Bilmez Hocadan Tarih Tersleri

Bilmez Hocadan Tarih Tersleri

BİLMEZ HOCADAN TARİH TERSLERİ: Sınıf, Kolektif Kimlik ve Afet Meselesi

Yıkılan kentleri 'terk edenler' ile 'terk etmeyenler" ayrımı, 'terk edebilenler' ve 'edemeyenler diye düzeltilmelidir. Gidecek yeri olmayanlarla, bırakamadıkları mülklere sahip olan orta sınıflar kalmış. Üst sınıfın insanları ise başka şehre gitmiş.

Hiç hesapta yokken Tarih Terslerinin ‘şimdinin tarihi’ ile başlamasının nedeni, yaşanan deprem ve yol açtığı inanılmaz felaketti. Ancak, giderek azalsa da her gün medyada yer alan deprem sonrası skandallarla dolu ‘afet’ süreciyle ilgili detayları anlatmak değil niyetim. İleride tarihyazımı kaynaklarından biri olarak medyada erişilecek bu bilgiler, belki de tarihçileri arkaplandaki bazı bilgilere ulaştıracak ‘arşiv belgeleri’ ile birlikte daha soğukkanlı, eleştirel bir bakışla ve mesafe koyularak ele alınabilecek.

Bir gazete yazı dizisinin bölümleri olmalarından dolayı bu yazılarda sürecin detaylarına yer veremiyorum. Bazı çıkarımlar ve genel tespitlerle devam ediyorum.

HER SINIFIN DEPREMİ KENDİNE

Deprem bölgesinde gezdiğinizde, sınıf farkı her yerde insanın suratına okkalı bir şamar gibi iniyor.

Depremin yıkıma uğrattığı veya her an (yeni depremlerle) yıkıma uğrayabilecek mekanları ve yaşanmaz hale gelen yerleşim birimlerini ‘terk edenler’ ile ‘terk etmeyenler’ şeklindeki ayrım, asıl ‘terk edebilenler’ ve ‘edemeyenler’ şeklinde düzeltilmelidir. Bunun iki şekilde sınıfla ilgisi oluyor: Kaçıp gitme olanağı bile olmayan veya gidecek yeri olmayanlar ile bırakamadıkları (çoğu yılların emeğine dayalı) mülklere sahip olan orta sınıflar mecburen bölgede kalmış. Can derdi dışında büyük derdi bulunmayan üst sınıflardan insanlar ise Türkiye’nin başka şehirlerine gidebilme fırsatı bulmuş.

Kalanlarla konuşulduğunda, asıl ayrımın ‘gidenler ve kalanlar’ arasında değil, gidenler ve (değişik nedenlerle) gideMEyenler arasında olduğu hemen anlaşılıyor.

XXX

Depremin yıkımından canlarını bir şekilde kurtarmış olup bölgede kalanlara gelince, ilk günlerin (sınıflar üstü olmasa da) radikal eşitleyici mağduriyeti kısa sürede sınıfsal yüzünü gösterdi ve servet sahibi ve/ya sosyal-siyasi sermaye (ilişki/torpil) sahibi olmak hemen devreye girmeye başladı. Enkazdan hayat (ve bir süre sonra mal) kurtarmak için can havliyle aranan iş araçlarını bulma olanağını para karşılığında artırmak bazen mümkün oldu. Ancak asıl etkili olan, sınıfsal avantajlar sayesinde devlet kurumlarıyla kurulan ilişkilerdi. Bu bazen getirilen araçlara el koyulmasını engellemek şeklindeyken, bazen de devlet olanaklarıyla bir enkazla ilgili seferberlik ilan edilmesiyle kendini gösterdi.

Sınıfsal dezavantajlar deprem bölgesinde erzak dağıtımı sırasında daha bariz şekilde karşımıza çıktı: Depremden bir yıl önce bölgeyi ziyaret ettiğimde karşılaştığım tabloyu her hatırladığımda, deprem sonrası yardım dağıtmak için gidilen bazı yerlerde karşılaşılan ‘yardıma muhtaçlık’ derecesinin sadece depremle ilgili olmadığını düşündüm. Dağıtılan yardım malzemelerinin adeta kapış kapış gitmesi, sıkça izdiham yaratılması ve bazıları tarafından diğerlerinden daha fazla erzak alınmaya çalışılması, basitçe ‘aç gözlülük’ veya ‘bencillik’ ile açıklanacak bir durum değil.

Dağıtılanların bazılarına deprem öncesi koşullarda da erişimi olmayan ve bazılarına hayatı boyunca sahip olmayan/olamayacak insanların ihtiyacı, sadece depremin yarattığı mağduriyet derecesiyle ölçülemez. Yardıma her halükârda ihtiyacı olan, daha doğrusu yardıma muhtaç edilmiş inanlardan söz ediyor olmayalım?

Mağduriyetin derecesine bağlı olarak yardımın ne kadar hak edildiğine karar vermek de zordur. Çünkü bu ihtiyaç ve insani hak, deprem öncesi koşullarda zaten çoğu insan için geçerliyken, yaşanan felaket sonucunda artık herkes için geçerli hale gelmiştir.

XXX

Bu bağlamda dikkat çekmek istediğim bir konu da bu süreçte sıkça karşımıza çıkan, oldukça sorunlu ‘yağmalama’ ve ‘istif’ kavramları.

Sonuçta çok büyük bir felaketin mağduru olan insanların yardım malzemelerine ‘rağbetleri’ veya genelde yardım konusunda sergiledikleri tavırlar, ‘kapışma’ veya ‘keşmekeş’ söz konusu olsa bile yağmalama olarak adlandırılmamalıdır. Yardım dağıtım süreçlerinde ortaya çıkabilen keşmekeşe değil, (devlete veya sermayeye dayalı olarak) sahip olunan (bazen silahlı) gücün suiistimali sonucu malzemelere el koyulmasına yağmalama adı verilebilir, ki bunu bölgede sergileyenler, daha çok (yarı-)resmi kurumlar ve görevliler olmuştur.

Yardıma muhtaç birinin, o anda ihtiyaç duyduğundan daha fazlasını alıp bir kenara koymasına istif denmesi de asıl istifçi güç sahibi kurum ve görevlilerin suçunu görmemizi engeller. İnsanların zaten yaşadığı güvencesizliğe ek olarak, deprem sonrası yardımın devamlılığı ve istikrarı konusunda hakim olan kurumlara güvensizlik, o anı aşan bir kaygıyla, daha fazla edinme ve depolama tavrına yol açabilir. Bu, yanlış olsa da ayrı bir durum olarak değerlendirilmelidir.

Kısaca, deprem bölgesinin insanlarını sınıfsız bir kütle gibi ‘depremzedeler’ olarak adlandırmak anlaşılabilir, ancak sorunsallaştırılması gereken bir genelleme söz konusudur. Deprem olmasa da söz konusu yardım malzemelerine acil ihtiyaç duyan ve onlara ‘saldıran’ insanların durumunu ve tavrını doğru anlamak için, bunu akılda tutmak gerekiyor. Sınıfsal farkları sürekli dikkate alarak düşünmek, konuşmak ve yardım politikası belirlemek deprem sonrası analizlerinde hayati önem kazanıyor.

KİMLİĞİNİ SÖYLE, YAŞADIĞIN DEPREMİN ŞİDDETİNİ SÖYLEYEYİM

Genel ve kesin bilgidir, yayabilirsiniz: Azınlıklara her zaman afetlerde mağduriyetin çoğunluğu düşer!

Elbette bu bilginin geçerliliği, bir toplumdaki çoğulculuk ile ters orantılıdır. Çoğulluk her toplumda mevcuttur, ama bir toplumda çoğulculuk yerine tekçiliğin ne kadar hakim olduğuyla orantılı olarak o toplumda (‘normal’ zamanlarda zaten yaşanan) çoğunluğun avantajları veya azınlıkların yaşadığı dezavantajlar, afet zamanında göreceli olarak daha çok büyür.

Buradaki azınlık kavramına niceliksel değil niteliksel bir anlam atfedildiğini, kavramın iktidardan pay alma bağlamında kullanıldığını unutmamak gerekiyor.

Aynı anlama gelmese de daha genelde ‘dezavantajlı’ gruplar ifadesi de bu yazı bağlamında kullanılabilir.

Bu girişten sonra, ‘azınlıklar’ ve genelde ‘dezavantajlı gruplar’ hakkında kısaca şunu söylemek isterim: Deprem bölgesinde yaşanan mağduriyetler ve yardım politikaları bağlamında yukarıdaki sınıf için söylediklerim bu gruplar için de geçerlidir.

Bu çerçevede, bölgede dinsel azınlıkların başında gelen (Kürt, Türk veya Arap) Alevi toplulukların bu süreçte görmezden gelinmesi veya ihmal edilmesi medyada çokça gündeme geldi. Ayrıca, sayısı az olmayan bu gruplarla ilgili sivil toplum seferberliği ve devlet nezdinde lobinin bir hayli etkin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunun söz konusu eşitsizlikleri ve ayrımcılıkları ne kadar giderdiğinin elbette sorgulanması gerektiğini unutmadan…

Etnik düzlemde bölgede Kürtler için de benzer bir ayrımcılık ve eşitsizlik (daha az da olsa) medyada ifade edildi, ama bu durumda da söz konusu topluluğun büyüklüğü ile siyasi ve toplumsal gücü, bunun giderilmesi yönünde –bazen devlete rağmen– önemli rol oynadı.

Çok fazla gündeme gelmese de deprem sürecinde büyük mağduriyet yaşayan ve kadim geçmişi nedeniyle hayata/bölgeye kök salmış olan (Hıristiyan topluluklar başta olmak üzere) daha küçük inanç gruplarının sadece canları ve malları değil, maddi ve manevi varlıkları toptan tehdit altındadır. Durumun bu vahametine rağmen, yaşanan mağduriyetin medyada yeterince konu edildiğini ve yetkililer arasında acil çözüm yolları konuşulduğunu söylemek mümkün değil.

Bu grupların, depreme yakalandıklarında sayılarının marjinal konuma düşmüş olmasının ve topluluk olarak hayata pamuk ipliğiyle bağlı olmalarının nedeni, modern öncesi dönemde hakim olan (inanç esaslı) Osmanlı kast sisteminin modern dönemde (etnisite esaslı) yeni eşitsizliklerle birlikte devam etmesidir.

Çoğulluğu bir tehdit sayan modern ulus-devletin tekçiliği (veya çoğulculuk karşıtlığı) ve bu bağlamda modern Osmanlı-Türkiye toplumunun mayasını oluşturan eşitlik/denklik korkusu (egalofobi) bir başka tarih tersi konusu olacak, ama burada kısaca, deprem bölgesinin tarih boyunca (kültürel) çoğulluk açısından çok zengin, diğer yandan ait olduğu ülkenin/devletin ise çoğulculuk konusunda çok fakir olduğunu söylemeliyim. Bu gerçeklik dikkate alınarak düşünüldüğünde, deprem bölgesinde bu bağlamda yaşanan eşitsizlikler ve ayrımcılıklar daha iyi anlaşılabilir.

XXX

Uzun lafın kısası, inançsal ve etnik topluluklar bağlamında bir tür eşitsizlikler/denksizlikler piramidi nedeniyle, her zaman topluluğun bu bağlamda diğer(ler)ine göre ‘daha azınlık’ veya ‘daha dezavantajlı’ olabilmesi gibi bir durum söz konusudur. Deprem değerlendirmeleri bu gerçeklik dikkate alınarak yapılmalıdır.

Kesişimsellik (intersectionality) perspektifiyle, inançsal ve etnik topluluklar bağlamında eşitsizlikler ve ayrımcılıklar yukarıda sözü edilen (tamamen farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gereken) sınıfsal eşitsizliklerle birlikte ele alınmalıdır. Buna (yine farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gereken) toplumsal cinsiyet düzleminde kadınlar ve özellikle LGBTQ+ için geçerli eşitsizlikler eklendiğinde gerçekten bütüncül bir analiz daha çok mümkün olacaktır.

Diğer yandan, çoğu zaman piramidin en altındaki göçmenler bağlamında şu anda Türkiye’deki Suriyeliler meselesi ise deprem bölgesinin belki de en can yakıcı meselesi olarak ortada durmaktadır.

XXX

Bundan sonraki Deprem Tarihi Terslerinde büyük oranda İstanbul’u etkileyen 1894 ve 1999 depremlerinin tarihine yer vereceğim, ama daha önce bu konuda bazı ‘zorunlu’ ve ‘gönüllü’ okuma önerilerimi bu linkte sunmak isterim.

Gerçi bu köşede ‘tarih dersleri’ değil, ‘tarih tersleri’ söz konusu, ama serde hocalık olduğu için arada ödev olarak okumalar vermekten kendimi alıkoyamayabilirim.

Bu arada tarihi terslerinin belli aşamalarında sınav soruları vermekten kendimi alıkoyabilecek miyim onu bilmiyorum!


Bülent Bilmez: Lisans eğitimini ODTÜ Ekonomi bölümünde, doktorasını Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tamamlayan Prof. Dr. Bülent Bilmez, 2005 yılından beri İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 30 yıla yakın hocalık sürecinde, daha önce Almanya’da (Berlin Freie Universitaet), Arnavutluk’ta (Elbasan Alexander Xhuvani Üniversitesi), Kosova’da (Prishtina Üniversitesi Yaz Okulları) ve Türkiye’de değişik üniversitelerde dersler verdi. Bir dönem Tarih Vakfı Başkanı olarak görev yapan Bilmez’in araştırma ve ders konuları şunlar: Modernleşme/(az)gelişme, emperyalizm ve küreselleşme teorileri; son dönem Osmanlı modernleşme süreci ve bu bağlamda modern kolektif kimlik inşa süreçleri ve modern Balkan (özellikle Arnavut/luk) tarihi ile Türkiye Cumhuriyeti tarihi; Türkiye’de azınlıklar ve bu bağlamda sözlü tarih, kolektif bellek ve geçmişle yüzleşme.

Önceki ve Sonraki Yazılar