Flörtle tacizi ya da cinsel ilişkiyle tecavüzü ayırt edemeyecek halde olduğumuzu zannedenler çoğunlukta galiba. Böyle iddiaları sık okur oldum son dönemde.

Oysa en ilkel ve kaba erkeğin bile bunları ayırt edememesi mümkün mü?

Tacizin, flörtün bittiği (ya da karşılık görmediği) yerde başlayan saldırgan bir ısrar olduğunu bilmeyenimiz mi var? Tecavüzün ise, “hayır” denmesi sonucu cinsel ilişkiye girme umudunun tükenmesi (ya da zaten hiç olmamış olması) sonucu ortaya çıkan bir şiddet olduğunu hangimiz inkâr edebilir?

Erkeklerin derdi sanıldığının aksine zekâ yoksunluğu ya da cehalet değildir.

Öyle olsaydı, hiç olmazsa en “eğitimli”, en “nitelikli”, en “ince ruhlu” ya da en “feminist” olanlarımız arasından tacizci, tecavüzcü, kadına şiddet uygulayan kimse çıkmazdı. Oysa… Bilindiği gibi… Profesör de olsak… Refah içinde yüzen bir iş adamı… Popüler bir siyasetçi… Tanınmış ve sevilen bir sanatçı… Hatta sıkı bir muhalif… Hepimiz… Yeri geldiğinde… Cinsel suçlara meyilli olabiliyoruz ne yazık ki.

Gelgelelim, aslında derdimiz cinsellik bile değil.

Taciz ya da tecavüz edenler cinsel ilişkiye girme arzusunu taşımıyorlar çoğu zaman: Aralarında cinsel olarak iktidarsız olanların ya da kadınları hiç sevmeyenlerin sayısı az değil! (Zaten insan sevdiği, arzuladığı birini taciz eder mi? Hele tecavüz edebilir mi? Şiddet uygulayabilir mi? Nasıl kıyar?)

Yani sanmayasınız ki bunu bize doğamız yaptırıyor: İçimiz dışımız testosteron dolup taştığı için ve dürtülerimizi dizginleyemediğimiz için “mecburen” taciz ya da tecavüz ediyor değiliz! Haşa.

Keşke öyle olsaydı… O zaman “masum” olurduk, yaptığımız iş suç olmaktan çıkardı: Sorumluluğu “y” kromozomumuza, hormonlarımıza, amigdalamızın ya da limbik sistemimizin vahşi yapısına yükleyip aradan sıyrılabilirdik. Bizden doğamıza aykırı bir davranış talep etmek, aslanlardan vejetaryen olmalarını beklemek kadar abes olurdu…

Ama hayır, hayır: Doğanın bunda bir suçu yok.

Peki o zaman neden mi taciz ediyoruz ya da tecavüz ediyoruz?

İşin aslı şu ki, yöneldiğimiz kişinin bizi reddetmesi, özellikle de “dişi”nin bize boyun eğmek istememesi iktidarımızı sarsıyor. Bizler de o zaman bu cüretkâr kişiyi taciz ederek cezalandırma yoluna gidebiliyoruz. Reddedilmemizle sallanan iktidarımızı bildiğimiz tek yolla, yani saldırganlıkla ve gücümüzün yettiğine şiddet uygulayarak, gerekirse tecavüzle tekrar ele geçirmeye çalışıyoruz.

Başka bir deyişle, belirli koşullarda bu suçları işleme potansiyeli belki hepimizde var, ama hiçbirimiz “doğamız gereği” böyle davranmak zorunda değiliz: Bu bir tercih, bir seçim. “İktidar meselesi” hepimiz için hayati bir öneme sahip olduğu için, aramızdan bazıları belli koşullarda gözünü karartıp bu suçları işlemeye karar verebiliyor. Hele yaptığının yanına kâr kalabileceğine güvenebiliyorsa…

Neden mi? Hayır, o kadını çok sevdiğimiz ya da çok arzuladığımız için değil. Bakmayın “ya benimsin ya toprağın” dememize. Taciz ettiğimiz ya da tecavüz ettiğimiz kişi umurumuzda bile değildir. Olsa olsa geçici bir takıntımızın nesnesidir, saldırganlığımızın tesadüfi, konjonktürel hedefidir.

Burada asıl mesele şu: Bir kadın bize yüz vermeyi reddettiğinde iktidarımız -yani “yapabilme yetimiz”- elimizden alınmış oluyor. Ve eğer iktidarımızı yitirmekte olduğumuzu, yani kadınların artık bizden çekinmediklerini, saygı göstermediklerini, bizim “dişimiz” olmak için yarışmadıklarını, hatta bizimle ilişkiye girmeye dahi razı olmadıklarını maazallah diğer erkekler hissederlerse, işte o zaman güçten düştüğümüz, zaaf sergilediğimiz kanaatine varırlar ve derhal tepemize binerler!

Böyle bir süreçte erkekler arasındaki rekabette geriye düşmek ise, besin zincirindeki yerimizi yitirmekle eşanlamlıdır. “Düşmüş” bir erkeğe kimse acımaz, kadınlar bile…

Özetle, bizim derdimiz seks değil, bambaşka. Daha doğrusu tek derdimiz, tek takıntımız iktidar. Varsa yoksa iktidar!

Benliğimizin temel taşıdır iktidar. Ondan mahrum kalmaktan ölesiye korkmakla geçer ömrümüz. Ona sahip olduğumuzu kanıtlamak için telef oluruz genç yaştan itibaren…

Erkek siyasetinin tek hedefinin “iktidarı ele geçirmek” olması ya da erkek rekabetinin tek hedefinin ne pahasına olursa olsun “kazanmak” olması tesadüf mü sanıyorsunuz? Ya da erkek jargonundaki en aşağılayıcı hakaretlerden birinin “iktidarsız!” nitelemesi olması boşuna mı?

“Her şey bu kadar basit mi gerçekten?” diye sorulabilir.

Ayrıntıya inmek, bu başlıkları biraz daha açmak, konunun dallanıp budaklanmasına izin vermek mümkün elbette. Ama ayrıntılarda boğulmak istemiyorsak korkarım işin özü bu kadar basit, evet.

Dilerseniz bu yalın gerçeği daha inandırıcı hale getirmek için alanında iktidar sahibi -yani otoritesini kabul ettirmiş- ünlü kişilerden kuramsal alıntılarla söylem süslenip zenginleştirilebilir. Entelektüel alanın çeşitli iktidar odaklarını arkamıza aldığımızda, en sıradan saptamamız bile bambaşka bir ağırlık kazanmıyor mu?

Dil de -yani söz söyleyebilme yetisi- bir iktidar alanı değil midir?

İktidarlarını dilinde taşımasını bilenler, yani alıntılarını ve referanslarını dilinde kırbaç gibi şaklatanlar daima daha ikna edici görünmezler mi? Şaklatan deyip geçmeyin: Düşünce dünyasında iktidar en sıkı şaklatanların elindedir çoğu zaman.

Kadın ya da erkek söz almak isteyen kişi, alanın yerleşik sahiplerine biat etmek, onlardan el ve onay almak, satır aralarında onlara selam göndermekle yükümlüdür. Yalın gerçekleri kendi cümleleriyle ifade etmeye cüret edenlerin vay haline!

Erkekler arası en basit “fikir ayrılığı” bile neden derhal ve her zaman sert bir polemiğe dönüşür sanıyorsunuz? Neden en bilgili ve en uygar düşünürler bile aralarında tartışırken daima muhatabını aşağılayan, iğneleyen, hor gören cümleler kurarlar? Neden hep muhataplarının yetkinliğini sorgulayarak üst perdeden konuşurlar? Neden her görüş ayrılığı eninde sonunda benlik (ego) savaşlarına, yani ilkel bir horoz dövüşüne dönüşür ve mutlaka sonu hakaretle, tehditle biter?

Erkek dünyasında fikir tartışmasının asıl amacı muhatabını alt etmektir: Kimin fallusunun daha uzun olduğunu, kimin daha uzağa işediğini, yani kimin iktidarının daha güçlü olduğunu göstermektir.

İktidarlı “erkek dünyasında” sadece erkeklerin mantığını ve yöntemlerini benimsemek kaydıyla yer alabilen kadınların davranış kalıpları da her zaman çok farklı olmayabiliyor ne yazık ki… Malum, konumuz biyolojik erkeklikten çok “erillik”. Toplumsal erkek kimliğiyle biyolojik doğasının ilişkisi kopalı çok oldu.

Evrim teorisinde, “doğal seçim” gereği en güçlü ve en akıllı erkeğin üremesinin -tıpkı hayvanlarda olduğu gibi- türün devamı açısından önemine değinilir ve bu yaklaşımda doğruluk payı vardır kuşkusuz: Ne de olsa insan türünün erkeği de özünde bir hayvandır. Hatta dişisini bu kadar kolayca öldüren tek hayvan biziz aslında. Doğada bizden çok daha “ince ruhlu” nice erkek hayvan var.

Günümüzün “erk”, “iktidar” sahibi, yani para ve mevki sahibi erkeklerinin çeşitli numunelerini şöylece bir gözümüzün önüne getirelim: Çağdaş alfa erkekler biyolojik açıdan türlerinin en güçlü, en mükemmel ya da en akıllı yaratıkları mı gerçekten?

Kapitalist toplumda “girişimci zekanın” ya da “ticari zekanın,” hatta siyasi mücadeledeki ahlaksızlığın “doğal seçim” açısından bir üstünlük etkeni olduğu, dolayısıyla zengin erkeklerin pekâlâ türün en akıllı numuneleri olduğu iddia edilebilir. Gelgelelim, zenginliğin kökeninin genellikle bu “üstün vasıflar” değil, genlerden daha kesin bir yolla, yani miras yasalarıyla geçen mal mülk olduğunu da unutmayalım. Mirasyedi oğullar her zaman dedeleri kadar dahi akıllı değiller…

Günümüzde biyolojiyle eril iktidarın işlevleri artık örtüşmüyor: Çağdaş insan toplumunda en çok üreyenler “alfa erkekler” değil. Taciz edenlerin ya da tecavüz edenlerin derdi de en mükemmel alfa dişiyle kendi genlerini birleştirip türün devamını sağlamak değil.

Kadınlar üzerindeki egemenliğimizi yitirmekten bu kadar korkmamızın tek nedeni, “erkek kimliğimizin” temelinde iktidar kavramının yer almasıdır: Kim olduğumuzu ve toplumsal yaşamdaki varoluşumuzu “iktidar” kavramının belirlemesidir. Bu iktidarımızı yitirmek demek, erkek egemen toplumundaki, namı diğer patriyarkal ya da ataerkil toplumsal düzenekteki işlevimizi ve silsiledeki yerimizi de yitirmektir.

Bu mekanizmayı tüm yönleriyle analiz etmek bu yazının kapsamını aşar kuşkusuz. Gündemimiz “erilliğin” ifşası olduğu sürece, bu konuya defalarca dönmek zorunda kalacağız korkarım.

O halde şimdilik şu temel saptamalarla yetinelim:

- Günümüzde kapitalizmle büyük ölçüde örtüşen ve militarist-baskıcı devlet aygıtını temel alan erkek egemen ekonomik ve toplumsal düzen, kadınlar üzerindeki üstünlüğümüze, ayrıcalıklarımıza, egemenliğimize dayanır, doğru.

Ancak bu düzen aynı zamanda egemen erkeklerin düzenidir. Erkekler arasında da sınıf farklarına, ciddi bir eşitsizliğe ve dikey görev dağılımına dayalı, güçlü bir hiyerarşi vardır.

- Toplumsal konumumuzu, yani bu besin zincirindeki yerimizi, faydalanabildiğimiz ayrıcalıkların somut içeriğini belirleyen, bireysel iktidarımızın çapı, kapsama alanı ve iktidar silsilesindeki sıramızdır.

Sıralamadaki yerimizi genişletmek ya da sadece korumak için ölesiye rekabet edemediğimizde ya da bu rekabette yenik düştüğümüzde kendimizi en altlara buluveririz.

- Bu düzende erkeklerin ezici çoğunluğu, yani bizler bu “egemen erkeklerin” çıkarları için köle gibi çalışan, onların sofralarının artıklarıyla geçinen, onlarının düzen çarkının itaatkâr bir dişlisi olarak altta kalanlara düzen adına boyun eğdiren ama bir üst kademedeki daha güçlü erkeğin iktidarı altında ezilen, onların bize bahşettiği iktidar kırıntılarıyla avunan ama aslında kendi eş ve çocuklarımıza eziyet etmek dışında hiçbir gerçek iktidara sahip olmayan, hatta egemen erkeklerin maiyetindeki kadınlar kadar dahi iktidarı olmayan, üstelik yeri geldiğinde egemen erkeklerin çıkarları uğruna savaşlarda ölen zavallı insanlarız aslında.

Ataerkil düzenin ürettiği erkek kimliği özünde hasarlı, sorunlu bir kimliktir. Çünkü bu düzen bizleri iktidarı yitirmemek için çaresizce debelenen, hastalıklı, takıntılı, saldırgan bireylere dönüştürür.

Bu kimliği yine de sorgulayamayız ve bu kimliğin gereklerinin pek dışına çıkamayız, çünkü bunu yaptığımız anda diğer erkeklerin hışmına uğramaktan, tüm ayrıcalıklarımızı yitirmekten ve dışlanmaktan korkarız.

- İktidar zincirinin en tepesindeki erkekler dahi bu düzende olgun, dingin, gerçekten özgüvenli ve dengeli bir kişiliğe sahip olamazlar: Zirveye ulaşma hırsıyla yanıp tutuşan başka “iktidarlı” erkekler tarafından alaşağı edilip iktidarlarını yitirecekleri kader anının korkusuyla paranoya içinde yaşamaya mahkûmdurlar.

Sonuçta en güçlü muktedir bile işe bir zamanlar başkalarının çantasını taşıyarak başlamamış mıdır? Daha kıdemli ya da zengin bir iktidarın önünde onursuzca taklalar atmamış mıdır? En tepedeki komutan, oraya varıncaya kadar ömrünü üst rütbelilere selam çakmakla geçirmemiş midir? En ceberut baba ya da koca dahi, çocukken kendi babasının önünde tir tir titrememiş midir?

Bakmayın siz afra tafralarına: Bugünün kibirli çalımı, dünün iliklere işlemiş ezikliğinin yanında kaç para eder ki?

Belki de bu yüzden en muktedir erkekler aynı zamanda kişiliği en sorunlu, en zalim, en acımasız erkeklerdir. Onların bu kötücüllüğünden çok çekmiş olan diğer erkekler, yani bizler de onlardan kadınlar kadar -hatta belki daha fazla- nefret ederiz. Erkek erkeğin kurdudur…

İktidara duyduğumuz haklı tepkinin paradoksal bir sonucu ise, muhalefetimizi öğrendiğimiz tek dille, yani iktidarın öfke, nefret ve şiddetle yoğurulmuş eril, saldırgan diliyle ifade etmemizdir.

Bu düzenin değerlerine temelden muhalif olduğumuz halde, bizler bile sıklıkla eril, hatta yer yer militarist bir zihniyet ve söyleme sahibiz. Ufkumuz “iktidarın el değiştirmesiyle” sınırlı. Oysa, eril şiddetten, onun zihin yapısından ve dilinden kopmadan toplumu ne derece dönüştürebiliriz?

- Bu düzende erkek kimliğimizin yapı taşlarından en önemlisi şiddettir, çünkü bu düzen daimî olarak şiddete başvurmadan ayakta duramaz. Kadınlar üzerindeki egemenliğimiz tümüyle şiddete dayanır, kaba kuvvete ve psikolojik şiddete…

Bu şiddet sayesinde kadınları içselleştirilmiş bir acze sürükleyerek onlara boyun eğdirmeye çabalarız. İktidarımızdan vazgeçmediğimiz sürece de bu şiddetten asla vazgeçemeyiz.

Kadınlara asla “göz açtırmamaya” çalışırız. Hem kendimizi hem onları “üstün” olduğumuza ikna etmek için yırtınırız adeta. Bu uğurda en “uygarlarımızın” bile söylemediği yalan, yapmadığı bencillik, sergilemediği benmerkezcilik yoktur… Çünkü asla kadınların kendi güçlerinin farkına varmalarına izin vermemeliyiz: İktidarımızın sürdürülebilirliği buna bağlıdır.

Malum, aslanlar özünde aslan terbiyecisinden daha güçlüdür, ama bunu bilmedikleri sürece terbiyeciye boyun eğerler…

- Erkek iktidarı ve kendi ayrıcalıklarımız zarar görmesin diye eril şiddete, tacize, tecavüze, cinsiyetçi söylemlere, kadınların aşağılanmasına her sessiz kalışımızda, aslında bu suçlara ortak oluruz. Çünkü bu şiddetin sürdürülebilir olması, suçun cezasız kalmasına, bizlerin de yardımıyla “geçiştirilmesine”, olağanlaştırılmasına bağlıdır: Bunu sağlayacak mekanizma da erkek dayanışmasıdır.

İtiraf edelim ki kadınlar bu konuda bizlere ne deseler haklılar.

Bu konuda gerçekten makas değiştirebilmek için kanımca kadınlara ve kadın hareketine destek vermek bile yeterli değildir. Ataerkinin şiddetine karşı bir ikinci cephede de biz erkekler açmadığımız sürece, yani bunun riskini göze almadığımız sürece ne desek boş…

- Kadına yönelik şiddet aynı zamanda toplumsal düzendeki ekonomik sömürünün de temelini oluşturur, çünkü başka türlü kadınları eve kapanarak çocuklar ve yaşlılar dahil tüm aile fertlerinin bakımını köle gibi üstlenmeye ve ev ekonomisini ücret almadan döndürme görevini yerine getirmeye “ikna” edemeyiz.

Son yıllarda kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin bu kadar öne çıkmasının bazı “solcu” erkekleri tedirgin ettiği ortada. Bunun sınıf mücadelesinin yanında “tali” bir konu olduğunu düşünenler var demek hâlâ. Oysa yanılıyorlar, bu mesele bugün sınıf mücadelesinin ta kendisidir.

Çünkü kadınları kamusal alandan dışlamayı hedefleyen, onları yeniden eve hapsederek yüz yıllık kazanımlarını geri almaya çabalayan süreç aslında emeğinin daha fazla sömürülmesine de hizmet etmektedir. Kadınların ev işlerine ve aile içine hapsedilmesi demek, emek gücünün yeniden üretilmesinin tüm maliyetinin kadınlara, yani emekçi ailelerine, işçi sınıfına yıkılması demektir.

Kadınların kamu alanında özgürce var olmalarını zorlaştıran, onları özgürce toplumsal hayatı paylaşmaktan caydırma sonucunu doğuran en “ufak” taciz bile, tıpkı kadınları toplu olarak kamusal hayattan silmeyi hedefleyen İŞİD ya da Taliban benzeri barbarların saldırıları gibi, nesnel olarak bu ataerkil sömürü düzenine hizmet etmektedir.

Kadınların eril şiddete karşı küresel ve görkemli kalkışması ise bırakınız sınıf mücadelesiyle çelişmeyi, bugün tüm dünyada sınıf mücadelesinin en güçlü kolunu oluşturmaktadır. Kadınlara verecek aklımız var mı bilmiyorum, ama onlardan öğreneceğimiz çok şey olduğu kesin!

- Bununla birlikte, unutmayalım ki ataerkil düzen, şiddeti uygulayan biz erkeklere de korkunç ve sistematik bir şiddet uyguluyor: Bizler bu düzenin hem parçası ve suç ortağıyız hem de bir diğer mağduru.

Az şiddet görmüyoruz biz de diğer erkeklerden… Evde, mahallede, okulda, kışlada ve iş yerinde… Hele savaşlarda!

Sonuçta bizler de doğduğumuz andan itibaren, kendimizi savunacak güç ve konumda olmadığımız yaşlarda maruz kaldığımız sistematik bir şiddetle eğitiliyoruz, bu şiddeti kuşaktan kuşağa sürdürmeye, yeniden üretmeye koşullandırılıyoruz: Babanın, okulun, devlet militarizminin uyguladığı ve temsil ettiği bu şiddet, daha küçücük çocukken ruhumuza ve tenimize dağlanıyor.

Ayrıca erkek çocuklar ya da genç erkekler de erkek tacizcilerin ya da tecavüzcülerin kurbanı olabiliyor.

Şiddetin yanı sıra, aykırı davranışlarımızı ezmeyi ve törpülemeyi hedefleyen hakaretlerle, aşağılamalarla zihnimiz yoğrularak bu düzenin itaatkâr çarklarına dönüşüyoruz.

- Erilliğe ırkçılık ya da homofobi gibi başka ayırımcılıkların eşlik etmesinin bir nedeni de budur: Erkekler olarak bu düzenin çarkları olabilmemiz için insani duygularımıza, empati yeteneğine, merhamete, dayanışmaya da tamamen yabancılaşmamız gerekiyor.

Düzen bizi küçük yaştan itibaren “kadınsılıktan” ve “erkek gibi erkek olmayan eşcinsellerden”, bizimle aynı “üstün ırktan olmayan ve dişilerimize tecavüz ederek soyumuzu kurutmaya niyetli olan yabancı erkelerden” nefret etmeye koşullandırıyor.

Güce tapmayı, şiddeti yüceltmeyi, şeflere itaat etmeyi ve erilliğin en billurlaşmış kurumu, ideolojisi olan militarizmi işte böyle öğrenip benimsiyoruz: Elimize tutuşturulan oyuncak silahlardan, giydirilen üniformalardan, attırılan şoven ve fanatik sloganlardan, bize dayatılan tüm eril rol modellerine kadar her şey bizi buna hazırlıyor.

Bu baskıların sonucunda insanı insan yapan tüm duygularımızdan arınmaya ve bunları asla ifade etmemeye zorlanıyoruz. İnsancıl duyarlılığımız böylece daha çocuk yaşta sökülüp atılıyor.

Birçoğumuzun daha sonra kadınlarla ilişki kurmakta dahi zorlanmamızın, kadınlarla birlikte zaman geçirmek yerine erkek erkeğe muhabbeti tercih etmemizin bir nedeni de işte bu “erkeklik eğitimidir”.

Üstelik bu süreçte kimse erkek çocukların yardımına gelmiyor çünkü herkes böyle yetişmemiz gerektiğine inandırılıyor. Hatta annelerimiz bile ileride kendilerini kocalarına karşı koruyacağını umdukları oğullarının “güçlü” olmasını istedikleri için ya da bu toplumda ezilmemelerinin yolunun bu olduğunu sandıkları için bu sürece suç ortağı olabiliyorlar.

Şiddetle örülü bu kimliğimizden kopmakta bu nedenle de zorlanıyoruz, çünkü biz de erkeklikle şiddeti özdeşleştirmeyi, eril şiddeti olağanlaştırmayı öğreniyoruz.

Bu kimlikten samimi bir şekilde kurtulmaya niyetlendiğimizde bile, yani bilincimiz bizi bu yöne ittiğinde bile, bazen “iyi niyetimiz” ya da irademiz buna yetmiyor, çünkü şiddet ruhsal aygıtımızın en derin katmanlarına kazınıyor.

Bu anlamda erkek kimliğimizin doğuştan itibaren iktidar ve şiddet merkezli olarak kurgulanması, oluşturulması, kadın üzerinde sahip olduğumuz iktidarla ve sözde “üstünlük”le belirlenmesi, yalnızca kadınlarla ilişkilerimizin özünü çürütmekle kalmıyor, ezici çoğunluğumuzun ruhunu da çürütüyor. Bizi kendi insanlığımıza yabancılaştırıyor.

- Bütün bu nedenlerden ötürü, “erkek egemen” düzene yol vermek, “arketip” olarak iliğimize işleyen eril kimliği defetmek, yani ataerkiden kurtulmak sadece kadınların değil, aslında biz erkeklerin ezici çoğunluğunun da nesnel çıkarıdır.

Gelgelelim, biz erkekler bu yönde kararlı adımlar atmakta zorlanıyoruz, çünkü kadınların sırtından sağladığımız psikolojik ve sosyal avantajlardan bir çırpıda vazgeçmekten ödümüz kopuyor.

Çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz ve “üstünlük kompleksine" dayalı kimliğin yerine neyi ikame edeceğimizi bilememenin endişesiyle baş edemiyoruz.

Eril davranış kalıplarının dışına çıkarsak, yani iktidarsızlaşırsak, diğer erkeklerin bunu aleyhimize kullanmalarından, rekabet avantajı sağlamalarından çekiniyoruz ve elbette egemen erkeklerin bizi bu “ihanetimiz” için cezalandırmalarından korkuyoruz.

Ne var ki eril kimliğimizle yüzleşmeyi başaramazsak ve sonunda bu “erkek egemen” düzenin alaşağı edilmesine özgün katkımızı sunamazsak, bu düzenin suç ortağı olarak kalmaya mahkûm olacağız. Düzenin ömrünün uzamasına ve kadın-erkek çok daha fazla insana, topluma, doğaya zarar vermesine fırsat vereceğiz.

Oysa biz istesek de istemesek de kadınlar bu düzeni eninde sonunda yıkacaklar.

Er ya da geç yitirilecek olan, üstelik gerçek anlamda asla sahip olamadığımız bir iktidarın yok oluşuna hırçın bir inatla direnmek, bunu bir kayıp ya da yenilgi olarak algılamak ne derece anlamlıdır?

Bu süreci kendi üzerimizdeki baskılardan kurtulmak ve korkudan arınmak için bir fırsat olarak değerlendirmek, insan ilişkilerinde yeni bir çağın başlangıcı olarak görüp coşkuyla karşılamak daha mantıklı değil midir?

Mevcut erkek kimliğimizle hesaplaşarak “iktidarsızlaşmakla” kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur aslında, her an bize de yönelecek olduğunu bildiğimiz o şiddetin ve bizi hiç terk etmeyen o gizli korkunun dışında…

Kazanabileceğimiz ise erillikten arınmış yepyeni bir dünya vardır.

Denemeye değmez mi?