Bu dünyadan bir put kırıcı bilge geçti…



Artı Gerçek

Edebiyatçı, eleştirmen, filozof, dilbilimci George Steiner, 90 yıllık ömründe her halde bir insanın okuyabileceği en yüksek sayıda kitabı okumuş olan nadir bilgi küpü insanlardan biriydi…


“Aklına eser de dönüp bakarsa, eleştirmen tam arkasında bir harem ağasının gölgesini görür. Zaten yazabilecek olsaydı, kim oturup eleştiriyle yorumla uğraşırdı? Karamazov Kardeşler’in iki satırcığını olsun yazabilecek yeteneği olsaydı, kim Dostoyevski’nin en gizli düşüncelerini anlayacağım diye yırtınırdı? (…) Eleştirmen vekaleten yaşar, o söylemez, aktarır. Ona şiiri, romanı, öyküyü, tiyatro eserini dışarıdan vermeniz lazım, çünkü o parazit ancak başkasının dehasıyla beslenir. (…) Bunlar, dürüst insanların her gün puslu sabahlara uyandığında kendine itiraf ettiği basit gerçeklerdir.”

Bu cümleleri yazan kişi, kendi de eleştirmen, edebiyatçı, filozof, dilbilimci, karşılaştırmalı edebiyat ve çeviri alanında üniversite hocası; üç anadile (Fransızca, İngilizce, Almanca), ayrıca Antik Yunan dili ve Latince dışında iki dile daha hâkim olan; Chicago, Harvard ve Oxford üniversiteleri mezunu; Innsbruck, Cambridge, Princeton ve Cenevre üniversitelerinde hocalık yapmış; The Economist, The New Yorker ve Times Literary Supplement gibi dergilerin yazarı; değişik alanlarda onlarca eser üretmiş ve dönemine damga vurmuş saygın bir düşünür olan George Steiner olmasaydı, olasılıkla edebiyat çevreleri ve akademisyenler tarafından ibreti âlem olsun diye düpedüz linç edilirdi.

3 Şubat’ta yitirdiğimiz Steiner, sadece eleştiri alanındaki meslektaşlarını değil, özellikle dilbilim ve çeviribilim alanındaki akademi dünyasını da keskin bir eleştiriye tabi tutmuştu:

“Bazı çağdaş edebiyat eleştirisi çevreleri aslında edebiyattan gizlice nefret ederler; poetika alanındaki tefsir için ille “nesnel” ve denetlenebilir bazı ölçütler peşinde koşarlar, oysa bu ölçütlerin edebiyatın dinamikleriyle hiç alakası yoktur. Aynı şekilde, dilbilimciler de dilin doğal biçimlerinin akışkan ve belki biraz da anarşist canlılığı karşısında üstünü örtmeye çalıştıkları ama pekâlâ hissedilir bir öfke duymaktadırlar.”

Steiner’in derdi eleştirmenleri ya da akademisyenleri karalamak değildi kuşkusuz; amacı, eleştirmen/yazar ve akademisyen/yazar arasında kurulmaya çalışılan iktidar ilişkisini yıkmaktı. Zaten dün yazarları üst perdeden yargılamaya kalkan eleştirmenlerin, bugün de paragöz yayıncıların görmezden geldikleri bu nesnel doğruları yansıtan düşüncelerinin ardından Steiner, eleştirmenliğin işlevini de şöyle tanımlayarak yerli yerine oturtmuştu:

“Tarihî ya da öznel boyutlarıyla zaman, bir sanat eseri hakkındaki algımızı alt üst eder. (…) Bizim yargılarımızın asla mutlak ya da ebedi olmadıklarını hatırlatır. En aydın yorumcu bile, sadece olacağı önceden hissedebilir ve daha sonraki hasatlar için zemini hazırlayabilir. (…) Okuma sanatını, gerçek kültürü yeniden öğrenmeliyiz, çünkü ortak değerler dağıldı, sağa sola saçıldı; sözcükler bile biçimsizleşti, değersizleşti, klasik cümleler ve eğretilemeler ise dolambaçlı ve geçici olanın karşısında silindi gitti. Edebi eleştiri, bizlere sunacağı yerli yerinde, derin bir mutluluğu ve yüce bir ürpertiyi yansıtan örnekleriyle, bütüncül insanlar olarak okumamıza yardımca olma sorumluluğunu üstlenecektir. Yaratıcı eyleme kıyasla bu ikinci planda kalan bir işlevdir. Ancak bugün, eskisinden çok daha önem kazanmıştır: O olmasa, yaratıcılık sükuta kurban gidebilir.”

George Steiner üniversite hocalığının ve yetkinliklerinin sağladığı toplumsal prestiji elinin tersiyle iten, “kuram” adı altında öne sürülen şarlatanlıklara sırt çeviren, bu anlamda sanata ve edebiyata hak ettikleri önceliği veren put kırıcı bir bilgeydi:

“’Edebiyat kuramı’ ya da ‘eleştiri kuramı’ diye bir şey olamaz. Bu kibirli sıfatlar hava atma amaçlıdırlar ya da olsa olsa bilim ya da teknik alandaki ilerleme ve gelişime acınası derecede ve gözle görülür biçimde öykünerek ödünç alınmış kavramlardır. (…) Bu anlamda ‘çeviri kuramı’ diye bir şey de olamaz. Elimizdeki tek şey, bu alandaki yaklaşımların akıl yürüterek betimlenmesidir sadece. (…) Hiçbir bilimsel değerleri yoktur.”

George Steiner, Avusturya kökenli, varlıklı ve kültürlü bir Yahudi ailenin çocuğu olarak 1929’da Paris’te doğmuştur. Ailesi Nazilerin yükselişi karşısında önce Fransa’ya, İkinci Dünya savaşının başında Fransa’nın işgali öncesinde de ABD’ye sığınmıştır.

Bu özgeçmişine rağmen Steiner, Nazilerle yol arkadaşlığı yapmış Heidegger gibi bir düşünürü ya da Lucien Rebatet gibi faşist bir yazarı incelemekten ve hakkında kitap yazmaktan geri durmamıştır.

Steiner’in çok sayıdaki eserinden sadece dördü Türkçeye çevrilmiştir: Mavi Sakal’ın Şatosu’nda, Tragedyanın Ölümü, Tolstoy mu Dostoyevski mi? ve Heidegger. Başyapıtları sayılan After Babel ve Language and Silence ne yazık ki henüz dilimize çevrilmemiştir.

George Steiner aynı zamanda bir dil tutkunudur, daha doğrusu diller tutkunu: “Dünyanın kayıp bir köşesinde ancak bir avuç insan tarafından fısıldanıyor olsa bile, bir dilin yok olması demek, koca bir dünyanın yok olması demektir. Her geçen gün, ‘umut’ kavramını dile getirme biçimlerinden birini yitirmekteyiz.”

Steiner özellikle birden fazla anadil sahibi olmanın önemi ve zenginliği üzerinde durmuş, kültürlerin aralarında iletişim kurmasını sağlayan çeviriye ayrı bir değer atfetmiştir: “Tek bir dilin içindeki ya da diller arasındaki her iletişim aslında bir çeviridir. Çeviriyi incelemek, dili incelemektir. (…) Düşünmek ise başka dillerle, kültürlerle diyalog kurmaktır.”

Steiner’in sahici tevazuu ve put kırıcı sözleri, gerçek bilginin ve bilgeliğin ürünü olduğu kadar, toplumsal konulardaki duruşuyla da alakalıydı:

“Londra, Cenevre ya da başka bir kentin sokaklarında dolaştığımda, paranın cırtlak sesiyle haykırışı çalınıyor kulaklarıma. Günümüzde para, üzerimizde şimdiye kadar hiç sahip olmadığı bir prestije ve mutlak iktidara kavuşmuştur. Fabrikalar kapatıldığı ve işsizlik zirve yaptığı oranda kârlar da fırlıyor ve milyarlarca dolarlar kazanıyorlar. Bugün korkunç ve kaba bir müstehcenliğin hâkimiyeti hüküm sürüyor: Bankalar kentlerimizi ele geçirmiş durumda. Bize de: ‘Haydi, siz de köşeyi dönsenize’ diyorlar. Gençlere asla: ‘Para kazanmak sadece hazin bir zorunluluktur, sen asıl kendin olmaya bak, iç yaşantına önem ver’ denmiyor ne yazık ki…”

Zaten ömrü boyunca kültürü, sanatı (özellikle müziği) ve edebiyatı savunmuş olan Steiner, toplumun gerisine tepeden bakan elitist bir yaklaşımı benimsemediği gibi, eğitimli ve kültürlü insanların bile sınırları olduğunu gayet gerçekçi biçimde vurgulamıştır:

“Çözüm üretemeyeceğimiz sorunların yükü altında eziliyoruz aslında. Üzerimize yağan devasa bilgi akışı bizim sınırlı kapasitemizi aşmaktadır. (…) Zaten bugün artık biliyoruz ki kimileri hem Goethe ya da Rilke okuyup Bach ya da Schubert’ten parçalar çalabilir, hem de ertesi sabah Auschwitz gibi toplama kamplarında gündelik işlerini yapmaya devam edebilir…”

Çağımızın en önemli düşünürlerinden biri olan Steiner’i kendine özgü mizah duygusuyla uğurlayalım: “Artık sonuma yaklaştığımı biliyorum. İnanılmaz derinlikte olduğunu düşündüğüm bir şaka sayesinde ayakta kalabiliyorum: Bir Tanrı var mıdır? Elbette vardır, ancak daha değil. İşte o ‘daha değil! ifadesi var ya, bana içten gelen bir güç katan odur.”