suçlar’ kategorisinde değerlendirilir ve sanıklar ağır cezalar alabilir.”

Raporda, ülkelerde yaşanan tüm sistematik baskıların ve ihlallerin küresel bir farkındalık ile durdurulabileceğine, söz konusu ihlallerin uluslararası yargıya taşınması gerektiğine vurgu yapılmakta. Raporda ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisini tanıyan ülkelerden yapılan kaçırmaların UCM’ye taşınabileceği kaydedilmekte.

Türkiye UCM’ye taraf değil. Ancak iç hukukumuzda işkence yapma ve insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı bulunmamakta

İnsan hakları ihlallerinin zirveye ulaştığı, adil yargılanma hakkının ortadan kalktığı gerçeğinin dışarıdan tespiti,  ülke iç siyasetinin ne kadar zaaf içinde olduğunun bir göstergesi. Karara gerekçe olan raporlar ve tanık anlatımları bildiğimiz ihlalleri bize hatırlatırken HDP de son deklarasyonuyla bu tespitleri doğrulamakta. Diğer muhalefet partileri ise bu konulardaki çekingen tavırlarını sürdürüyor..

Türkiye hukukla bağını kesmiş bir yönetimle içeride ve dışarıda sıkışmış durumda.